BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Şah, Molla, Prens: Küçük bir İran tarihi |

İran gerçek demokrasiyle ne zaman buluşacak?

Şah, Molla, Prens: Küçük bir İran tarihi |

İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, 1979’daki ‘İslam Devrimi’yle devrildi; İran’da 2 bin 500 yılı aşan monarşi sona erdi ve Humeyni liderliğinde İslam Cumhuriyeti kuruldu. Şimdi ise Molla rejimi sarsılıyor, sürgünden bir “prens” ise kendini ‘geçici yönetim’ için öneriyor. İran, bir devrimden bir devrime koşarken yolda dökülenlerin sayısı artık on binlerle anılıyor.

Güler YILDIZ

ABD Devlet Başkanı Donald Trump’ın, İran’daki “esnaf” protestolarının ilk haftalarında İran’ı tehdit ederek, “İran, her zamanki gibi barışçıl protestocuları vurup şiddetle öldürürse, ABD onların yardımına koşacaktır. Silahlarımız hazır, ateş etmeye hazırız” demişti. Hala aynı seçenek üzerinde düşünen Trump’ın bu kararına ABD’de yaşayan bir “prens” alkışlarla destek veriyor, kendini İran’a öneriyor.

SOKAKLAR “NE MOLLA REJİMİ NE MONARŞİ” DİYOR

Reza Pehlevi dün yayınladığı mesajında ise çizgileri daha da netleştiriyor. 2 milyon kişinin gördüğü X mesajında, kendisine gösterilen ‘teveccüh’ten aldığı cesaretle İslam Cumhuriyeti’ni devirmek ve İran’ı geri almak için ulusal ayaklanmanın bir sonraki aşamasını ilan ettiğini duyuruyordu:

19 yaşından beri ABD’de yaşayan, oğul Reza Pehlevi, Batı basını tarafından parlatılarak bir “alternatif” olarak sunuluyor ülkeye.

1979’da 2500 yıllık monarşiye son nokta konulduğunda,  Şah rejiminin gizli servisi SAVAK tarafından yıldırılmış, öldürülmüş, baskı altına alınmış bir “korku” ülkesi idi İran. Kimler destekliyor peki onu? 1979 öncesi dönemi daha istikrarlı gören monarşistler ve İslam Cumhuriyeti’ne sert muhalif olanlar. Ancak bu tabanın gücü Prens’in İran’a bir “kurtarıcı” gibi gelmesine/getirilmesine yetmeyecek cılızlıkta.

İran’ın protestolar ve ağır şiddetle yankılanan sokaklarında ise “Ne molla rejimi ne monarşi” sloganları atılıyor oysa. Halk bir zulümden diğerine yorulmuş, geleceği güvenle tesis edebilecekleri bir demokrasi istiyor.

HALK GERÇEK DEMOKRASİYLE NASIL TANIŞACAK?

Protestoların bir rejim değişikliği sonucu doğurması tehdidi Hamaney’i şimdilik de olsa telaşlandırmışa benzemiyor. Protestoların ardından yaptığı ilk açıklamasında, “Esnafın döviz kurundaki aşırı artışa yönelik protestosu haklıdır. Önemli olan, düşman tarafından kışkırtılan bir grup paralı askerin, esnafın arkasına saklanarak İran İslam Cumhuriyeti aleyhinde sloganlar atmasıdır” demişti.

Hamaney ülkesindeki protestoları iki türlü değerlendiriyor: Eğer bu bir protestoysa onlarla ‘konuşulabilinir’. Ama eğer isyansa ‘hadleri bildirilir’.

Bildirilen haddin 500’ü aştığı belirtiliyor. Bazı rakamlarsa 2000 kişinin öldürülmüş olabileceğini söylüyor. İnterneti kesilen, dış dünyayla bağı tamamen koparılan ülkede yaşanan şiddetin boyutunun ne olduğunu söyleyebilmek zor. Ama dünyanın gözü önünde bir rejim halkını boğazlıyor, bu net.

