BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Faik Bulut yazdı |

Halep’ten sonra Araf’ta kalan Kürt siyaseti-1

Faik Bulut yazdı |

Faik BULUT

23 Aralık 2025’te Halep’in Kürt mahalleleri Eşrefiye ile Şeyh Maksut’un kuşatmasıyla başlayan Kürt İç Güvenlik birimleri (Asayiş) ile HTŞ kuvvetleri arasındaki çatışmalar fiili olarak 11 Ocak 2026’da sona ermesine rağmen cihatçıların vahşeti sona ermedi.

Nitekim Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) da “Daha önce sahil bölgelerindeki Alevilere yönelik katliamlarda olduğu gibi,  her iki mahalledeki son derece ağır insani hak ihlalleri zincirinden” bahsediyordu; şöyle ki:

  • Şeyh Maksut’ta 19 Asayiş mensubu öldürüldü; 15’inin cenazeleri kasten yakıldı; öldürülen kadın Asayiş mensubunun cenazesi bir binadan atıldı.
  • Kimliği henüz belirlenemeyen bir kişi, geçici hükümete bağlı güçler tarafından gözaltına alınıp infaz edildi ve cenazesine işkence edildi.
  • Yaralı bir erkek henüz can vermemişken göğsü yarılıp kalbi yerinden söküldü.

Tanıklıklardan veya başka kayıtlardan elde edilen bilgilere bakarak şunları söyleyebiliyoruz: Bahsi geçen vahşet eylemlerinin sayısı tahmin edilenden daha fazladır ve niteliği çok daha berbattır. Halep’teki çete başları, eli kanlı katillerini, “Serbestsiniz, aklınıza geleni yapın ama sakın kamera kayıtlarına geçirmeyin!” diye tembihlemişlerdir. Yaşananlar halk dilinde söylersek adeta bir afattır.

Her iki mahalledeki gelişmelerin en kritik noktası, ilk ateşkes gereği sivillerle milislerin tahliye edilmesi sırasında Kürt iç güvenlik birimlerinin, tahliyeyi, “onur kırıcı bir teslimiyet olarak algılaması” nedeniyle çatışmaların yeniden şiddetlenmesidir. Teslim olmama ve direnme kararının dışarıdaki bir talimat üzerine mi yoksa mahalledeki güçlerin kararıyla mı alındığı mevzusu hâlâ tartışmalıdır.

Kimilerine göre iki mahalleyi kurtarmak üzere SDG’nin asker ve silah göndermemesi büyük bir kusur ve hatadır. Burada bilinmesi gereken gerçek ise şudur: ABD ve Koalisyon güçlerinin, SDG’ye verdikleri ağır silahların hiçbir şekilde Şara’nın başında olduğu HTŞ kuvvetlerine karşı kullanılmayacağını şart koşmuş olmalarıdır.

Alevilik üzerindeki çalışmalarıyla tanınan (muhtemelen) Dersim kökenli olup yurtdışında yaşayan akademisyen İmran Gürtaş, Halep sonrası bir eleştirisinde “Kürtlerin doğru düzgün bir medyası, içi dolu siyasi söylemleri, akademik kurumları, Avrupa’da araştırma yahut strateji geliştirme enstitülerinin olmadığını” tespit etme noktasında son derece haklıdır.

Ancak: “Kürtler tarih boyunca peşinden gittikleri korkak liderlerinin -yenilmelerine rağmen- yine de peşlerinden gitmekten vazgeçmediler…” veya “120 bin kişilik eğitilmiş silahlı orduya sahip olduğunu söyleyen SDG, Halep’teki vahşeti uzaktan seyretmekle yetiniyor…” yolundaki saptamaları toptancı ve indirgemeci olmanın ötesinde arka plan bilgisine dayanmıyor, dolayısıyla sahadaki trajik gerçeklikten yanlış dersler çıkardığını da gösteriyor.

