BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Ercan Jan Aktaş yazdı |

Hakikati konuşabilme

Ercan Jan Aktaş yazdı |

Sorunun tarihselliğini, ciddiyetini ve üretebileceği riskleri görmek yerine kısa vadeli dar siyasi çıkarlara göre hareket etmek ne Kürtlere, ne de Türklere bir şey kazandırdı.  Son iki yüzyılda yaşanan çatışma ve savaşlardan bir avuç egemen dışında, kimse kazanmadı. Bunun tersine çevrilmesini isteyen metin gerçek anlamda bir kardeşliğin ancak özgürleşme ve eşitlenme ile mümkün olduğunun altını çiziyor. Burada bir davet var: Nasıl bir araya gelinir ve nasıl bir arada yaşanılır ?

Ercan Jan Aktaş

Bu metin, içine doğulan hayatın görünmez duvarlarıyla erken yaşta karşılaşan bir çocuğun, bunları sorugulayarak, kendi dili, kimliği ve sınıfsal aidiyetiyle yüzleşerek kendi yolunu kurma arayışının hikâyesidir. Yasaklarla kuşatılmış bir dilin suskunluğu, “başarılı olmanın yolu budur” denilerek üretilen rızanın içselleştirilmesi ve Kürt-Alevi/Kızılbaş-emekçi bir aileye doğmanın okul sıralarında öğretilen ağırlığı, burada kişisel bir hatıradan çok kolektif bir deneyime dönüşür.

Koçgiri’den başlayan bu yolculuk, müzikle, kitaplarla ve erken yaşta kurulan dostluk ve yoldaşlık üzerinden ilk örgütlenme deneyimleriyle birlikte, kader diye sunulana karşı kendi sözünü kurma çabasına evrilir. Nihayetinde 12 Eylül’ün karanlık bulutları hayatların üzerinden daha aralanmadan, birlikte olmanın ilk hali üzerinden yaşadıklarının adını koyarak, “Biz sosyalistiz” deme cesaretine ulaşan bir bilinç inşasının izini sürerek günümüzdeki « bütün farklılıklar ile birlikte nasıl yaşamalı ? » sorusuna kadar getirmektedir.

Asimilasyonun Sessizliği ve Öznenin Doğuşu

İçine doğduğumuz toplumsal hayata itirazlarımız ile ilk kendi patikamızı kurmaya başladık. Okula ilk adımımız atmamız ile dilimizden dökülen kelimeler ‘milli müfredat’a uygun değildi. Okullarda Türkçe konuşma zorunluğu bir tarafa, kendi mahallemizde, sokaklarımızda, evlerimizde de konuşamazdık/konuşmamalıydık. Kaçınızın ailesi ; « Sen o yasaklara bakma, dilimizi elbette kullanacağız » dedi bilmiyorum, ama ben ailemden böylesi bir cümle hiç duymadım. Onların da bir kabahati yoktu, zaten içine doğduğumuz hayattan, yoksulluklardan çıkmak için okumalı, başarılı öğrenciler olmalıydık, bu da her şeyden önce Türkçeyi iyi konuşmakla başlardı. Başka türlü bizlere kader bellenen yoksulluktan, yok sayılmaktan nasıl kurtulabilirdik ki ! “Başarılı olmanın yolu budur” algısı üzerinden üretilen rıza çerçevesinde içselleştirdiğim asimilasyonun ne anlama geldiğini ancak çok daha geç bir dönemde kavrayabildim.

Koçgiri’den doğru hayata katıldığım için Kürt olmanın ne demek olduğunun daha ayırdına varmadan Ortaokul’un bahçesinde tepeden, buyurgan bir şekilde ; « Ama sen Ramazan orucu tutmuyor musun ? » soruları ile karşı karşıya kalınca içine doğduğun « öteki » lik katlanarak çoğalmaya başlıyor. Kürt, Alevi, emekçi bir aileye doğmanın ne demek olduğunu okula attığın ilk adımlardan itibaren öğrenmeye başlıyorsun. Hem öğrenmek denilen şey kişisel, entellektüel meraklarından ziyade içine düştüğün sorun, sıkıntı ve açmazlara cevap arama arayışının tamamı değil midir ?

Sonrasında benzer saikler ile yola çıkanlarla çakışmaya başladı patıkalarımız. Özünde içine doğduğumuz ancak sistem tarafında sakat bırakılan aidiyetlerimizin acısıydı bizleri bu patikada buluşturan. Haret Gültekin’in ezgileri hızlıca imdadımıza yetişti ; « Gün olaydı tan olaydı, gittiğin yer Van olaydı… » Nasıl bir algı bilmiyorum, ama hayata karıştığımız yerin ‘Doğu’su na çok uzaktı yollarımız, ancak Hasret’in yolu kendisi daha 16 yaşında iken ‘Doğu’ya çıkmıştı. Hasret, Kürtçe’den Ütay/Öte yaka dediğimiz Kızılırmak nehrinin öte yakasında 1 Mayıs 1971’de hayata merhaba demiş, ben ise bu yakada 10 Aralık 1971’de. Hasret ‘Dünya Emekçiler Günü’nde, ben ise ‘Dünya İnsan Hakları Günü’nde…