DEVRİMİ GETİREN DE GÖTÜREN DE BAZAARİLER

Protestolar “esnaf (bazaari)” isyanı olarak sunuldu ilk günlerde. Esnaf memnun değildi gidişattan. İlerleyen günlerde öğrenciler, gençler, muhalefet sonra tüm halk özgürlükleri, insan olma hakları için omuzladı bu eylemi. Bir bakıma 2022’deki Jîna Mahsa Amini protestolarında yarım kalan işi tamamlamaya sokağa çıkmışlardı.

İran’da tarihsel kesişimlerin tam da göbeğinde duruyor bu devrimi de bir başka devrimle sallayan bazaariler.

MUSADDIK DÖNEMİ BAŞLIYOR VE HIZLICA BİTİYOR

2500 yıllık derin devlet geleneğine sahip ülkeyi bugünlere getiren sürecin başında yine ABD var. 1950’lerde İkinci Dünya Savaşı’nı yeni atlatan dünya bu kez de Soğuk Savaş’ı yaşıyordu.

Bu sırada İran’da yeni bir başbakan vardı. 1947 seçimlerinde geniş halk desteğini arkasına almış olan milliyetçi Başbakan Muhammed Musaddık, Time dergisinin 1951 yılı kapağını “Yılın Kişisi” sıfatıyla süslüyordu.

Soyu İran’ı yüzlerce yıl yöneten Kaçar hanedanına dayanan, babası da zamanında bakan olan 70 yaşındaki hukukçunun en güçlü siyasi silahı petrolün millileştirilmesi talebiydi. Musaddık’ın Time’a yanıtı şok etkisi yarattı: Musaddık’ın ilk işi, sonradan BP ismini alacak olan, İngiltere’nin denizaşırı en büyük yatırımı Anglo-Iran Petrol şirketini devletleştirmek oldu.

Aynı yıl İran Meclisi bu talebin gerçekleştirilmesi yolunda bir karar aldığında dünya başkentlerinde, özellikle Londra’da büyük bir sarsıntı yaşandı. Ancak bu plan hayata geçirildiğinde, İran’ın elindeki yetersiz teknik imkanlar yüzünden petrol üretimi durdu. Petrol İran’ındı ama satacak pazarı yoktu. 3 yıllık pazar arayışı sonuçsuz kalınca ekonomik kriz baş gösterdi. Bu arada Musaddık önce senatoyu ardından Anayasa Mahkemesi’ni kapatıp ‘örf-i idare’ ilan etti.

CIA-MI6 DARBESİ: BİR DAMLA PETROL İÇİN BİR DAMLA KAN DÖKÜLEBİLİR

ABD’de Dwight David Eisenhower’ın 20 Ocak 1953’te başkanlık görevini devralmasının ardından tüm bu unsurlar gitgide hızlanan bir döngü halini aldı. Amerikan merkezi haber alma teşkilatı CIA öncülüğünde, İngiltere’nin desteğinde Musaddık’ın devrilmesi yönündeki hazırlıklar başladı.

Musaddık (sol başta) TUDEH yöneticileriyle

Musaddık her ne kadar kentli kitleler arasında popüler olsa da, onlar dışındaki hemen herkesi küstürüyordu. Dahası ABD, Rusların bölgedeki nüfuzunun artmasından kaygılıydı. Musaddık’ın İran’da o günlerde etkili olan Komünist eğilimli Tudeh (Kitle) Partisi’ni arkasına alması bu kaygıyı iyice körüklemişti.

İktidardan uzaklaştırılmadan önce yönetimi, sosyal güvenlik, toprak reformları ve toprak kiralamasına vergi getirilmesi dahil olmak üzere bir dizi sosyal ve siyasi önlemler aldı.

Musaddık daha sonra vatana ihanetle suçlandı, üç yıl hapis yattı, ardından ölümüne kadar (14 yıl) ev hapsinde tutuldu ve siyasi bir kargaşayı önlemek için kendi evinde gömüldü.

2009 yılında, İslam alemine hitaben Kahire’de konuşan Barack Obama, “Soğuk savaş döneminde ABD, demokratik yolla iktidara gelmiş bir İran hükümetinin devrilmesinde rol oynamıştı” dedi. Bir Amerikan başkanı, ülkesinin 1953 yılında Musaddık rejimini deviren darbede parmağı olduğunu ilk kez itiraf etmiş oluyordu. Gözlemciler, bu jestin İran’da yansıması olacağını düşünüyor. ABD’de eski dışişleri bakanlarından Madeleine Albright da, Musaddık’a karşı yapılan darbedeki sorumluluklarını 2000 yılında itiraf etmişti.

