Mert Yıldırım
Hamas’ın liderlerinden Halid Meşal’in “Kürtlerin mücadelesi Siyonist İsrail’in projesidir” yönündeki açıklaması, yalnızca konjonktürel bir çıkış değildir. Bu ifade, Ortadoğu’da uzun süredir dolaşımda olan iki hattın çelişkisidir: reel-politik hesap ve ideolojik çizgi.
Elbette her toplumun öncelikleri bulunur; ancak kendi önceliklerinden hareketle başka bir toplumun önceliklerini görmezlikten gelmek ve yaftalamak ideolojik bir tercihtir. Bu tercih, halkların meşruiyeti değil, örgüt ve ideolojik merkezli bir perspektifin ürünüdür.
Halid Meşal’in verdiği beyanat, temsil ettiği siyasal çizgi, milliyetçi ve İslamcı bir ideolojik zeminde şekillenmektedir.
Filistin hareketinin bugünkü görünür aktörleri ağırlıklı olarak İslamcı ve Arap milliyetçisi perspektife sahiptir. Bu iki damar, bölgesel ilişkileri ve çelişkileri sorgulamakta uzaktır. Çünkü ideolojik yapısı buna uygun değildir.
Arap milliyetçiliği, mevcut statükonun bütünlüğünü stratejik zorunluluk olarak görür. İslamcı siyaset ise ümmet söylemini kullanırken pratikte bölgesel devletlerle kurduğu ilişkileri esas alır.
Bu ideolojik çerçeve Kürt meselesini “halkların kendi kaderi tayin etme” başlığı altında değil, “bölgesel parçalanma riski” başlığı altında ele almaktadır.
Dolayısıyla Kürt mücadelesini “İsrail projesi” olarak nitelemek yalnızca taktik bir çıkış değil; hem statükocu hem de ideolojik refleksin sonucudur.
Bu söylemin en problemli yönlerinden biri:
Kürt-Filistin halklarının tarihsel hafızasını bilinçli bir biçimde görmezlikten gelmesidir.
Kürt ve Filistin haklarının tarihsel geçmişi yalnızca retorik değil, fiili bir dayanışma hattıdır. 1970’li ve 1980’li yıllarda Filistinli devrimci örgütler Kürt kadrolarına Lübnan sahasında alan açmış, askeri ve siyasal deneyim paylaşımı gerçekleşmiştir. Filistin Halk Cephesi’nin lider George Habaş’ın bu alandaki tutumu açıktır. Kürt devriminin bir Ortadoğu devrimi olabileceğini ileri sürmüştür. Kürt ve Filistin halklarının kader ortaklığına dikkat çekmesi hafızalardadır. 1982’de İsrail’in Lübnan işgali sırasında Kürt savaşçılar Filistinli güçlerle birlikte çatışmalara katılmış, bunun sonucu hayatını kaybeden ve yıllarca İsrail hapishanelerinde tutsak olan Kürt devrimcileri olmuştur.
Bu gerçeklik, Kürt hareketinin Filistin mücadelesini hiçbir zaman “jeopolitik araç” olarak görmediğini; anti-kolonyal bir direniş olarak değerlendirdiğini gösterir.
Bugün İslamcı tandanslı bir liderin Kürt mücadelesinin “İsrail projesi” olarak yaftalanması, yalnızca analitik bir indirgeme değildir. Aynı zamanda geçmişte kurulmuş enternasyonal dayanışmanın inkârıdır.
Bu yaklaşım, belirli bir ideolojik tercihin sonucudur.
Çünkü bu ideoloji yalnızca yanlış bilgi yaymaz; halkların özgürlüğü temelinde dayanışma anlayışına karşıdır.
Elbette bu kopuş ve kırılma yeni değildir.
Filistinli milliyetçi ve siyasal İslamcı aktörlerin Kürt meselesine yaklaşımı, yalnızca güncel konjonktürle açıklanamaz. Kürt kamuoyunda bu meseleye dair birden çok hafıza bulunmaktadır.
1988’deki Halepçe Katliamı, Kürt toplumsal hafızasında bir eşiktir. Saddam Hüseyin’in kimyasal saldırısıyla binlerce sivilin hayatını kaybettiği bu katliam sırasında Yaser Arafat’ın meseleyi “Irak’ın iç sorunu” çerçevesinde değerlendirmesi, Kürtler açısından ilk büyük kırılmalardan biridir.
Kürt kamuoyunda bu tutum, yalnızca diplomatik bir tercih olarak değerlendirilmemiştir. Kürtler açısından bu, “halkların dayanışması” ilkesinin devlet ilişkileri lehine askıya alınmasıdır.
Benzer şekilde Mahmud Abbas ve farklı dönemlerde Filistinli aktörlerin Kürt siyasal taleplerine mesafeli ya da yaftalayıcı açıklamalar yapmış ve durum Kürt kamuoyunda bir süreklilik algısı yaratmıştır.
