Kendini “laik”, “cumhuriyetçi” ya da “anti-emperyalist” olarak tanımlayan çevrelerin; HTŞ şemsiyesi altındaki IŞİD artığı selefi-cihatçı güçlerin Rojava’ya dönük saldırılarını ya açıkça alkışlaması ya da sessizlikle geçiştirmesi, basit bir tutarsızlık değildir. Bu tutum, ulusalcı egemenlik aklının Kürtler söz konusu olduğunda hangi ilkeleri kolaylıkla askıya alabildiğini açık biçimde göstermektedir.
Remzi Altunpolat
Ulusalcılığın sefaleti, yalnızca tarihsel olarak aşınmış bir ideolojinin entelektüel yoksulluğundan ibaret değildir. Bu sefalet, esas olarak Kürt saplantısında kristalleşen; siyaseti rasyonel bir toplumsal çözüm alanı olmaktan çıkarıp takıntılı bir düşman üretme pratiğine indirgeyen bir zihniyet durumudur. Türkiye’de ulusalcılık kendini en çıplak hâliyle Kürt meselesi karşısında ele verir; çünkü bu mesele, onun hem tarihsel inkârlarını hem de düşünsel sınırlarını açığa çıkaran temel bir turnusol işlevi görür.
Ulusalcı akıl için Kürt, hiçbir zaman somut, tarihsel ve iradeli bir toplumsal özne değildir. Kürt, sürekli yeniden üretilmesi gereken bir tehdit figürüdür. Bu figür kimi zaman “bölücü”, kimi zaman “emperyalizmin piyonu”, kimi zaman da “iç düşman” olarak kodlanır. Böylece Kürt meselesi, çözülmesi gereken tarihsel ve siyasal bir sorun olmaktan çıkar; ulusalcı ideolojinin kendi varlığını meşrulaştırdığı sabit bir korku nesnesine dönüşür. Ulusalcılık Kürt’ü anlamaya yönelmez; onu ya bastırarak ya da sürekli başkalarına bağlayarak kendini yeniden üretir.
Bu noktada ulusalcılığın temel açmazı görünür hâle gelir. Kendini sıklıkla “anti-emperyalist” olarak tanımlayan bu ideoloji, halkların kendi kaderini tayin hakkını ilkesel olarak savunmaz; aksine, bu hakkı yalnızca Kürtler söz konusu olduğunda gayrimeşru ilan eder. Ulusalcılık, devleti tarih-dışı ve sorgulanamaz bir özne olarak merkeze alır; halkların siyasal iradesini ise ancak bu merkeze tâbi olduğu ölçüde kabul edilebilir bulur. Bu nedenle “anti-emperyalizm”, özgürleştirici bir siyasal hat olmaktan çok, devletçi bir egemenlik refleksi olarak işler.
Bu tutum, Vladimir İlyiç Lenin’in ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını siyasal özgürleşmenin zorunlu bir koşulu olarak tanımlayan yaklaşımıyla açık bir kopuşu ifade eder. Ulusalcı söylemin anti-emperyalizm iddiası, Kürtler söz konusu olduğunda siyasal özneleşmeyi değil; devletin bütünlüğünü ve egemenliğini savunur. Böylece anti-emperyalizm, halkların özgürlüğünü değil, mevcut egemenlik düzenini koruyan bir söyleme indirgenir.
Ulusalcı Kürt karşıtlığı, yalnızca ideolojik bir pozisyon değil, aynı zamanda derin bir politik tembellik biçimidir. Kürt meselesini sürekli olarak dış güçler, komplolar ve kışkırtmalar üzerinden açıklamak; inkâr, zor ve eşitsizlikle yüzleşme cesaretinden kaçmanın en kestirme yoludur. Bu yolla tarihsel sorumluluk soyut aktörlere havale edilir; devletin ve egemen sınıfların kurucu rolü sistematik biçimde görünmez kılınır.
Bu zihniyetin bugün aldığı en somut biçim, Rojava’ya yönelik düşmanlıkta açığa çıkmaktadır. Kendini “laik”, “cumhuriyetçi” ya da “anti-emperyalist” olarak tanımlayan çevrelerin; HTŞ şemsiyesi altındaki IŞİD artığı selefi-cihatçı güçlerin Rojava’ya dönük saldırılarını ya açıkça alkışlaması ya da sessizlikle geçiştirmesi, basit bir tutarsızlık değildir. Bu tutum, ulusalcı egemenlik aklının Kürtler söz konusu olduğunda hangi ilkeleri kolaylıkla askıya alabildiğini açık biçimde göstermektedir.
Ulusalcı düşmanlık, Rojava’yı Batı’nın emperyalist politikalarının bir ürünü olarak görme varsayımı üzerine kuruludur. Bu varsayım, yalnızca bir dış politika okuması değil; Kürtlerin bağımsız ve kurucu bir siyasal özne olarak tanınmasını engelleyen ideolojik bir kilit işlevi görür. Rojava, ulusalcı söylemde neredeyse istisnasız biçimde ABD’nin, Batı’nın ya da küresel emperyalizmin bir uzantısı ya da bir laboratuvarı olarak okunur.
Ne var ki mesele yalnızca Rojava’nın hangi dış aktörlerle ilişkilendirildiği değildir; asıl sorun, bu söylemin Kürtlerin siyasal iradesini baştan geçersiz kılması ve onları kendi iradeleriyle hareket eden kolektif bir özne olarak tanımamasıdır. Emperyalizm anlatısı tam da bu noktada işlevselleşir. Kürtler ya bilinçsizce kullanılan bir araç ya da bilerek taşeronluk yapan bir vekil olarak konumlandırılır. Böylece Rojava’da ortaya çıkan siyasal form, kendi iç dinamikleriyle değil; sürekli olarak dış bir aklın ürünü gibi sunulur.
