BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Halep’te yaşananlar ve Türkiye’nin yeni Kürt politikası

Halep’te yaşananlar ve Türkiye’nin yeni Kürt politikası

Alişan AKPINAR

7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e saldırmasıyla birlikte, İsrail’in Gazze’ye dönük başlattığı ve açık bir soykırıma dönen saldırılar sonrasında, ABD ve İsrail patronajında Ortadoğu’nun yeniden şekillendirildiği bir döneme girdik. Batılı devletlerin büyük bölümünün soykırıma sessiz kalması bir yana, İsrail’i açıkça desteklemesi, bu sürecin çok kanlı geçeceğinin de bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Soğuk Savaş sonrasında İran’ın oluşturduğu ve İran’dan Irak’a, oradan Suriye, Lübnan ve Gazze’ye uzanan “direniş ekseni” kırılırken, artık sıranın İran’ın dizaynına geldiği görülüyor. 20. yüzyılın başında olduğu gibi bugün de Ortadoğu yeniden şekillendiriliyor.

20.yüzyılın başında kurulan Ortadoğu’nun en önemli özelliklerden biri, Kürdistan’ın dört parçaya bölünerek, Kürt halkının statüsüz bırakılmasıydı. Kürtler, dört parçada da yani İran’da, Irak’ta, Türkiye’de ve Suriye’de, inkâr, imha ve asimilasyon süreçleriyle karşı karşıya kaldılar. Ancak bu durum Kürt halkının asimilasyonu ve dağılmasıyla sonuçlanmadı. Tam tersine Kürt halkı dört parçada da bir şekilde örgütlenmeyi ve ayakta kalmayı başardı. 20. Yüzyılın başlarında örgütsüz ve modern anlamda ulusal bilinçten uzak bir Kürt toplumu vardı. Bugünse durum çok farklı. Dört parçada da güçlü Kürt örgütleri var ve en önemlisi modern Kürt ulusçuluğu belki de en güçlü yıllarını yaşıyor.

Elbette bu tesadüf değil. Kürtler ilk kez 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgali sonrasında uluslararası tanınırlığı olan bir statü elde edebildiler. Irak’ın Kuzeyinde Kürdistan Federe bölgesi ilan edildi. Bunu, 2012’den sonra Suriye’de, Kuzey Doğu Suriye Özerk Yönetiminin kurulması izledi. İran’da yaşanacaklara bağlı olarak, orada da Kürtlerin bir statü elde etmesi uzak bir ihtimal değil. Ancak Kürt toplumunun en büyük nüfusu (20- 25 milyon) Türkiye’de yaşıyor ve elbette yaşanan her şey Türkiye’yi fazlasıyla ilgilendiriyor. Yüz yıl boyunca Kürtlerin dört parçada da herhangi bir statü ya da hak elde etmemesi için elinden geleni yapan ve dış politikasını bunun üzerine kuran Türkiye şimdi ne yapıyor ve en önemlisi ne yapacak? Türkiye, Kürtlerin herhangi bir statü elde etmemesi yönünde geliştirdiği dış politikasını sürdürebilir mi? Yoksa yeni bir Kürt siyaseti mi belirleyecek?

Ekim 2024 yılında Devlet Bahçeli’nin sözcülüğünde başlayan yeni süreçle ilgili pek çok görüş ileri sürüldü. Yeniden kurulan Ortadoğu’da Kürtleri yanına çekmek ve İsrail’den uzaklaştırmak isteyen Türkiye’nin süreci bu amaçla başlattığı görüşü yanında, Türkiye’nin asıl amacının Kürt siyasi hareketini ve Rojava’yı tasfiye etmek olduğu ve Kürtlerin herhangi bir statü elde etmesine izin vermeyeceği görüşleri de dile getirildi. İkinci görüşü destekleyenler, Türkiye’nin Kürtlerle ilgili en ufak bir düzenleme yapmadığı gibi Suriye’de de HTŞ’yi destekleyerek Kürtlere karşı savaştığını, dolayısıyla da ortada bir barış ya da anlaşma sürecinin değil tam tersine bir tasfiye sürecinin yaşandığını ileri sürüyor. Ben Türkiye’nin yeni Kürt siyasetinin, dört parçayı da kapsayacak bir çeşitlilik içerisinde şekillendiğini, temelde ise Türkiye’nin, yeni kurulan Ortadoğu’da Kürtlerin artık bir statüsünün olabileceğini kabul ettiğini ancak bu statüyü zayıflatmak üzerine yeni ve çeşitlilik barındıran bir siyasi hat kurguladığını düşünüyorum. Bu nedenle her bölgeyi tek tek ele alıp değerlendirmek, daha anlaşılır bir analiz için faydalı olabilir.

