DSG’nin hâkim olduğu bölgelerin istikrarını koruması, güçlü bir demokratik güce ve tavra sahip olmaları ve bunu yine güçlü bir işleyişe oturtarak varlığını sistem haline getirmesi en önemli şey olabilir bugün ve yarın için. Çünkü Şam çatırdadıkça, iktidar savaşı büyüdükçe, gerçek demokratik güç sahaya inecektir. Halep’te iki mahalle üzerinden, tüm DSG’yi bir savaşın içine çekme arzusu taşıyanlar, elbette bu arzularından vazgeçmeyecekler uzunca süre.
Akın OLGUN
Halep’in iki Kürt mahallesine dönük geçici Şam hükümetinin katliam operasyonu, hem Kürt siyaseti hem bölge siyaseti hem de Türkiye siyaseti açısından, birçok başlığın yeniden konuşulması ve tartışılması gerektiğini ortaya koyuyor.
Çok fazla başlık olduğu kesin ve elbette her kesim kendi okumasını muhakkak yapacaktır.
Artık, bölgedeki tüm gelişmelere, Halep’ten önce ve Halep’ten sonra diye bakacağız muhtemelen.
10 Mart Mutabakatı‘nın ilerlemesi ve entegrasyon temelli sürecin adımlarının atılması konusunda yapılan stratejik toplantının, bir anda geçici Şam hükümeti tarafından yarıda kesilmesini ve ardından iki Kürt mahallesine dönük başlatılan kanlı operasyonu, Kürt hareketi açısından bir kırılmadan daha çok, neye hazır olunması gerektiğine dair bir işaret olarak görmek daha doğru.
Bölgeye dair, uluslararası denklemden azade bir süreç örülmesinin mümkün olmadığı sanırım herkesin kabul edeceği bir gerçeklik ve böyle olmaya da devam edecek.
Burada asıl mesele, “denkleme yüksek misyon biçme” değil, aksine hareketin tüm bileşenlerinin temel hedef noktasında, aynı anda ve hızda, örgütlü davranmakta zorlanması gibi gözüküyor. Direniş, diplomasi ve demokratik tepki arasındaki gecikme, tavrın güçlü bir şekilde yansımasını da etkiliyor olabilir. Bu etkilenmenin, harekete geçme sürecini ağırlaştırabileceğini ve olasılık hesaplarında açık verme potansiyeli taşıyabileceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Halep, bu yanıyla önemli bir veri de sunuyor diyebiliriz.
Bu derece güçlü ve direngen bir halkın, bu derece özgürlüğüne düşkün bir ruhun, örgütlü ve davasına inançlı bir yapının, siyasi etki konusunda, bugün bulunduğu yerden çok daha ileride olması gerektiği tartışma götürmez.
Uzun zamandır, olan bitene dair Kürt tabanından yansıyan kimi tepkilerin, daha çok duygusal temelde öne çıktığını ve meselelere stratejik bakma yaklaşımının çok gerilediğini az biraz süreci takip eden herkes fark etmiştir.
“Stratejik bakma” konusundaki gerileme, doğal olarak duyguların ajite olmasına ve oluşan öfkenin manipüle edilebilmesine yol açıyor ve bu hal, önemli kavşaklarda ve gelişmelerde Kürt siyasetinin etrafını da zaman zaman kuşatıyor. Bu kuşatmanın, hareketleri, tavırları, açıklamaları sınırladığı, sığlaştırdığı ise bariz olarak görünüyor.
Çok net ifade etmek gerekirse, seslenilen kesimlerin ajite olmaya değil, meseleleri anlamaya, anlamlandırmaya ve stratejik bakışı görmeye ihtiyacı var.
Görebilmesi için ise güçlü ve etkili bir medyaya.
Bir gün içinde, Halep’teki direnişçilere karşı, “tek medya” haline gelen iktidar ve muhalefet kanallarının, HTŞ’nin sözünü, sesini nasıl “beka” üzerinden topluma boca edip, Kürt nefreti temelinde şoven ortaklıklar kurduklarına şahitlik ettik. Utanç vericiydi elbette. Batı yakasında değişen bir şey yok bu yanıyla.
Bu nedenle, aklı, anlayışı, duyguyu ve gerçeği toplumun en geniş kesimiyle hemhal edecek medya yapısını inşa etmek, bunun yaratıcı kanallarını oluşturmak önemli bir ihtiyaç olarak kendini çok hissettiriyor. Çünkü bir meseleyi nereden takip ediyorsanız, yaşananlara oranın gözüyle, algısıyla, yorumuyla bakarsınız.
Halep’te, iki mahallenin ortaya koyduğu cüretin gücünü küçümseten ve “oyuna getirilme” gibi kaba yaklaşımlarla, ortaya konan direnme iradesinin altını boşaltan yaklaşımların, özellikle Kürt siyasi tabanına nasıl sızdırılmaya çalışıldığına bakılırsa, bu ihtiyaç daha da net görünür.
Oysa Suriye’nin güneyini, olduğu gibi İsrail’e pazarlayarak, karşılığında iki Kürt mahallesine operasyon izni koparmak ve toprak vererek, Kürtlerin hâkim olduğu iki mahalleyi almaya çalışmak, tam anlamıyla bir güçsüzlüğün tarifidir. İki Kürt mahallesine karşılık, Suriye’nin güneyi… Kulağa nasıl geliyor bu?
Meseleye buradan bakarsak, Halep’in ortasında, her türlü destekten izole edilmiş iki mahallenin ortaya koyduğu 6 günlük direniş, Kürtlerin iradesinin ne kadar belirleyici ve DSG’nin nasıl bir direnme gücüne sahip olduğunu anlatır bize.