Kendiliğinden gelişen ilk örgütlenme mekanımıza heyecanla ‘İmranlı Gençlik Meclisi’ adını koyuyorum. Sonrasında Halit Çelenk’in ‘İdam Gecesi Anıları’ ile Deniz, Hüseyin, Yusuf…İçinde katlanan acı bir yana, boğazında düğümlenen sorularının cevapları dökülmeye başlıyor. Sohbetler derinleşince 12 Eylül’ün karanlığının hemen etrafımızda hayatlarımızdan çaldıkları, köylerimizde alınıp götürülenlerin işkence hikayeleri, cezaevlerine kapatılanların bastırılmak istenen nefeslerine anlam katma arayışlarımız çoğalmaya başlıyor. Felsefenin Başlangıç, Temel İlkeleri, sonrasında Leo Huberman’ın turuncu renk kapaklı Sosyalizmin Alfabesi kitapları elden ele dolaşmaya başlıyor. Yaşadığının dilini/sözünü kuramazsan, yaşadıkların senin kuyuna dönüşebilir. ‘Kader’in olarak salık verilen o kuyuya düşmemenin yolu YOL’unu kendi dilin ve sözünle, önceliklerinle kurmandan geçer. Ürkekçe kutladığımız ilk 1 Mayıs’la adımızı koyduk : Biz Sosyalistiz !

Üniversite, arayışlarında kendini tamamlamanın en önemli durağı oluyor. Her birisi bir komüne dönüşen öğrenci evleri bilgi ve deneyim paylaşımın labaratuvarlarına dönüşüyor. Aynı dertlere dertlenmenin, dayanışmanın, paylaşmanın, birlikte büyüme ve çoğalmanın en saf/doğal halleri içinde sisteme bileniyorsun. Çağrılar kulağına düşmeye başlıyor, ‘bizim örgüte’, ‘hayır bizim örgüte’, fraksiyon ayırımlarına daha aklın ermeden imdanına yasaklılar sandığına birmeye başlayan Şivan Perver’in ‘Kine Em ?’ avazı, bir avuç büyüklüğünde ‘Sexwebun’lar yetişiyor bu defa. YOL’umu aramıyorum, içimdeki YOL’u buldum diyorsun İsmail Beşikçi’nin fotokopiden çoğaltma Devletlerarası Sömürge Kürdistan kitabını okuduğunda.

Yeni Ülke gazetesi, Özgür Halk dergileri, yasaklı Newrozlar, BBC radyoda pürdikkat dinlenen haberler ; « Kürt asıllı Türk yazar, şair ve gazeteci Musa Anter… », « 5 Temmuz 1991’de gece vakti evinden kendilerini polis olarak tanıtan kişilerce “ifadesinin alınması için” evinden alınan Vedat Aydın… » Korsan eylemler, gözaltılar, işkenceler, tutsaklıklardan sonra üzerine binen sürgünler, en çok da ‘gitme’yi bilmenin sana bıraktığı ağır bir vefa duygusu. Kürdün inkarına itirazın örgütlenmesinde ‘gitmek’ fiilini ilk olarak Cafer Demirel’den öğrendim ben. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiydi kendisi. Dünyalar güzeli bir insandı. Geriye dönüşü olmayan o ‘gitme’nin Elif Ana’nın kalan hayatındaki yerini en yakından izleyenlerden birisi oldum. Acının paylaşılamayanı da oluyormuş…

Aradan geçen 35 yıl !

Çatışmadan Diyaloğa : Hakikatin Siyasal İmkânı

Öcalan’ın ikinci 27 Şubat ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ kamuoyu ile paylaşıldı. Metinde geçenleri daha okumadan, ne olduğu, ne anlatılmak istendiği üzerinden bir tartışma yürütülmeden ‘milliyetçi’ Kürdünden,’ liberal’, ‘demokrat’ Türküne, sosyalist yoldaştan, anarşist hevale geniş bir skalada toplanan koro harekete geçti ; « Bu metinde çözüm adına bir şey yok », « bu metinde Kürtler adına bir şey yok, Kürtler yoluna baksın artık », « Türklük dışında bir yurttaşlık tanımı aramak mı ? devletin temeline dinamik koymak istiyorlar » …

Metinde geçen « Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz » ifadesi birilerinin canını çok fazla sıkmış. Oysa bu ilişki diyalektiğinin tarihsel bir özgünlüğü vardır. Cumhuriyetin kuruluş sürecindeki temel metinler, Türk ve Kürt birliğini ifade ediyordu. Koçgiri’den bugüne geçen bir asır, aslında Kürtlerin ve Türkiye’nin kaderini belirleyen temel kırılmaların tarihidir.