Türkiye

Yukarıda da bahsettiğim gibi, Ortadoğu’nun en büyük Kürt nüfusu Türkiye’de yaşıyor ve Türkiye’nin kendi Kürt sorununu bir şekilde halletmesi gerekiyor. Yüz yıldır izlenen inkâr, imha ve asimilasyon politikalarının artık işe yaramaması bir yana, Irak, Suriye ve İran’da yaşananlar Türkiye Kürtlerini doğrudan etkiliyor ve ilgilendiriyor. Bu nedenle Türkiye, yüz yıldır izlediği Kürt siyasetinde bir restorasyona gidiyor. Devlet Bahçeli bunu açıkça da dile getiriyor. Kürtlere önerilen, Türk- İslam üst kimliği altında yaşayacak bir alt-kültür olmayı kabul etmeleri. Dolayısıyla Kürtlerin kollektif hakları tanınmayacak, bu haklar anayasada güvence altına alınmayacak, Kürtler Türkiye’nin eşit yurttaşları olmayacak ve en önemlisi siyasi bir özne olmalarına izin verilmeyecek. Ancak artık Kürt varlığı inkâr edilmeyecek, Kürtler Türk-İslamcı müesses nizamla uyumlu oldukları ölçüde Kürt olma haklarını kullanabilecekler.  Bu öneriyi kabul etmeyenler ise her zaman olduğu gibi, milli birlik ve beraberliği bozmaya çalışan unsurlar olarak cezalandırılacak.

Yani artık Kürtçe film çekebilir, müzik yapabilir, tiyatro gösterisi sergileyebilir, kitap çıkarabilirsiniz ancak bu yaptıklarınızın otoriter Türk-İslamcı müesses nizamın politikalarıyla uyumlu olması gerekir. Kürt olabilirisiniz ama özyönetimini geliştirmiş bir siyasi özne olmanıza izin verilmeyecektir. Diğer bir deyişle artık “En iyi Kürt ölü Kürt değildir”; En iyi Kürt, Türk-İslam üst kimliğini kabul eden, örgütsüz, kendi halinde yaşayan ve devletten daha fazlasını beklemeyen Kürt’tür. İsmail Beşikçi çalışmalarında, “Kürdistan sömürgedir ancak dünyada sömürge altında olan halkların sahip olduğu haklara bile sahip değildir” tespitinde bulunmuştu. Türkiye devleti artık Kürtlere, sömürge halklara reva görülen hakları vermeye karar verdi. Yani Kürt halkı artık sömürge gibi sömürge olabilecek. Ancak bu projenin hayata geçip geçemeyeceği meselesi, Türkiye Kürtlerinin alacağı tavra bağlı. Türkiye Kürtleri, alt kültür olmayı kabul edecekler mi yoksa bunu reddedip, Kürt halkının özneleştiği, demokratik ve katılımcı bir siyasal hat oluşturabilecekler mi? Bu sorunun cevabını vermek en azından şimdilik kolay görünmüyor.

Suriye

Türkiye’nin Suriye siyaseti ise elbette burada yaşananlarla ilgili ancak aynı zamanda farklı saiklerle ilerliyor. Türkiye’nin amacı Kürtlerin herhangi bir statü elde etmemesi ama elde edecekse de bunun olabildiğince zayıf ve kontrol edilebilir olmasıdır. 2012’de Suriye Kürtleri, bulundukları bölgelerde kontrolü ele geçirdiklerinde, Türkiye açıkça Kürtlere ittifak teklif etti. Salih Müslim defalarca Türkiye’ye geldi. Türkiye’nin örgütlediği ve desteklediği yapılarla birlikte Esad’a karşı savaşmaları istendi. Esad gittikten sonra elbette Kürtlere de bir şeyler düşecekti. Ancak Kürtler bunu kabul etmedi. Üçüncü yol siyasetini geliştirerek ne Esad rejimini ne de Esad karşıtı yapıları destekledi. Bunun üzerine Türkiye, IŞİD’in Rojava’ya yaptığı saldırıyı büyük bir umutla destekledi ancak Rojava teslim olmadı. Suriye Kürtleri, ABD’nin de desteğiyle IŞİD’i yenilgiye uğratmayı başardı ve Kuzey Doğu Suriye’de, Arapları, Ermenileri, Süryanileri de kapsayan özerk bir yapı kurdu. Suriye’nin önemli tarım ve enerji alanlarını da içine alan geniş bir coğrafyada hakimiyet sağladı. ABD’nin de desteğiyle önemli bir askeri güce de dönüştü.