Şunu biliyoruz ki: Kürtlerin başarılı olmuş tarihi önderleri de olmuştur; Kürt halkı da yanlış yapan liderlerin peşinden her zaman “kuzu kuzu” gitmemiştir. Nitekim örgütün tanımıyla “özyönetim direnişleri”, halk arasında “hendek savaşları” diye bilinen ve TSK ile PKK arasında çıkan 2015-2016 yıllarında çıkan çatışmaların kitle katliamları ve tehcirle sona ermesinden sonra bölgede görüştüğüm pek çok insan şöyle diyordu: “Bundan böyle örgütün çağrılarına uyup sokaklara çıkmayız; ancak kendi davamızı da sonuna kadar sahipleniriz!”

Eski siyasi tutsaklardan olup şimdilerde Londra’da yaşayan yazar Akın Olgun ise geçmişteki siyasi tecrübesine bakarak serinkanlı ve uzun erimli bir değerlendirme yapıyor: “Halep’in ortasında, her türlü destekten izole edilmiş iki mahallenin ortaya koyduğu 6 günlük direniş, Kürtlerin iradesinin ne kadar belirleyici ve SDG’nin nasıl bir direnme gücüne sahip olduğunu anlatıyor.”

Halep hadisesinden hareket eden Olgun’un bölgedeki Kürt siyasi-askeri gücünü eleştiren, aynı zamanda takdir eden ve geleceğe yönelik çıkış yolu gösteren yazısının linkini veriyorum:

https://www.numedya24.com/akin-olgun-yazdi-halep-ve-yazilmadan-once-yasanacak-olan-hakikat/

Söz bazı Kürt şehirlerindeki kanlı çatışmalara gelince hatırlatmak isterim ki: Örgütün silahlı milislerinin ölümüne direnme kararı almalarına karşı çıkmıştım. Sonuçlarının bilhassa geniş halk yığınları açısından gerçek bir felakete yol açacağını anlamış ve bunu çevremdekilerle de paylaştım.

Halep’in iki mahallesinde sayısı 800-1000 arasında değişen Asayiş güçlerinin silah bırakmayıp direneceklerine ilişkin haberleri okuyunca, Cizre, Nusaybin, Silopi ve Gever’deki geçmiş çatışmaları hatırlayıp şunları dile getirdim: “Eyvah! Kürt silahlı birimleri geçmişte başarısızlığa yol açan hatayı tekrar edecek; muhtemelen sonları sivil halkla birlikte ölüm ya da katliamla bitecek. Sonuçta -tarihe dipnot düşmek adına- Masada Destanı (Efsanesi) benzeri bir hadise olacak!

Çok şükür ki Eşrefiye ile Şeyh Maksut mahallesindeki direniş, 2000 yıl önce çaresiz kalan Yahudi fedailerin Masada Kalesinde oradaki sivillerle birlikte ölüme kadar direnme ve toplu intihar eylemi gibi sonuçlanmamış; HTŞ cihatçıları ile Türkiye’nin imhayı dayatmasına rağmen ABD ve Fransa gibi dış aktörler ile SDG komutanlığının devreye girmesi sonucu sivil halk ve asayiş milisleri mümkün olan en az kayıp-en az zayiat ile oradan çıkabilmişlerdir.

Masada Efsanesi ruhuyla toplu intihar

Masada (İbranicede kale anlamına gelen מצודה/metzuda sözcüğünün Romalılarca söylenişi), İsrail’in güneyinde, Necef Çölü’nün kenarında, Ölü Deniz’den 400 metre yukarıdadır.

MS 66 yılında Menahem önderliğindeki Yahudiler, Romalılara karşı bir isyan başlatır ve Masada’yı ele geçirirler. Menahem öldürüldükten sonra bir grup Yahudi ile birlikte Eleazer Ben Yair Masada’ya yerleşir. MS 70 yıllarında Kudüs, Roma İmparatoru Herod tarafından işgal edilerek yağmalanır.