1921 Anayasası’nın çoğulcu ruhu, Koçgiri’nin özerklik talebinde cisimleşen yerel demokrasi fikriyle buluşamadığı için, Cumhuriyet erken döneminde otoriter bir ulus-devlet modeline evrildi. O günden sonra Kürtlerin siyasal özne olarak tanınma çabaları bastırma, inkâr ve asimilasyon politikalarıyla karşılaştı. Ancak tarihsel süreklilik içinde bu bastırılmış özne, farklı biçimlerde bugün yeniden görünürlük kazandı. Öcalan’ın formülasyonuyla şekillenen demokratik ulus paradigması, tam da bu tarihsel kopuşun onarılmasına, devletin merkeziyetçi yapısına karşı çoğulcu ve katılımcı bir modelin inşasına yönelik bir çağrı niteliği taşımaktadır. 27 Şubat çağrıları bu anlamıyla bu birlik ruhunun canlandırılma girişimi ve 1921’de Koçgiri’de dile gelen Demokratik Cumhuriyet talebidir.

Sorunun tarihselliğini, ciddiyetini ve üretebileceği riskleri görmek yerine kısa vadeli dar siyasi çıkarlara göre hareket etmek ne Kürtlere, ne de Türklere bir şey kazandırmadı. Metinde geçmişin kodları üzerinden inkârı ve isyanı sürekli kılmaya çalışmanın dışında durmaya, yeniden düşünmeye, birlikte çözümler üzerinden tartışmaya davet var. Son iki yüzyılda yaşanan çatışma ve savaşlardan bir avuç egemen dışında, kimse kazanmadı. Bunun tersine çevrilmesini isteyen metin gerçek anlamda bir kardeşliğin ancak özgürleşme ve eşitlenme ile mümkün olduğunun altını çiziyor. Burada bir davet var : Nasıl bir araya gelinir ve nasıl bir arada yaşanılır ?

Başka Bir Hayat Mümkün

Hayata karıştığımız sokaklarda savaşların içine doğduk hepimiz, ben bu satırları yazarken Ortadoğu’nun tamamında çocuklar tepelerinden yol alan ışıkların kuyruklu yıldızlardan düşmediğini hayatları pahasına öğreniyorlar. Bugün siyaset, akademi, sanat ve edabiyat adına bir şeyler üretme derdinde olan her kişi bu çatışmalı ortam içinde payına düşeni fazlasıyla aldı. Öcalan’ın “demokratik ulus”, “demokratik cumhuriyet” modelinin bu şiddet/savaş ikliminden daha başka şeyler söylemek istediğini, bu paradigmasının kısmende olsa Yaşar Kemal’in kaleminden dile gelen ortak yaşama denk geldiğini düşünürüm. Yaşar Kemal, yalnızca büyük bir romancı olmadı. Mezopotamya’dan Anadolu’ya halkların yaşadıkları toplumsal sorunlar üzerinden halk kültürünü, sözlü geleneği sosyal tarihini edebiyat ile buluşturan bir anlatıcı oldu. Onun romanlarında ağıtlar, stranlar, türküler, eşkıya hikâyeleri ve halk söylenceleri yalnızca folklorik malzemeler değil, toplumsal hafızanın izlerini taşıyan canlı unsurlar olarak yer aldı.

Savaş ve şiddet ortamında dil de bakışlar kadar sert olur, sorunları çözmek için değil, karşısındaki her şekilde yok etmeyi hedefler. Bunun dışında kalabilen çok az insan kaldı. Bizim artık birbirimize konuşmamıza ihtiyaç var. Politik saiklerimiz, kültürel ve sosyal aidiyetlerimiz ne olursa olsun, karşımızdakini kendimizle aynılaştırmadan konuşmaya ihtiyacımız var. Bu konuşma için öncelikle bir masanın kurulması gerekiyor. İşte ben Öcalan’ın gerek I. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı gerekse de ikincisini bu şekilde okumaya ve anlamaya çalışıyorum. Hakikatimizi bulmak için konuşmalıyız. Bunu başabilirsek ; “Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır” diyen Yaşar Kemal’in hakikatine bizler de erebiliriz.

Benzer Haberler

Mali denetim kararları yayımlandı |

AYM’den 5 siyasi parti hakkında suç duyurusu

Akın Olgun yazdı I

Yeni bir parti ve beklenen

Dün de PDKİ üssünü hedef almıştı |

İran, PAK’ın Hewlêr’deki üssüne saldırdı

“Ahmet Türk’ün görevinin iade edilmesi gerekir” |

Öcalan'dan 'güvenlik ve özgürlük' vurgusu

DEM Parti duyurdu |

İmralı Heyeti, İçişleri ve Adalet Bakanları ile görüşecek

Sırrı Süreyya Önder’in fotoğrafını hediye etti |

Erdoğan ve Kurtulmuş’tan süreç değerlendirmeleri

Barzani ve Barrack’la görüştü l

Fidan'dan İran açıklaması: Kürt grupların ittifakını yakından takip ediyoruz