Bu Türkiye için kabul edilemeyecek bir durumdu. İran’dan Akdeniz’e uzanan bir Kürt hattının kurulması Türkiye için bir beka sorunu olarak değerlendirildi. 2018’de Afrin’in işgali ve 2024’te Esad devrilir devrilmez ilk iş olarak SDG’nin Minbiç’ten çıkarılması, Kürtlerin Akdeniz’e ulaşmalarını engellemek için atılan en önemli adımlardı. Türk devleti açısından, Kürtlerin, Fırat’ın batısında herhangi bir varlık göstermesine izin verilemezdi. Bu gelişmelerden sonra, Fırat’ın batısında SDG’nin hâkim olduğu bölgeler, Halep’teki Kürt mahalleleri, Deyr Hafir ve Meskene oldu. Fırat’ın Batısında elbette Kürtlerin yaşadığı başka bölgeler de var. Ama öncelik, SDG’nin hâkim olduğu alanları ele geçirmek. Ardından yaşanacaklar ise bilinmiyor. HTŞ’nin Alevi halkına karşı yaptığı katliamlar düşünüldüğünde, olumlu şeyler söylemek zor. Fırat’ın Batısında yaşayan Kürt halkına karşı bir etnik temizlik girişiminin olma ihtimali hiç de düşük değil.

Kasım 2024’te, ABD ve İsrail’in de katılımıyla, uzun yıllardır Türkiye tarafında desteklenen HTŞ ve SMO’lu gruplar Şam’a girerek Esad rejimini devirdiler. Türkiye, Şam’da kurulan ve başında Colani’nin bulunduğu geçici Suriye yönetiminin en büyük destekçisi oldu. Bunu yaparken Suriye’deki en büyük hedefi tabi ki Rojava’nın tasfiyesiydi. Ancak ABD’den izin çıkmadı. Bunun üzerine B planına geçildi. B planı Rojava’yı olabildiğince zayıflatmak, Fırat’ın doğusuna sürmek, Deyrizor ve Rakka gibi petrol bölgelerini Şam rejimine devretmek ve Rojava’daki askeri yapıyı dağıtarak Suriye ordusuna entegre etmekti. Ancak HTŞ ve yeni Şam rejimi bu konuda yeterli güce ve etkinliğe sahip değildi. Ayrıca ABD’nin ve Batı’nın desteği koşulluydu.

HTŞ, çok kısa bir sürede, Suriye’de sükuneti ve barışı sağlayamayacağını gösterdi. Alevilere ve Dürzilere saldırarak binlerce insanı katletti. 10 Mart Anlaşması bu süreçte gündeme geldi. Bu anlaşma, Kürtler dahil Suriye’de yaşayan tüm halkların haklarının anayasa tarafından garanti altına alındığı demokratik bir Suriye perspektifini içeriyordu. HTŞ’nin böyle bir amacı olmasa da bu anlaşmayı imzalamak zorunda kaldı. Çünkü Alevi katliamlarıyla kaybettiği meşruiyeti yeniden sağlaması gerekiyordu. SDG ise Türkiye’nin olası saldırısını durdurmak ve HTŞ’yi demokratik bir Suriye çizgisine çekebilmek için anlaşmayı imzaladı ve o günden itibaren de anlaşmaya bağlı olduğunu sıklıkla tekrarladı. Ancak HTŞ, 10 Mart anlaşması gereği yapılması gereken hiçbir şeyi yapmadı. Anlaşmanın uygulanmamasının sorumlusu olarak da sürekli SDG’yi suçladı. Aralık 2025 sonlarında 10 Mart anlaşması kapsamında bir uzlaşma ve askeri entegrasyon uzlaşısı sağlandığı söylense de bu gerçekleşmedi. Anlaşmanın yapılacağı söylentilerinin çıktığı gün, Şam’a Hakan Fidan başkanlığında kalabalık bir heyet gitti ve ertesi gün Halep’e saldırılar başladı. Türkiye açık biçimde HTŞ ile birlikte, SDG’yi ve Fırat’ın batısında yaşayan Kürtleri buradan atmak istiyordu. Bahane olarak da SDG’nin 10 Mart anlaşmasına uymamasını gösteriyordu.