Kutsallara dahi zarar veren Roma ordusu, dönemin Yahudi toplumuna şiddet ve zulüm uygular. Bu yıllarda tarihteki en eski suikast örgütlerinden biri olan Yahudi Sicariiler ortaya çıkar. Vur kaç taktiğiyle eylemlerini gerçekleştiren bu ölüm fedaileri, Kudüs sokaklarına sızarak Romalılar ile taraftarlarını hançerleyip kalabalıklara karıştıktan sonra Masada kalesindeki ikametgâhlarına çekilirler.

Zamanla Romalıların baskısından kaçan kadın ve çocuklar da kaleye sığınmaya başlar. Romalıların gözünde suçlu olanların buraya sığınmaları bir süre sonra Roma’ya bağlı Yahudi kökenli Hirodes veya Herod’un ve dolayısıyla Roma Ordusunun dikkatini çeker. Neticesinde sayıları on binleri bulan, dönemin en modern savaş aletleriyle teçhiz edilmiş Roma askerleriyle kale kuşatılır. Doğal savaş metotlarıyla burayı ele geçiremeyeceklerini gören Roma Ordusu, kuşatmayı aylarca uzatarak dağdakileri erzaksız bırakır.

Buradaki Yahudilerin sayısı kaynaklara göre çeşitlilik gösterse de toplam sayı 1000 kadardır. Roma Ordusu ise en az on katıdır. Aylar geçer. Durum umutsuzdur. Roma Ordusunun bulunduğu yerden dağa sızarak erzak takviyesi yapmaya çalışan Yahudiler başarısız olur. Suikastçıların lideri Eleazar Ben Yair kaledeki herkesi toplayarak şöyle der: “Yahudileri, Romalıların elinde düşkün ve rezil şekilde göreceğimize, burada ölerek, hem Yahudilere onurlu bir hayat yaşamanın anlamını öğretebilir hem de onlara şanlı bir tarih bırakabiliriz.”

Yahudi inancına göre her ne sebeple olursa olsun intihar haramdır. Bu yüzden Yair: “…Bırakın kadınlarımız kötü yola düşmeden, bizden önce toprağa karışsınlar; bırakın çocuklarımız gömülsün, köleliğin acısını tatmadan… Onları öldürdükten sonra da karşılıklı olarak birbirimize çekelim kılıçlarımızı… Her şeyi yok edin ama yiyeceklere dokunmayın, dokunmayın ki açlıktan değil, ölümü köleliğe tercih ettiğimiz için can verdiğimizi anlasınlar!” der.

960 kişilik topluluk arasından on bir kişilik bir grup seçilir;  bu grup dağda bulunan bütün herkesi kadın çocuk demeden kılıçtan geçirir.  Kalan 11 kişi de birbirlerinin canına kıyar. Hayatta kalan tek kişi ise ölenlerin kahramanlığını yaşayan bütün Yahudilere anlatır.

Üniversitede hatta lisansüstü mecralarda bile konu olarak okutulup işlenen bu efsane veya destanın geçtiği mekân okul çağına gelmiş tüm çocukların ziyaret ettiği ve Yahudi askerlerin yemin törenini gerçekleştirdiği sembolik tarihi yerlerden biridir. Günümüz İsrail Milli Eğitim Bakanlığı bunu ilkokuldan başlayarak ders müfredatına almıştır.

10 yıllık kindarlığın intikamı ve gerçek niyet

HTŞ cihatçıları, kendilerine yakışanı yaparak bilinçaltlarındaki vahşet içgüdüsünü açığa çıkarmakta gecikmediler. İki mahallenin düşmesinden sonra Alevi bölgelerindeki askerlerini de toplayarak ağır silahlarla donanmış 40 bin kişilik militan ordusu Haseke-Kamışlı-Rakka-Deyrizor’u işgal ederek adeta 2019 yılında Bağuz bölgesinde SDG tarafından hezimete uğratılan IŞİD’in intikamını-rövanşını almak üzere seferber edilmiştir.