Bu nedenle ulusalcı düşmanlığın meselesi, yalnızca emperyalizm karşıtlığı değildir. Asıl sorun, Kürtlerin tarihsel olarak bastırılmış bir topluluk olmaktan çıkıp kurucu alternatif bir siyasal form üretebilen bir özne hâline gelmesidir. Rojava’nın sekülerliği, kadın özgürlüğü ya da çoğulcu yapısı tali unsurlar olarak görülür; asıl kabul edilemez olan, bütün bunların Kürtlerin kendi siyasal inisiyatifleriyle inşa edilmiş olmasıdır.
Bu noktada Lenin’in ezilen ulusların siyasal özneleşmesini özgürleşmenin zorunlu koşulu olarak gören yaklaşımı ile Neil Smith’in jeopolitiği egemenliğin mekânsal ideolojisi olarak çözen perspektifi birlikte düşünüldüğünde, Rojava’ya yönelen düşmanlığın hem siyasal hem de mekânsal düzeyde Kürtlerin kurucu öznelliğini bastırmaya yöneldiği açıkça görülür.
Neil Smith’in Marksist coğrafya yaklaşımı, bu süreci berrak biçimde açığa çıkarır. Smith’e göre jeopolitik, tarafsız bir analiz ya da “nesnel zorunlulukların” ifadesi değildir; egemenlik iddialarının mekân üzerinden ideolojik olarak yeniden kurulma biçimidir. Haritalar, sınırlar, güvenlik hatları ve “jeopolitik gerçekçilik” söylemi, siyasal tercihleri kaçınılmaz ve doğal göstermek için kullanılır.
Rojava bağlamında bu durum son derece açıktır. Kürtlerin kendi siyasal inisiyatifleriyle kurdukları bir mekânsal-siyasal düzen, jeopolitik söylem aracılığıyla sürekli olarak gayrimeşru ilan edilir. Ulusalcı akıl, Rojava’yı bir toplumsal ve siyasal deneyim olarak ele almak yerine, onu harita üzerinde bir “risk alanı” ya da “tehdit hattı” olarak kodlar. Böylece Kürtlerin siyasal kuruculuğu, mekânsal bir sorun gibi sunularak siyasetin dışına itilir.
Bu nedenle Rojava, her koşulda bir “oyun”, bir “senaryo” ya da bir “proje” olarak anlatılmak zorundadır. Çünkü aksi hâlde, Kürtlerin siyasal kuruculuğu teslim edilmiş olur. Bu söylemsel zorunluluk, düşmanlığın sürekliliğini de açıklar: Rojava ne yaparsa yapsın, nasıl bir toplumsal düzen kurarsa kursun, meşruiyet kazanamaz.
Rojava’ya yönelik bu düşmanlığın etkileri yalnızca Suriye ile sınırlı değildir; Türkiye’nin iç siyasal dokusunu da derinden etkilemektedir. Her şeyden önce bu tutum, Türkiye’de Kürt toplumunda kalıcı bir kopuş ve güvensizlik duygusunu derinleştirmektedir. Kürtler, eşit yurttaşlık değil; her koşulda bastırılması gereken bir risk unsuru olarak görüldüklerini bir kez daha deneyimlemektedir.
İkinci olarak bu yaklaşım, AKP–MHP iktidar bloğunun elini güçlendirmekte; milliyetçi ve güvenlikçi siyaset, muhalefet tarafından dahi fiilen yeniden üretilmektedir. Ulusalcı söylem, iktidarın otoriterleşmesini sınırlamak bir yana, ona ideolojik meşruiyet sağlamaktadır.
Üçüncü olarak, Suriye’de selefi-cihatçı bir yapının kurumsallaşmasın güvenlik boyutu bir yana, Türkiye’de sekülarizmi politik ve toplumsal düzeyde zayıflatacağı açıktır. Buna rağmen kendini laiklik iddiasıyla sunan bu çizgi, Suriye’de selefi-cihatçı bir rejimin güçlenmesine fiilen göz yumarak, bu sürecin Türkiye’ye taşınabilecek sonuçlarını bilinçli biçimde görmezden gelmektedir.
Son olarak bu tablo, Türkiye’de demokratik muhalefetin ortaklaşma imkânlarını daraltmakta; Kürt meselesi etrafında kurulan milliyetçi mutabakat, toplumsal muhalefeti parçalamaktadır.
Ulusalcılığın sefaleti, yüksek sesli hamasetinde değil; Kürtleri ya bir tehdit ya bir araç ya da başkalarının oyuncağı olarak konumlandıran bu inkâr siyasetinde yatmaktadır. Kürt meselesi karşısında sergilenen her inkârcı tutum, çözüm üretmek bir yana, devlet merkezli egemenlik reflekslerini yeniden üretmekte; bu yönüyle Türkiye’yi yöneten AKP-MHP İslamcı-faşist iktidar bloğunun milliyetçi, güvenlikçi ve baskıcı siyasetini fiilen tamamlayan bir işlev görmektedir. Kendini muhalif ya da “cumhuriyetçi” olarak tanımlayan bu söylem, Kürt meselesi söz konusu olduğunda, iktidarın kurduğu otoriter düzenin ideolojik payandasına dönüşmektedir.
Bu tablo, ulusalcılığın yalnızca ideolojik yoksulluğunu değil; Türkiye’nin siyasal geleceğini belirleyen yapısal bir açmazı açığa çıkarmaktadır. Kürtlerin siyasal özne olarak tanınmasını reddeden, inkâr ve bastırmayı siyaset haline getiren bu hat aşılmadan, AKP-MHP rejimine karşı gerçek bir demokrasi ve barış cephesinin kurulması mümkün değildir.