Gelinen son noktada, 6 Ocak’ta Paris’te, HTŞ ve İsrail arasında yapılan anlaşmanın hemen ardından Halep’e bir saldırı başlatılması bir tesadüf olmasa gerek. ABD ve İsrail’in, HTŞ’nin Halep saldırısına verdiği tepki (tepkisizlik) bunu doğruluyor. Suriye’nin güneyi İsrail’in etki alanı olarak kabul edilmişken, Fırat’ın batısı da Türkiye’nin kontrolüne bırakılmış gibi görünüyor. Ortada böyle bir anlaşma varken, SDG’nin bu bölgelerde tutunmasını beklemek hayalcilik olur. Derken 16 Ocak akşamı Mazlum Abdi, bir açıklamayla, Deyr Hafir ve Meskene’den de çekileceklerini duyurdu. Türkiye ilk amacına ulaşmış oldu ancak Deyrizor ve Rakka’daki durum belirsiz. Buralarda yaşanacak gelişmeler biraz da Arap aşiretlerinin tavrına bağlı olarak şekillenecek.

Özetlemek gerekirse Türkiye’nin Suriye Kürtleriyle ilgili politikası iki aşamalı olarak devam ediyor. Birincisi; Kürtleri tamamen Fırat’ın Batısına atarak, Deyrizor ve Rakka’dan çıkarmak. İkincisi; tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de Kürtleri, Arap- İslam üst kimliği altında kalmaya mecbur bırakmak. Colani’nin 16 Ocak’ta yayınladığı kararname bunu açıkça gösteriyor. Kürtler Suriye’nin asli unsuru olarak kabul edilirken, anadilde eğitim hakkı kesinlikle tanınmıyor. Bunun yerine, Türkiye’deki uygulamanın bir benzeri olarak Kürtçenin seçmeli ders olacağı belirtiliyor. Kürtlerin en temel hakları Anayasa güvencesi altına alınmak yerine, bir kararnameyle duyuruluyor. Ancak Rojava’daki durum elbette çok farklı. SDG’nin ve Rojava Kürtlerinin böyle bir alt-kültür projesini kabul etmeleri mümkün değil. Bu projenin uygulanmasının tek yolu, SDG’nin tasfiyesidir. Türkiye, kısa vadede bu tasfiyeyi gerçekleştirmek için ABD’den izin alamayacağını bilse de orta vadede bunu da yapmak için fırsat kollayacaktır kanısındayım. Ancak bugün Rojava’nın, Kürt ulusal hareketinin en temel simgelerinden biri olduğunu unutmamak gerekiyor. Halep’e yapılan saldırı sonrası hem Türkiye’de hem Irak Kürdistanı’nda hem de Avrupa’da gerçekleştirilen kitlesel gösteriler, bu hassasiyetin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin Rojava’ya yapacağı açık bir saldırı, Türkler ve Kürtler arasında büyük bir kırılmanın nedeni olabilir.

Irak

Birinci Körfez savaşının ardından 1992 yılında, Irak Kürtleri federe bir sistem kurmuşlardı. Ancak Saddam Hüseyin hala iktidardaydı ve ne olacağı belli değildi. 2003 yılında, ABD Irak’ı işgal ettikten sonra, Irak’ta Kürdistan Federe Bölgesi resmen ilan edildi. Böylelikle Kürtler 1923 Lozan Anlaşmasından sonra ilk kez uluslararası güçler tarafından da tanınan bir statüye erişmiş oldu. Türkiye elbette buna büyük bir tepki gösterdi ve karşı çıktı. Bu durumu Türkiye açısında bir beka meselesi olarak gördüğünü ilan etti ve 1999 yılında PKK ile başlatılan barış süreci, büyük oranda bu nedenle sona erdirildi. Ancak yapacak bir şey yoktu. Kürtler artık ABD’nin yeni Ortadoğu stratejisinde müttefik bir güç olarak görülüyordu. Türkiye, 2007 yılından itibaren bu durumu kabul etti ve bölgedeki Kürt partileriyle ve liderleriyle iletişime geçti. Özellikle KDP ve Barzanilerle yoğun ilişkiler kurdu. Artık amaç Kürtlerin elde ettiği bu statüyü yok etmek değil tamamen kendi kontrolünde tutmaktı.