Yaşananların arka planını Cihat Arpacık’ın Perpektif sitesinde yayınlanan 11 Ocak 2026 tarihli makalesinde görmekteyiz:

“Suriye ordusuyla yaptığı entegrasyon görüşmelerinin tıkanmasının hemen arkasından gelen bu operasyon yalnızca askerî bir hamle değil, 2016’nın o soğuk günlerinde Halep’te yarım bırakılmış bir hesabın da kapanmasıdır. 2016’nın kışı, Halep için sadece kuşatma ve bombardımanla değil aynı zamanda devrim fikrinin “çiçek açtığı” Halep’in, içeriden aldığı yarayla hatırlanır.

Doğu Halep’te, rejimin, Rus hava gücü ve İran destekli militanlarla ilerleyişi sürerken, kuşatmanın tamamlanması Kastillo Yolu’nun kesilmesine bağlıydı. Bu yol kapandığında, şehir sadece coğrafi olarak değil, insani olarak da boğulacaktı.

Şeyh Maksud’dan gelen top ve havan ateşi tam bu kritik eşikte devreye girdi. YPG’nin bu hatta müdahalesi, askerî dengeden çok daha fazlasını değiştirdi. Muhalif Halep’in dünyayla olan son nefes borusu kapandı.

Halep’te Şeyh Maksud ve Eşrefiye’ye giren Suriye ordusu, yalnızca birkaç mahalleyi değil, 2016’da yarım kalan bir hesabı da kapattı. Artık YPG için mesele direnmek değil, yanlış okunan zamanın bedelini ödeyerek neye dönüşeceğine karar vermektir.”

Şovenizm ve ayrımcılık yüklü dini Seferberlik: Furkan Günleri

Mutlak zafer duygusuyla mest olmuş Türkiye’deki İslamcılar bu intikamcılığı kutsal kitaba uydurup dini bir meşruiyet kazandırmanın ötesinde; “Ya sev ya terk et!” veya “Ya benden yanasın ya da kâfirden!” demeye getiren üstenci, kibirli, dışlayıp ötekileştiren, dini, şoven ve ırkçı ifadeler kullanan yazılar kaleme aldılar.

Mesela Yeni Şafak yazarı Yasin Aktay, HTŞ’yi haklı çıkaran, SDG’yi Halep ile Suriye’nin Rojava denen kuzeydoğu bölgesinin bünyesine yabancı bir cisimmiş gösteren ve kötü niyetli bir örgüt olarak betimleyen yazılar kaleme aldı.

Birinin başlığı şöyleydi: “SDG hak değil, süper-imtiyaz talep ediyor, gücünü de Kürt halkından değil ABD-İsrail’den alıyor.” Suriye ile İsrail arasında imzalanan Paris’teki anlaşmaya bakılırsa kimin İsrail tarafında olduğu, ona sus payı verilmesinden sonra Halep’teki iki mahalleye kimin saldırdığı daha iyi anlaşılacaktır.

İkincisinde ise “Suriye herkes için ve ancak herkesle birlikte… Fırat’ın doğusunda SDG sosyolojiye aykırı…” demekte. Hangi sosyolojiden bahsediyor Aktay? Tarih bilmezlik böyle bir şey! Oysa Rakka ve Deyrizor’daki aşiretlerin ortak bildirisinde mevcut yerleşme yerlerinin “Kürtler ile Araplara ait olduğunun” belirtildiği herkesçe bilinmekte.

Aktay’ın ayrımcı, dini söyleme dayalı şoven mantığından hareket edilirse Siirt-Batman-Muş-Mardin yöresindeki Arapların da bölge sosyolojisine aykırı olarak görülmesi gerekecek ki, bu hem ırkçılıktır hem de Türk-İslam sentezine dayalı bir dışlama olacaktır!