Olan bitenler, Suriye’nin yönetilemediğini gösteriyor.
Geçici Şam hükümeti, gerçek anlamda bir yönetememe krizi yaşıyor diyebiliriz. Eğer böyle olmasaydı, Ankara’nın dış işleri bürokratları, MİT’in istihbarat ve operasyon uzmanları ve savunma bakanlığının askeri kadroları, Şam’ın belirleyicisi haline gelemezlerdi. Şara ve kadrosunun yönetilebilir olması şimdilik iktidarda tutuyor onları ama tüm anlaşmalar yapıldıktan ve herkes alacağını aldıktan sonra, başka aşklar arayacak aynı güçler.
Şam, istikrarsızlığın, iç hesaplaşmaların ve köhnemiş yapıların çatışma sahasına dönebilir hızla. (Ankara, iktidar savaşının ne anlama geldiğini en iyi bilen ve deneyimlemiş bir güç olarak, şimdiden ipi sağlam kazığa bağlamaya da çalışıyor)
DSG’nin hâkim olduğu bölgelerin istikrarını koruması, güçlü bir demokratik güce ve tavra sahip olmaları ve bunu yine güçlü bir işleyişe oturtarak varlığını sistem haline getirmesi en önemli şey olabilir bugün ve yarın için. Çünkü Şam çatırdadıkça, iktidar savaşı büyüdükçe, gerçek demokratik güç sahaya inecektir.
Halep’te iki mahalle üzerinden, tüm DSG’yi bir savaşın içine çekme arzusu taşıyanlar, elbette bu arzularından vazgeçmeyecekler uzunca süre.
Ankara, Kürt fobisini Şam’a angaje ederek, klasik anlamda bir “iç düşman” algısı oluşturmaya ve Kürtleri bir “tehdit” olarak göstererek, geçmiş yüzyılın Türkiye’sini Suriye’ye taşımaya çalışıyor. Evet, Suriye’ye ulus-devlet üretimli bir deli gömleği giydirmeye çalışıyorlar ve bunun önündeki tek engel DSG’nin çoğulcu demokratik anlayışı ve Rojava’da çalışan bir örnek olması.
Tam da bu nedenle, iki mahallede direnen savaşçılardan Ziyad Heleb’in son sözlerinde yer alan “burası onur yeri oldu” sözü çok şey anlatıyor.
Nereden ve nasıl baktığımız önemli
Halep’te, altı gün boyunca, tüm imkansızlıklara rağmen direnen insan ve mücadele gerçekliği, çağımızın insana dayattığı tüm inançsızlıklara, vasatlığa ve zorbalığa karşı direnç kasını da gösterdi.
Bu direncin Kürdün bağrından çıkması sanırım kimseyi şaşırtmamıştır. Belki de Kürt direnişçilere bu kadar acımasızca saldırmalarının, onları yok etmeye çalışmalarının en büyük sebeplerinden biri budur.
Onları elleri havada göstermek isteyen aklın, iradeyi kırmak, parçalamak ve teslimiyeti inşa etmek istemesi çok anlaşılır elbette ve eğer bunu başarabilseydi, gerçekten kazanmış olacaktı. Halep’te teslim edilmeyen şey, işte bu gerçeklik oldu.
HTŞ’nin arkasındaki aklın, geçmişte Nusaybin, Sur, Cizre’de uyguladığı yöntemleri Halep’in iki Kürt mahallesine taşıması üzerine düşünmekte de çok fayda var. Bu aklın darbeci, inkârcı ve ırkçı karakteri, bir atılım yapmaya ve kendi sahasında kaybettiğini, Suriye sahasında kazanmaya çalıştığı aşikâr. Bunu başarabilirse, Türkiye’ye de taşıyacak etkisini.
Halep’te direnenler, bunun önüne büyük bir duvar da örmüş oldular. Belki bugün tam anlaşılmıyor olabilir bu durum ama yarın ne anlama geldiği çok net anlaşılacak diye düşünüyorum.
Öte yandan, kimi çatışma zeminleri olabileceği konusunda kimsenin şüphesi yoktu ve muhtemelen yeni çatışma alanları da oluşmaya devam edecek.
Peki tüm bu yaşananlar, süreci dağıtır mı, parçalar mı, bitirir mi?
Bence hayır.
Aksine, yeni bir aşamanın temeli olacak şekilde ele alınacak bu yaşananlar. Halep’ten çıkarılan dersler kendisini çok muhtemelen sahada sınayacak.
Halep’teki direniş hattı, bu yanıyla Rojava için bir kayıp değil, bölge için ortaya konan demokratik yaklaşımın ve paradigmanın ne kadar doğru olduğunun sağlamasıdır denilebilinir… Bunda ısrar edileceğini düşünüyorum ve hatta daha da güçlendirecek hamleler yapılacağını.
Çünkü sorun paradigmada değil, paradigmanın iradesini yansıtacak politikaların, saha gerçekliğinde zorlanmasında.
Stratejik düşünmeyi merkeze alan bir yaklaşımın, sahanın önemine uygun geniş bir koordinasyon pratiğinin ve buna uygun bir medya politikasının şekil alacağı bir dönem olabilir bu yanıyla.
Belki de artık “yazılmadan önce yaşanması gereken” her şey yaşanmıştır ve “romanı yazılacak” noktaya gelinmiştir.
Burada, “roman”dan kastedilen elbette hakikatin artık gerçek bir iradeye dönüşmüş ve kazanmaya hazır olduğudur.