Türkiye’nin Irak Kürdistanı ile ilgili politikasının temelinde iki belirleyici unsur olduğu görülebilir. Birinci unsur ne olursa olsun federasyon dışında bir statü elde edilmesine izin verilmemesidir. Nitekim 2017 yılında Mesut Barzani bir bağımsızlık referandumu yapmaya kalktığında buna şiddetle karşı çıkan taraf Türkiye olmuştu. Türkiye, KDP ve Barzani ailesiyle olan yoğun ilişkilerine rağmen bağımsızlık referandumunu engellemek için elinden gelen her şeyi yaptı. Referandum gerçekleşse ve yüzde 92’nin üzerinde bir kabul oyu çıksa da sonucu uygulanamadı. İkinci unsur, ne olursa olsun Musul’un ve Kerkük’ün Kürt statü alanının dışında tutulmasıdır. Musul ve Kerkük hem büyük petrol yataklarına sahip olduğu hem de yeni ticaret yollarının geçiş noktalarında bulunduğu için çok önemlidir. Bu bölgelerin Kürtler tarafından kontrol edilmesi güçlü bir Kürt yapılanmasının ortaya çıkmasına neden olacaktır. Dolayısıyla Türkiye bölgedeki, Türkmenler, Araplar ve İran’la ilişki halinde Musul ve Kerkük’ü Kürdistan’dan koparmak için elinden gelen her şeyi yaptı ve yapmaya devam ediyor. Özetlemek gerekirse Türkiye, Irak Kürdistan’ında, Kürtlerin herhangi bir statü elde etmemesi değil, var olan statüsünü geliştirmemesi ve en önemlisi ekonomik, siyasi ve askeri olarak güçlü bir statü elde edememesi üzerine bir politika sürdürmektedir. Rojava’da Kürtlerin herhangi bir statü elde etmemesi için elinden geleni yapan Türkiye, Irak’ta bu statüyü zayıflatmak ve daraltmak için çalışmaktadır.

İran

İsrail’in Ekim 2023’ten sonra Gazze’ye dönük başlattığı saldırı ve soykırım, Gazze’yle sınırlı kalmadı. Bu daha büyük bir planın ilk adımıydı. Yukarıda da belirtildiği gibi hedef İran’ın inşa ettiği direniş ekseniydi. Önce Lübnan Hizbullah’ı vuruldu, ardından da Suriye’deki Esad rejimi düşürüldü. Böylece İran’ın yıllardır kurmak için mücadele ettiği Şii hilali dağıtılmış oldu. Sıra İran’a gelmişti. İran’a müdahalenin yıllar alabileceği ve kolay bir şey olmadığı konuşuluyordu ki İsrail’in İran’a saldırısı başladı. Bu saldırıya bir süre sonra ABD de katıldı. 12 gün süren saldırıda İran’ın nükleer alt yapısı ve devrim muhafızlarının tesisleri hedef alındı. Uzun yıllardır süren ekonomik ambargolar nedeniyle ekonomisi çökme noktasına gelmiş olan İran bir darbe daha almış oldu. Ülke içindeki meşruiyeti büyük oranda bitmiş olan Molla rejimi en zor günlerini yaşıyordu. Nihayet geçen hafta İran’da yine büyük halk ayaklanmaları başladı. İran rejimi bu ayaklanmayı bastırmak için acımasızca saldırıya geçti. Yaşanan olaylarda 3000’den fazla göstericinin öldürüldüğü bildiriliyor. ABD, açıkça müdahale edeceğini söylüyor. İran rejimin önünde iki yol var, ya ABD ve İsrail’in tüm tekliflerini kabul edip, ABD ve İsrail yörüngesine girmiş güçsüz bir devlet olmayı kabul etmek ya da direnmek. Bu durumda ABD ve İsrail’in yeniden İran’a saldıracağı bir sır değil. Dolaysıyla yakın bir zamanda İran’da büyük değişikliklerin olabileceğini söylemek yanlış olmaz.

