Fehim Taştekin
Suriye’de kontrol haritası öngörülenden daha hızlı değişmeye başladı. Uzun süredir bir ihtimal senaryosu olarak üzerinde durduğumuz Suriye Demokratik Güçlerini (SDG) çevreleyen güç denklemindeki fay hatları tetiklendi. Burada SDG lehine önleyici ya da caydırıcı olarak görülen Amerikan faktörünün kendini yeniden konumlandırmasının belirleyici olduğunu görüyoruz.
Esad rejiminin yıkılmasının ardından Amerikan yönetiminin yaptığı tercihler ve attığı adımlar SDG’nin tutunduğu zemini aşındırdı.
Ankara ile koordinasyon halinde Şam’ın Amerika’nın esneklik gösterdiği ya da belirsizlik sergilediği her pozisyonu sahadaki kontrol alanlarını genişletmek için fırsata çevireceği belliydi.
Aslında gelişmeler, ABD’nin Suriye’de botlarına yer açtığından beri belirlediği temel parametrelere göre ilerliyor. Temel yanılsama, sahada IŞİD’e karşı ortaklığın Kürtlerin ilk dönem Rojava daha sonra Kuzey ve Doğu Suriye olarak çerçevelediği özerklik modeli açısından siyasal tanıma ve garantörlük sunacağı beklentisiydi. ABD başından beri sahada çalıştığı YPG-SDG ile ilişkileri askeri düzlemden siyasi düzleme taşımak istemedi. PKK’nin uzantısı olarak görülen YPG’ye destek iki NATO ortağı arasında bir çelişki yarattı. Amerikalılar “Nihai tercihin NATO ortağı mı SDG mi” sorusundan kaçmak için yolu epeyce uzattı.
Fakat Suriye politikasını mıhladıkları öncelikler dün ne idiyse bugün da aynı gerekçelere dayanıyor. İsrail’in güvenliği, İran’ın Suriye sahnesinden silinmesi, Hizbullah’ın ikmal hatlarının kesilmesi, Filistinli örgütlerin bölgeden çıkarılması, Rus nüfuzunun kırılması vs… Bütün bunları topladığımız zaman mesele Suriye’nin ‘direniş ekseni’nden kopup Amerikan düzenine transfer edilmesinden ibaretti. Amerikalılar ortaklığı “IŞİD’le mücadele” deyip dar bir çerçeveye sokarak Kürtlerin ‘demokratik özerklik’ modeline ilgisiz kaldı.
Rejim değiştikten sonra ABD’nin sıraladığım önceliklerini karşılama konusunda HTŞ’nin aldığı pozisyon eşsizdi. Bu da IŞİD ve el Kaide’den gelme selefi-cihadi bir örgütün terör örgütleri listesinden çıkması için yeterliydi. Şam’ın IŞİD’e karşı uluslararası koalisyona dahil edilmesi, SDG’nin ABD ile ortaklıkta tutunduğu dalı kesti. Sezar Yaptırım Yasası’nı kaldıran yasal düzelmede SDG’nin askeri ve siyasi otonomi sayılabilecek taleplerini karşılayan bir entegrasyon modelini güvenceye alacak koşullar öne sürebilirlerdi, bunu da yapmadılar. Sadece SDG’nin sisteme entegrasyonu istendi. Ama bunun yerine getirilmemesi halinde otomatik yaptırım mekanizması öngörülmeyip olası yaptırım kararları başkanın inisiyatifine bırakıldı.
ABD’nin tercihi, yarın bir gün ne yapacağı belli olmayan HTŞ’yi SDG ile dengeleyecek bir yol haritasının hayata geçirilmesiydi. Yani Amerikan çıkarları için HTŞ ile SDG’nin aynı arabaya koşulmasıydı. 10 Mart anlaşması özünde SDG ve HTŞ’nin kapasitelerini birleştirme hedefiyle tasarlandı. Fakat entegrasyona ‘erime’ ve ‘otonomi’ şeklinde yüklenen zıt anlamlar sürecin tıkanmasına neden oldu.