Daha fazlası da var. Genç araştırmacı akademisyen Sedat Ulugana 12 Ocak’ta Nûmedya24.com sitesinde şunları yazmıştır:

“Kürtlerin Halep’teki varlığı, geçici ya da tali değildir. Çoğu zaman bilinçli biçimde daraltılan tarihsel anlatılarda Kürtlerin Halep’teki varlığı Ortaçağ ile özellikle de Selahaddin Eyyubi ile başlatılır. Oysa bu hem eksik hem de yanıltıcı bir çerçevedir. Halep Kalesinde ve kentin batısında yer alan Hisnu’l-Ekrad -adı üstünde Kürtler Kalesi- çevresinde yapılan arkeolojik kazılar Kürt varlığının çok daha eski dönemlere uzandığını açıkça ortaya koymaktadır.

Halep tarihinin hangi dönemine bakılırsa bakılsın, Kürtlerin askeri, ticari, idari ve kültürel izlerine rastlamak mümkündür. Bu izler bir ‘misafirlik’ hâlinin değil, kurucu bir unsur olmanın göstergesidir. Halep, Kürtler için ne sonradan gelinmiş bir şehir ne de geçici bir ikametgâhtır; Halep, Kürt tarihinin asli ve kadim mekânlarından biridir.”

Yeni Şafak yazarı Taha Kılınç’ın 14 Ocak 2026’da yayımlanan makalesindeki şu cümleler oldukça manidardır: “Furkan günleri ibaresini Müslüman Kürt aydınlar çok iyi bilirler. İslâmî terminolojinin kilit kavramlarından biridir bu çünkü. Onlara anlayacakları dilden hitap edeyim: Furkan günlerindeyiz. Safınızı doğru seçiniz!”

Bedir Savaşı öncesinde safını Müslümanlardan yahut Mekkeli müşriklerden yana belirlemesi için söylenen ve sembolik kavram haline getirilen “Furkan Günleri” geniş bir yankı yaptı; benimseyeni de karşı çıkanı çok oldu.

15 Ocak’ta Ali Aktaş da Taha Kılınç’ın tarafını seçerek kendi görüşünü paylaştı: “Taha Kılınç’ın yazısında bir sorun görmedim. Yıllardır gözlemlediğimiz kimi dindar arkadaşlardaki ‘mahcup ayrılıkçılık’ ‘PKK’lı gibi görünmeyip hatta muhalif kalıp dolaylı sözlerle örgütün yaptıklarını desteklemek’ şeklindeki rahatsız edici tutumlara son vermek gerekmez mi? Hak ile batılın ayırt edilmesi demek olan ‘Furkan Günleri’ kavramı tam da bu nedenle önemli. Hepimiz için.”

Aslında eski bakanlardan AKP’li siyasetçi Hüseyin Çelik olmak üzere Kürt dindarlara, müminlere denilmek istenen şudur: “Bu Kürtlük duygusunu bir yana bırakın. Türk-İslam fikriyatı etrafından toplanarak Türklük Sözleşmesinin gereklerini yerine getirin. Aksi takdirde dininiz imanınız batıldır.”   Hedef yerini bulmuş olmalı ki, Hüseyin Çelik seferberlik aklıyla hareket edip tasfiye kampanyasına destek veren çok sayıda İslamcıdan tepki aldı. Buna karşılık farklı çevrelerden Kürt kesimleri de “izan ve vicdan sahibi” bu şahsiyete arka çıkarak sosyal medya üzerinden destek mesajları çektiler.

Bu gibilerinin en geçerli gerekçeleri şudur: “Hepimiz Hz. Âdem’in çocuklarıyız!” İyi güzel de Âdem’in zürriyetinden geldiği söylenen Türkler, Araplar, Acemler neden meşru ve makbul sayılıyor da, dört ülkedeki Kürtler niye inkâr ediliyor?