İşte burada Türkiye’nin en büyük korkusu devreye giriyor. Ya İran Kürtleri de Rojava’ya benzer bir yapı oluşturmayı başarırsa? Nitekim son haftalarda başlayan ayaklanmanın en önemli merkezleri arasında Kürt şehirleri yer alıyor. İran Kürdistanı’nda faaliyette bulunan yedi Kürt partisi bir araya gelerek bir koordinasyon merkezi oluşturdu ve halkı direnişe davet etti. İran’da yaşanan karışıklıklar ve muhtemel bir rejim değişikliği sonrasında İran’da özerk bir Kürt yapılanmasının ortaya çıkma ihtimali hiç de düşük değil. Türkiye ise buna asla izin vermek istemiyor. Devlet Bahçeli, İran’ın toprak bütünlüğünün Türkiye için bir beka meselesi olduğunu net bir şekilde söyledi. Hakan Fidan ise “İran’da İsrail’in istediği olmayacak” diyerek İran’a desteğini gösterdi. Ama İran rejimi dağılırsa ve Kürtler İran’da bir statü elde etmeyi başarırsa ne olacak? Türkiye’nin bu konuda da hazırlıklar yaptığı söyleniyor.

Önemli bir İran uzmanı olan Abbas Vali, yakın zamanda yaptığı bir röportajda bu duruma dikkat çekti ve şunları söyledi; “Burada son derece önemli bir meseleye değinmek gerekir; bu mesele hem bugün önemlidir hem de bu rejimin çöküşünden sonra daha da kritik hâle gelebilir. Bu da Kürt toplumu ile Azeri toplumu arasında var olan gerilimlerdir. Aralarında düşmanlık, savaş ve kan dökülmesine dayanan bir tarih bulunmaktadır. Günümüzde Azeri etnik milliyetçiliğinin güçlenmesi -ki bu kimi yönleriyle İran hükümeti, Türkiye ve Azerbaycan tarafından desteklenmekte- Kürtler ile Azerilerin bir arada yaşadığı karma kentlerde ciddi sorunlar yaratmaktadır. Bu durum, Tahran’daki hükümetin çöküşünden sonra ortaya çıkabilecek muhtemel bir krizdir.” Yani Türkiye daha önce Irak ve Suriye’de yaptığına benzer bir planı İran’da da uygulamak istiyor: Kürtlerin bir statü elde etmemesi için elinden geleni yapmak ama bu olmuyorsa bölgedeki farklı unsurlarla iş birliği yaparak Kürtlerin statülerini olabildiğince zayıflatmaya ve daraltmaya çalışmak. Türkiye, İran’da, tarihsel bir geçmişi de olan Azeri- Kürt gerilimini devreye sokarak Kürtlerin kazanımlarını sınırlamaya hatta yok etmeye çalışabilir.

Sonuç

Özetlemek gerekirse Türkiye, 1923’ten beri sürdürdüğü ve ilişkili olduğu devletlerle birlikte yürüttüğü yüz yıllık, Kürtlerin herhangi bir statü elde etmesinin engellenmesi yönündeki politikasında belirli değişiklikler yapıyor. Bu politikanın temel amacı yine Kürtlerin bir statü elde etmesini engellemek üzerinedir. Ancak yeni Ortadoğu’da Kürtlerin herhangi bir statü elde etmemesi artık pek mümkün görünmediğinden, Türkiye’nin yeni politikası devreye giriyor: Kürtler bir statü elde edeceklerse bile bu statü olabilecek en zayıf ve kontrol edilebilir statü olmalıdır. Örneğin Kürtleri ekonomik olarak güçlü kılabilecek, Musul, Kerkük, Deyrizor, Rakka gibi bölgeler asla Kürtlerin statü alanlarında kalmamalıdır. Kürtler asla Akdeniz’e ulaşmamalı ve asla güçlü askeri yapılara sahip olmamalıdır. Yeni ticaret yolları asla Kürt statü alanlarından geçmemelidir.