CIA ise, 2013 yılında protestoculara ödeme yapmak ve yetkililere rüşvet vermek (bisküvi kutularında taşınan paralar) de dahil olmak üzere, dış politika girişimlerinin bir parçası olarak darbedeki rolünü resmen kabul etti.

MUSADDIK GİTTİ: ŞAH’I ÇAĞIRIN!

1953’teki darbenin ardından Muhammed Rıza Pehlevi yeniden iktidara geldi ve İngilizlerle 1954 Konsorsiyum Anlaşması’nı imzaladı. Bu anlaşma, 1979 yılına kadar İran petrol üretiminin mülkiyetini İran ve batılı şirketler arasında paylaştırdı.

“Özgürlük ve bağımsızlık için bir kale olmak”tan, söz eden Şah Rıza Pehlevi, Musaddık’ın ardından, artan petrol gelirlerini kullanarak, ülkeyi süratle dünyanın en kalkınmış beş ülkesinden bir haline getireceğini ilan etti. Bu hedefe ulaşılmasını sağlayacağı söylenen vizyonun adı 1963’te kondu: “İnkilap-ı Sefid” ya da “Beyaz Devrim”…

Şah’ın ‘beyaz kalesi’ bir orta sınıf yaratmış ve orta sınıf palazlandıktan sonra daha fazlasını ister hale gelince monarşi yollarına gül dökmeyi bırakmıştı. 1962-1975 yılları arasında şehirde orta sınıf kavramının oluşması, kırsal alanlardan büyük şehirlere göçlerin başlamış olması ve yanında gelen ekonomik olaylar, yoksullaşan bu halk kitlesini özellikle bazaarileri rahatsız ediyordu.

Üstelik toplumdaki huzursuzluklar din adamlarının değişim çağrılarına güç kazandırıyordu. Kız çocuklarının okullaşma oranı, sokağın Batı’daki gibi modern bir havaya bürünmesi, kılık-kıyafet derken ‘din de elden gidiyordu’ bu kesime göre. Sürgüne gönderilmiş olan Ayetullah Humeyni’ye kulak verenlerin sayısı giderek artmaya başlamıştı.

SİLAHA VE LÜKSE YATIRIM: ELİZBATH TAYLOR, HAVYAR VE VOTKA

1960’lar ve 1970’ler boyunca Şah ile Washington arasındaki yakınlaşma giderek arttı. Ticari bağlar sürekli genişlerken, İran’ın büyük atılımının doğrudan faydalanıcıları Amerika Birleşik Devletleri oldu. Özellikle askeri teçhizat için kapılar, 1973’te petrol fiyatlarının dört katına çıkmasından sonra açıldı. Şah, büyük bütçeli bir savunma hamlesi başlattı ve 1972 ile 1977 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nden 16 milyar dolardan fazla silah satın aldı; buna ek olarak yılda yaklaşık 3 milyar dolarlık ikili sivil ticaret de gerçekleşti.

İkili ilişki, açıkça görünen enerji ve askeri ticaretin ötesine geçmişti.

×

Genç Reza annesi Farah ile tatilde. Prensin tişörtünde ise Farah Fawcett var.

1973 ile 1978 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri ve İran arasındaki telefon görüşmeleri %1600 oranında arttı. En az 60 bin İranlı Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyor veya eğitim görüyordu, 50 bin Amerikalı ise İran’da çalışıyordu. 50’den fazla Amerikan üniversitesinin İran’da kampüsleri veya İranlı muadilleriyle ortaklıkları vardı.

Tahran, İsfahan ve Şiraz turistler için gözde destinasyonlar haline geldi: Andy Warhol imparatoriçenin portresini çizmek için oraya gitti; Elizabeth Taylor havyar eşliğinde votka içerek ziyaret etti.

Şah, oğlu Reza’nın en sevdiği oyuncuyu, 1970’lerin televizyon hit dizisi “Altı Milyon Dolarlık Adam”ın yıldızı Lee Majors’ü davet etti ve o da yıldız eşi Farrah Fawcett’i getirdi.