Halep’ten çıkarılan ders 

Eşrefiye ve Şeyh Maksut mahallelerinden Kürt Asayiş Güçlerinin çıkarılması ve ardından HTŞ barbarlarının gerçekleştirdiği vahşet sonrasında, farklı Kürt ve sol çevreler bir tartışma başlattılar. İçlerinde olayın baş sorumlusu olarak görülen-gösterilen Öcalan’ın şahsı ile KCK ve PKK yapılanmasını hedef alanlar da oldu. Çizginin dışına çıkan Kürtlere ders verilmesi veya burunlarının sürtülmesi hususunda hemfikir olan ABD-Fransa-İsrail-Türkiye ve Şam hükümetinin yeni politikanın esas planlayıcıları olarak görüldüğü de söylendi.

Tartışmalara iki tipik örnek vereceğim. Bunlardan Hüseyin Salih Durmuş imzasıyla 12 Ocak 2026 tarihli Özgür Gelecek (Peşeroja Azad) gazetesinde yapılan değerlendirme özetle şöyle:

“Halep pratiği, Kürtlere karşı yürütülen savaşın niteliğindeki dönüşümü de açık biçimde ortaya koymuştur. Karşı karşıya olunan durum klasik anlamda bir çatışma değildir. Cephe-arka alan, sivil-asker ve hukuk-hukuksuzluk ayrımlarının bilinçli biçimde silindiği yeni bir savaş normu yürürlüktedir.

Hastaneler, mahalleler, su kaynakları ve kadın bedenleri askeri hedefler olmaktan çıkarılıp psikolojik kırma araçlarına dönüştürülmüştür. Amaç yalnızca alan kazanmak değil toplumsal hafızayı yaralamak, sembolleri aşağılamak ve direnme iradesini kalıcı biçimde pasifize etmektir…

Halep süreci ‘bekleme’, ‘umut etme’ ya da ‘dış dengelere yaslanma’ döneminin kapandığını göstermiştir. Aynı zamanda düşman güçler tarafından belirlenen, Kürtleri edilgen bir konuma hapseden ve özünde birer tuzak olan stratejik entegrasyon süreçlerini reddetmenin zorunlu hale geldiğini da ortaya koymuştur.

Önümüzdeki dönem kendi gücüne dayanan, riskleri öngören, çok cepheli tehditleri hesaba katan ve halkı merkeze alan bir gerçekçilik dönemidir. Bu gerçekçilik karamsarlık değil, hayatta kalmanın ve kazanmanın en realist yoludur. Bu nedenle Halep’te yaşananları bir kırılma olarak değil bir son olarak kayda geçirmek gerekir.

Uluslararası hukuk, batı değerleri, çok taraflılık ve ittifaklar üzerine kurulu düzen Kürtler açısından artık işlemeyen değil hükmünü yitirmiş bir düzendir… Bu gerçeklik tek bir ilkeye indirgenebilir: Kendi göbeğimizi kendimiz kesmek zorundayız. Bu, yalnızlaşma değil güçlü bir irade beyanıdır.”

Yukarıdaki değerlendirme önemli oranda isabetli tespitler içermesine rağmen gerçekçi olmayan bazı önermeleri de içermektedir. Sonuç itibariyle indirgemeci, toptancı, reddiyeci, içe kapanmacı ve tecritçidir.  Ayrıca geçmişteki yenilgilerden yanlış dersler çıkaran; bölgesel saha gerçekleri ve dengeleri anlamayan bir bakış açısı ihtiva etmektedir. Üstü kapalı olarak entegrasyon önerenlere yönelik eleştirilerin bizzat kimi kastettiği meselesine ise şimdilik girmeyeceğim.