ABD’nin açıklamış olduğu strateji belgesinde, Ortadoğu’daki işlerin artık alt-emperyal güçlere ihale edildiği anlaşılıyor. Dolayısıyla bu durum elbette Türkiye’nin elini de güçlendiriyor. Türkiye’den, bunun dışında, demokratik, eşit yurttaşlığa dayalı ve Kürtleri de kapsayan yeni bir perspektif üretmesini beklemek pek mümkün görünmüyor. Otoriter Türk- İslamcı müesses nizam, dünyada görülen otoriterleşme eğilimlerini de arkasına almış durumda ve bundan vazgeçmek niyetinde değil. Bu durumun değişmesi, ancak Türkiye’de yürütülecek, Türk ve Kürt demokratlarının yükseltecekleri barış ve demokrasi mücadelesi ile mümkün olabilir. Aksi halde, Türk-İslamcı müesses nizam, Kürt karşıtlığı üzerinden otoriter yapısını tahkim etmeye devam edecektir.

Ancak burada önemli bir sorun daha ortaya çıkıyor. Türkiye yüz yıldır sürdürdüğü Kürt politikasını, kendi Kürtlerini kontrol altında tutmak isteyen İran, Irak ve Suriye devletleriyle yürütmüştü. Bugün, bildiğimiz anlamda ne bir Irak ne de bir Suriye devleti var. İran’ın akıbeti ise belirsizliğini koruyor. O zaman Kürtlerin statülerini engellemek ya da zayıflatmak için kiminle iş birliği yapılabilir. İşte burada devreye bu bölgede Kürtlerle birlikte yaşayan gruplar ya da HTŞ gibi yapılar giriyor. Türkiye’nin yeni Kürt politikasındaki müttefikleri, Suriye’de HTŞ, Irak’ta, Türkmen ve Arap gruplar, İran’da ise Azeri milliyetçi yapılardır.

Başka bir yazının konusu olan, Kürt hareketlerinin ve Kürt toplumunun yeni kurulan Ortadoğu’daki durumuna da kısaca değinerek bitirmek istiyorum. 20. Yüzyılın başında Ortadoğu, emperyal güçler tarafından şekillendirilirken Kürtler güçlü örgütlere sahip değildi. Şehirlerde yaşayan eğitimli orta sınıflar arasında Kürt milliyetçiliği gelişiyor olsa da toplum tabanındaki karşılığı çok zayıftı. Kürtler siyasi bir özne olamamıştı ve bunun sonuçları Kürt toplumu için ağır oldu.

Bugün durum elbette çok farklı. Kürtler yaşadıkları her ülkede, toplumsal tabanı geniş örgütsel yapılara sahipler. Ayrıca modern Kürt ulusçuluğu belki de en güçlü dönemini yaşıyor. Rojava, yeni Kürt ulusçuluğunun simgelerinden biri olduğu gibi, Kürtler tarafından Ortadoğu halklarına sunulmuş demokratik ve katılımcı bir siyasal model önerisi olarak varlığını sürdürüyor. Dolayısıyla Kürtler hem siyasal bir özne olarak olayların içinde bulunuyorlar hem de Batı açısından müttefik olarak görülüyorlar. Bu durum Kürtler açısından olumlu olsa da ortada önemli bir sorun bulunuyor. Kürt partileri çok dağınık ve bir araya gelme konusunda isteksiz. Neredeyse otuz yıldır konuşulan Kürt ulusal kongresinin toplanması konusu hala havada duruyor. İran Kürdistanı’nda en az yedi Kürt partisi var. Irak’ta ise KDP ile KYB yıllardır ortak bir hükümet dahi kuramadılar. Küçük olsun benim olsun anlayışı bugün Kürtlerin en büyük sorunlarından biri. Kürtlerin ulusal bir kongre toplaması, yeni Ortadoğu’da Kürtlerin güçlü bir statü elde edilmesi için güç birliği yapması, Kürt siyasal öznesi için en büyük mesele olarak ortada duruyor.

Benzer Haberler

Casperlar dosyasında dört cinayet l

Çocuklar kullanılıyor: 18’i tutuklu 68 suça sürüklenen çocuk

İstanbul’da kar yağışı gece boyu sürdü |

Ulaşım aksadı, seferler iptal edildi, motokuryelere yasak

Demirtaş davası l

İstinaf sonucu beklenecek

“Saldırılar müzakere zeminini hedef alıyor” |

DEM Parti: Yeni cephelere değil, cesur bir barışa ihtiyaç var

Tehdit dilini sürdürdü |

Bahçeli’den Suriye açıklaması