Müslüm Yücel
Devlet Bey,
İnce Memed’in ağır bir sahnesi vardır, oradan yazıyorum. Memed, elini karınca katarının geçtiği yola bırakır. Ben buradan yazıyorum size…
Yaklaşık bir yıldır büyük bir çoşkuyla izliyorum sizi. Yaptığınız çıkışlarla hepimizin gözlerini kamaştırdınız. Bir yere gelmiştik. Ya birlikte buraya gelmiştik ya da sizi buraya biz getirmiştik; sonuç, değişmiyor, biz ya da siz, sözlerinizde, ben ya da sen yoktu, ben dediğiniz zaman bile bunda bir, biz vardı… Devlet Bey, siz bu biri kırdınız, var olan ama görmezlikten gelinen ötekini dile getirdiniz, yetmiş iki millettin bir arada yaşayabileceğinin ipuçlarını verdiniz. Dediniz, çok da doğru dediniz, kalpten dediniz; kalpten denilen, akılla birleştiğinde hakikatten başka elimizde ne kalırdı ki… Dediniz Öcalan gelsin, Meclis’te konuşsun, umut hakkından istifade etsin.
Doğru söylemenin kökeninde her şeyi (Parhesia) söylemek vardır. Söyleyen kişi de aklına gelen, doğru bildiği her şeyi söyler. Kişi doğruyu söyler, karşıdakilerin bundan ne anladığı beklenir, böylece söyleyen, bir kenara çekilir, seslenilen kimse ya da kitle de bunu düşünür; çünkü burada bir gönderme, açık bir eylem vardır; söylenen, kişinin kesin ve açık fikirleridir ama sizin bunu dile getirmeniz apayrıydı… Siz, burada salt konuşmacı değildiniz, salt fikriyle ortaya çıkan biri hiç değildiniz. Burada Türk ve Türklük de vardı. Siz, Türkler, bu kanıdadır dediniz aslında, bu güne kadar söylenmemiş olanın dile getirdiniz… O günden sonra bir parti lideri değildiniz, kimileri inanmasa da ailemizden biri oldunuz; bir ağabey değildiniz, çokça baba yarısı amca, çokça dede oldunuz…
Devlet Bey,
Sözlerinizin etkinliğinin farkındaydınız. Sözleriniz yalnızca söz değildi, taahhüt içeriyordu, “ben” diyordunuz, taahhüt ediyorum.
Doğruyu söylemek sınanacak bir şey değildir. Burada ispat edilecek tek şey de yoktu, bir tek şey vardı, o da şu: Söyleminizdeki cesaret.