Aynı makaleden bir bölümü paylaşan Mehmet Kaya şöyle demektedir: “Bizi koruyacak bir dünya yoktur. Korunmayı beklemek de artık bir yanılgıdır. Kendini taşıyabilecek bir toplum vardır. Ve bu toplumu ayakta tutacak irade, Halep’te geri çekilmeyeceğini ve asla teslim olmayacağını ilan etmiştir. Halep’ten çıkan ders budur.” Biraz daha zorlasa, “Kürdün Kürt’ten başka dostu yoktur” demeye getirecektir ki bu kadarı yanlış bir kurgudur.

Söz gelimi; Trump-Erdoğan mutabakatı gereği hareket eden Hakan Fidan ile çarık suratlı emlak tüccarı Tom Barrack, İsrail-Suriye anlaşması öncesinde Halep’teki iki Kürt mahallesine saldırı için yeşil ışık yaktılar. İsrail de buna ses çıkarmayıp örtülü onay verdi.

ABD, Fransa’nın Şam hükümetine destek vermesinden güç alan ve anlaşma imzaladığı İsrail’in şimdilik kendini vurmayacağından emin olan Şara, Ankara’nın siyasi ve lojistik yardımları sayesinde 40 bin kişilik cihat ordusuyla Deyr Hafer üzerinden Rojava’nın fethine çıktı.

Ancak mahallelerdeki direniş kanlı çatışmalara ve cihatçıların sivillere yönelik vahşetine yol açınca, ABD Dışişleri Bakanlığı ile Kongre’den itirazlar geldi. Bazı senatörler Ankara yönetimini açıkça uyarıp gözdağı verdiler. Bunun üzerine Tom Barrack yeniden devreye girip Türk yetkililerle görüştü; HTŞ seferinin önünü kesmek üzere harekete geçti.

Resmi açıklamaya göre; “Amerika Birleşik Devletleri, Suriye’deki tüm taraflarla yakın temas halinde olup, gerilimi düşürmek, tırmanmayı önlemek ve Suriye hükümeti ile Demokratik Suriye Güçleri arasında entegrasyon görüşmelerine geri dönmek için gece gündüz çalışmaktadır.”

Trump ile Barrack’ın mevcut operasyona sınırlı bir onay verdiğini bilen SDG yetkilileri, buna rağmen HTŞ Fetih Seferi’ni engelleyebilmek için yeniden masaya oturmayı kabullendiler.

Takdir edersiniz ki, “Kürtlerin dostu Kürtlerdir; bundan böyle ittifaklar yok, farklı güç dengelerine dayanmak yok” anlayışıyla ne imha operasyonları bertaraf edilebilir ne de Kürt halkı imha olmaktan kurtarılabilir.

Buna karşılık kim ile ne iş yapılacaksa, geçmişteki acı tecrübelerden ders alarak daha temkinli, dikkatli ve özenli olmalı; bu hususta kendimize güvenmeliyiz. Pisokolojide buna “kaçınmalı-bağlanma” denilmektedir. Politik alandaki unutulmaması gereken bir kural da şudur: “Siyaset uzakları ve tuzakları görebilme sanatıdır!”

Peki, şu anda gerek Türkiye gerekse Rojava’da “Araf’ta kalan” Kürt siyaseti için ne önerilebilir?

Yanıtı gelecek yazıda…

 

Benzer Haberler

10 ton kokain yakalandı |

Gemiyle ilgili soruşturma Türkiye'ye uzandı: Sahibi gözaltında

Artış 17 kata çıktı l 

Türkiye, konut fiyatında OECD’yi solladı

DEM Parti İmralı Heyeti açıkladı |

Öcalan: Suriye’de artan gerilim süreci baltalama girişimidir

13 Ocak’ta ameliyat edilmişti |

Murat Çelik yeniden hastaneye sevk edildi

“İmralı ziyareti gerçekleşecek” |

Temel, Öcalan’ın DSG için mesajını anlattı

DEM Parti PM:

Barış süreci sözle değil, geri dönülmez adımlarla ilerlemeli