1965’te New York Times, “Bu, aydınlanmış genç bir hükümdar ve muazzam petrol kaynaklarının varlığı sayesinde modernliğin, kayıtlı tarihte bilinen en eski medeniyetlerden biriyle uyum içinde olduğu büyülü bir ülkedir” diye coşkuyla yazmıştı.

ÇARŞI KARIŞIYOR: SOLCULAR, MİLLİYETÇİLER, DİNCİLER ŞAH’A KARŞI HUMEYNİ’Yİ ÇAĞIRIYOR

Ancak rekor petrol gelirlerine rağmen, hırslarının kapsamı ve hızı ülkenin absorbe etme kapasitesini aştı. İran, aşırı büyümenin tüm öngörülebilir sonuçlarından muzdarip oldu: Enflasyon yükseldi, yolsuzluk ve rüşvet alıp başını gitti, gelir adaletsizliği, hızlı kentleşme, yetersiz kamu hizmetleri derken…  Şah İran’ı demir yumrukla yönetiyordu; ülkede hem İslami ilkelerden sapması hem de yaygın yoksulluğa rağmen rejimin gösterişli kutlamaları nedeniyle hoşnutsuzluk ve protestolar artıyordu. Ayaklanmalar kısa sürede Şah’ın gizli polisi SAVAK tarafından acımasızca bastırıldı ve bu da Şah hükümetini baskının simgesi haline getirdi.

Şah da gittikçe otokratikleşen bir siyaset izlemeye başladı.

Derken Time’dan beklenen kapak geldi: Bir tarafta Şah, diğer tarafta çarşının çağırdığı Humeyni. Yeni dönemin ilk sayfası belirmişti bile: İran karışıklık içinde!

Çok geçmeden, monarşi kendisini sürekli artan bir protesto dalgasıyla karşı karşıya buldu; İran’ın geleneksel milliyetçileri, radikal Marksistleri ve din adamı kurumunun son derece siyasallaşmış bir kesimi arasında beklenmedik bir işbirliği Şah’a karşı bir araya geldi.

1979-‘Şah kaçtı’

Milyonlarca kişinin sokaklara dökülüp Şah aleyhinde gösterilere girişmesi uzun sürmedi. Bunu çatışmalar, ölümler, cenazeler, yeni eylemler izledi. Dünya medyası, Şah’ın başlıca siyasi rakibi olarak sivrilen Humeyni’ye kulak vermek üzere Paris’in Neuf le Chateau banliyösüne koşuyordu.

ŞAH KAÇTI: HUMEYNİ’Yİ ÇAĞIRIN!

1 Şubat 1979’da Tahran’da müthiş bir hareketlilik vardı. Şah Muhammed Rıza Pehlevi, iki haftadır ülkede değildi…

Muhammed Rıza Şah, ABD’ye yakın Enver Sedat’ın yönettiği Mısır’ın Asvan şehrine sürgüne gidiyordu. O giderken, 1964’te sürgüne gönderdiği, Ankara, Bursa ve Necef’te geçirdiği 14 senenin ardından Fransa’ya yerleşen Ayetullah Humeyni, Şah’ın Tahran’dan ayrılmasından sadece iki hafta sonra muzaffer bir şekilde Paris sürgününden Tahran’a dönecekti. Muhammed Rıza Şah ise tedavi için bir süre takma isimle ABD’daydı. Soğuk Savaş’ın en hararetli döneminde, ABD’nin bölgede on yıllarca jandarmalığını yapan Şah’a ABD sadece iki ay ev sahipliği yapabilmiş, sonrasında Tahran’daki ABD Büyükelçiliği de baskına uğrayınca Şah’ı apar topar ülkeden kovmuştu. Kısa bir süre Panama’da kalan Şah, Humeyni taraftarları eliyle suikast endişesinden dolayı önce Fas’a gitti, sonunda yine Enver Sedat’ın izniyle birkaç ay aradan sonra Mısır’a döndü; sağlığı da iyice kötüleşiyordu.