Burada oluşan kırılma Filistin halkına değil; Filistin siyasal temsilinin devlet merkezli reflekslerine yöneliktir. Bu ayrım özellikle önemlidir.
Bu hafıza göz ardı edilerek yapılan her açıklama, Kürt kamuoyunda yalnızca bir “güncel beyan” olarak değil, tarihsel bir zincirin devamı olarak algılanmaktadır.
Son yıllarda İsrail bağlamında ileri sürülen söylemler ise jeopolitik gerçekliğe aykırı ve tamamen algıya dayanmaktadır.
Filistin–İsrail çatışması doğrudan bir devlet ve toprak meselesidir. Filistinli hareketler, İsrail’le ve dolaylı olarak ABD ile çatışma halindedir. Bu nedenle Türkiye, İran ve bazı Arap devletleriyle kurulan ilişkiler, onlar açısından stratejik bir destek zemini olarak görülmektedir.
Oysa Kürtler için tablo tam tersidir.
Türkiye, İran ve birçok Arap devleti Kürtler açısından baskı ve inkâr rejimlerinin taşıyıcılarıdır. Kürt hareketinin özellikle Başûr ve Rojava’da ABD ile kurduğu dönemsel ilişki, çatışan gerçeklik nedeniyle “İsrail hattı” üzerinden okunmaktadır. Bölgesel güç dengeleri içerisinde kurulan sınırlı ve konjonktürel askeri ilişki, ideolojik bir ittifak gibi sunulmaktadır.
Burada bilinçli bir eşitleme yapılmaktadır: ABD ile taktik ilişki ve İsrail projesi.
Oysa tarih ve gerçekler bambaşkadır.
İsrail’i ilk tanıyan ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Askeri, ticari ve diplomatik ilişkileri her zaman güçlü olmuştur. 1990’lı yıllarda İsrail ile Türkiye arasında imzalanan askeri işbirliği anlaşmaları, istihbarat paylaşımı ve güvenlik koordinasyonu Kürt hareketinin ateş gücünü ve manevra alanını daraltmıştır. 2015 yılından sonra başlayan gerilemenin bir nedeni bu bölgesel işbirliğinin bir sonucudur. Bu tarihsel gerçeklik çoğu zaman bilinçli biçimde görmezden gelinmektedir.
Dolayısıyla mesele yalnızca ideolojik değildir; bölgesel güç konumlanmalarının yarattığı algı savaşının da ürünüdür.
Öncelikler Çatışması ve Statüko Gerçeği
Burada iki halk arasında öncelikler sorunu da bulunmaktadır.
Kürtler mevcut bölgesel statükonun doğrudan mağdurudur.
Bu statükonun sahipleri ise bölgesel devlet sistemidir: Arap devletleri, İran ve Türkiye.
Filistinli İslamcı ve milliyetçi aktörlerin bu devletlerle diplomatik, lojistik ve siyasal bağları bulunmaktadır. Bu nedenle “devlet bütünlüğü” hassasiyeti onlar için stratejik bir zorunluluktur.
Kürtler açısından ise aynı devlet yapıları baskı, inkâr ve askeri operasyon anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla burada yalnızca yanlış analiz değil; yapısal bir çıkar farklılığı bulunmaktadır.
Devlet Merkezli Anti-Emperyalizmin Sınırı
Bir başka temel ayrımda bu noktada belirginleşir:
Devlet merkezli anti-emperyalizm… Bu pozisyon mevcut sınırların korunmasını esas alır.
Halk merkezli anti-kolonyalizm ise halkların kendi kaderini tayin hakkını esas alır.
Bir halkın özgürlüğünü başka bir halkın özgürlüğü pahasına savunmak, anti-kolonyal değil jeopolitiktir. Eğer ilke evrenselse, seçici uygulanamaz.
Filistin mücadelesi haklı olarak anti-kolonyal bir direniş olarak tanımlanırken, Kürt mücadelesinin aynı ilkesel zeminden dışlanması açık bir çifte standarttır.
Anti-kolonyal bir ilke, seçici biçimde uygulanamaz.
Eğer ilke halkların özgürlüğü ise, bu ilke Kürtler için askıya alınamaz.
Sonuç
Sorun Filistin halkı değildir. Sorun, kimi Filistinli siyasal aktörlerin devlet merkezli ideolojik perspektif nedeniyle Kürt meselesini statükonun merceğinden okumaya devam etmesidir.
Kürtler Filistin halkının mücadelesini meşru görmektedir. Bu meşruiyet tarihsel olarak da pratik dayanışmayla gösterilmiştir.
Ancak kendi mücadelelerinin yaftalanmasını kabul etmezler.
Gerçek enternasyonalizm, halkların meşruiyetini eş zamanlı savunabilme cesaretidir.
Mevcut bölgesel statüko üzerinden kurulan bir anti-emperyalizm, halkların özgürlüğünü savunamaz.
Halkların özgürlüğü ilkesel bir zeminde savunulmadığında, anti-emperyalizm kolaylıkla blok siyasetine indirgenebilir.