Böylece İran’ın son yüzyılına beş sürgün damga vurmuş oldu. Kaçarların son iki hükümdarı Muhammed Ali Şah İtalya’ya, oğlu Ahmed Şah Fransa’ya sürgüne gitmiş, ikisinin de cenazesi Kerbela’ya getirilmişti.

Pehlevilerin iki hükümdarından Rıza Şah, Güney Afrika’da sürgünde ölüp Kahire’ye defnedilirken, oğlu Muhammed Rıza Şah da Mısır sürgününde hayatını kaybetti. Baba-oğul Pehlevi şahları, 1941’te Tahran’da birbirinden ayrıldıktan yaklaşık 40 yıl sonra Kahire’de aynı mezarda buluşmuş oldu.

SÜRGÜNDEN HUMEYNİ GİBİ DÖNMEK…

Tahran’dan sürgüne giden dört Şah’ın aksine, bir başka sürgün, 1964’te Tahran’dan zorla kovulan Ayetullah Humeyni 15 yıl sonra tarihin en büyük devrimlerinden birinin lideri olarak ülkesine dönecek, “sürgünden Humeyni gibi dönmek” deyişi siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler literatürüne girecekti.

Humeyni dönmüştü. Nasıl bir rejim kurulacağına dair kimsenin pek bir fikri yoktu. Ama Şah’ın ABD’ye gittiğinin öğrenilmesinin ardından, aralarında geleceğin İran Savunma Bakanı Hüseyin Dehkan, Devrim Muhafızları Başkomutanı Muhammed Ali Caferi ve geleceğin İran ordusu Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri’nin de olduğu “İmamın Çizgisinin Müslüman Öğrenci Takipçileri’ne mensup bir grup silahlı üniversite öğrencisi, Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’ni ele geçirip, 53 Amerikalı diplomat ve vatandaşı rehin aldı. Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nde Şah’ın ABD’den İran’a yargılanması için geri gönderilmesi talebiyle ortaya çıkan rehine krizi, 4 Kasım 1979’da başladı ve 20 Ocak 1981’de sona erdi.

×ÇAKAL CARLOS DETAYI: ŞAH’I ÖLDÜRMESİ İÇİN MİLYON DOLARLAR VERİLDİ

Humeyni’nin en yakın kelle alıcısı Sadık Halhali’yi unutmayalım: Bir cellat ki monarşinin kendisi bile onun yüzüne bakmayı reddediyor, kafasını çeviriyordu. Sayısız idamlar, suikast emirleri, korkunç işkenceler… ‘Devrim kasabı’ydı ve herkes onu iyi tanıyordu. Halhali, sürgündeki Pehlevi’yi de tek celsede idama mahkum etmişti ama bu keyiften mahrumdu. Pehlevi’nin kellesini isteyen Monarşiseverlere ‘Ilich Ramírez Sánchez’ nam-ı diğer “Çakal Carlos” ile anlaştığını duyurmuştu. Rehine krizi nedeniyle ABD, Pehlevi’yi Latin Amerika’ya doğru sürmüş, Şah da Meksika’ya geçmişti. 27 Haziran 1979’da Çakal Carlos’un adamları, o dönem Meksika’da bulunan Şah’a yönelik helikopter ile suikast düzenledi ancak başarılı olamadı. Halhali’ye güçlü vaatlerde bulunan Çakal Carlos, İran’ın bu suikast için ödediği milyon dolara konmuş, ama Şah’a karşı ikinci bir suikasta girişmemişti.

Sevinç, milliyetçilik ve Batı karşıtlığından oluşan bir rüzgarı arkasına alan Humeyni’yi coşkulu kalabalıklar karşıladı. Bunlar İran’da umut günleriydi. Siyasi düşünceleri temelde farklı olsa da İranlıların çoğu ülke tarihinde yeni ve parlak bir çağ başladığını düşünüyordu.

Devrimin ilk yılı tamamlanmadan, ülkenin yeni anayasasını hazırlama, ilk cumhurbaşkanını seçme hazırlıkları yapılırken dünyanın gözleri yeniden ülkeye döndü. Humeyni, İran topraklarına ayak bastığında yıkılan Şah rejiminin yerine kurulacak yönetimin niteliğinin ne olacağı henüz belirli değildi.

Kimi tarihçilere göre bu ulema ve solcu aydınlar arasında gücü kimin ele geçireceğinin belli olmadığı bir dönem anlamına geliyordu. Monarşinin yerine kurulacak İslam Cumhuriyeti’ne zemin olan anayasa taslağı başta düşünülenden farklı bir çerçeveye oturdu.

DEVRİMİ SOLCULAR YAPMAZ MIYDI?

“Sosyalizm ve komünizm dünyanın geri kalanında büyük ilerlemeler kaydederken, sol siyaset neden İran’da bu kadar etkisizdi? Şah’ın tahta yeniden geçmesinden önce, 1950’lerin başlarında İran’ın Batı karşıtı siyasetle kısa süreli bir ilişkisinden neden sol yararlanamadı? Her şeyden önemlisi, İran’daki 1979 İslam devriminden sonra sol neden bu kadar ezici bir yenilgiye uğradı?”

1994 yılında sorulan bu soruların sahibi, “İran’da Solun Yenilgisi” kitabının yazarı Maziar Behrooz. 250’den fazla kütüphanede yer alan bu kitap İran’ın tüm devrim-monarşi-molla rejimi geçişlerine ayna tutuyor. İran, Orta Doğu’da en büyük Marksist ideolojiye sahip ülkelerin başında geliyordu. Tudeh Partisi’nin bastırılmasının ardından genç Marksistlerin 1960’lar ve 1970’lerde Şah’a karşı gerilla savaşına başladığı da anlatılıyor. Humeyni destekçiliğinin arkasında yatan motivasyon “Şah gitsin de kim gelirse gelsin” gibi.

Behrooz’a göre Şah’ın güvenlik güçleri gerillaları kontrolleri altına alsa da Marksist gerilla örgütleri 1979 İran Devrimi’nde etkin bir rol almayı başardı. Ancak oyunun yönetmeni en az şah kadar tehlikeli biriydi: Humeyni.

Devrimin gerçekleşmesinin ardından sadece ilk birkaç yıl içinde önce İslam Cumhuriyetinin kurulması kararıyla sonuçlanan referandum ardından da solcuların saf dışı edilmesiyle rejimin niteliği netleşti.

Tarihçilere göre devrimin ardından meydana gelen olaylar, son 10 yıllar içinde gördüğü baskı yüzünden kan kaybeden ancak devrim hareketliliğiyle yeniden can bulan İran solunun iyice parçalanmasına yol açtı.

Üniversitelerdeki öğrenci örgütlenmelerine ve solculara karşı saldırılar ise devrimin hemen ardından başlamıştı. Humeyni “kültür devrimi” adını verdiği temizliğe başladığında entelektüeller, İslamcı ve seküler solcular hedeflenmişti. En az 20 kişinin öldüğü, 200’den fazlasının yaralandığı, binlerce üniversite öğrencisi ve hocalarının üniversiteden atıldığı, sürüldüğü, infaz edildiği bir ‘temizlik’ti bu.

O günlerdeki kaygısız inanmanın bedeli, bugün Tahran başta olmak üzere en az 31 eyalet ve kentte üniversite öğrencilerini, aydınların canını almaya devam ediyor.

Benzer Haberler

‘Cezaevinde kalabilir’ raporu verilmişti l

Çalık yeniden ameliyat edildi, avukatı tahliye için başvurdu

Yazım ekibi üçüncü kez toplandı |

Yıldız: Ahmet Türk ve Ahmet Özer'in göreve iadesinde sakınca yok

Ünlülere ‘uyuşturucu’ operasyonunda yeni dalga l

Oktay Kaynarca ve Emel Müftüoğlu dahil 6 kişi gözaltında

Özel’den “300’üncü gün” çağrısı |

"Vergisiz alışveriş" tepkisi: Trump’a yaranmak için

Bahçeli’ye yanıt verdi: Mutabakata uymayan DSG değil |

Bakırhan: Halep’te soykırım provası yapıldı

Erdoğan’dan ‘Halep’ açıklaması:

10 Mart Mutabakatı'nın uygulanması için tarihi fırsat sundu

Bahçeli grup toplantısında konuştu |

İsrail-Şam mutabakatını es geçti, DSG’yi hedef aldı