BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Norm-dışı bir sahada normatif bir ihtimal: SDG neden hedefte?

Norm-dışı bir sahada normatif bir ihtimal: SDG neden hedefte?

Zelal Sadak

Bugün Suriye sahası, klasik anlamda bir iç savaş alanı olmaktan çıkmış durumda. Karşımızda merkezi bir otoriteye bağlı, hiyerarşik ve hesap verebilir ordular değil; paramiliter, parçalı, ganimetçi, cihatçı ve büyük ölçüde kontrolsüz silahlı yapılar var. Bu yapılar tek bir merkeze bağlı değil; farklı devletlerin, bölgesel güçlerin ve küresel aktörlerin doğrudan ya da dolaylı desteğiyle hareket ediyor. Suriye’de norm-dışılık artık istisnai bir durum değil, sahayı ayakta tutan temel yönetim biçimi hâline gelmiş durum da.

Normu bu metinde ahlaki bir ideal ya da soyut bir hukuk ilkesi olarak ele almadığımı başta belirtmeliyim. Daha çok siyasal çatışmanın hangi koşullarda askıya alınabileceğini belirleyen somut bir düzenleme biçimi olarak ele almış olacağım. Başka bir ifadeyle norm, farklı siyasal ve toplumsal öznelerin şiddeti temel ilişki biçimi hâline getirmeden bir arada var olabilmesini mümkün kılan çerçevedir. Yani normun varlığı, düzenin kusursuzluğunu değil; çatışmanın siyasal olarak yönetilebilir olmasını ifade eder. Normun askıya alındığı ya da bozulduğu durumlarda ortaya çıkan şey ise evet ilk aşamada kaostur ancak uzun bir zamana yayıldığı takdirde kaos olmaktan çıkar ve çatışmanın sürekliliği üzerinden işleyen alternatif bir yönetim biçimi halini alır. Bu nedenle normu yalnızca bir kurallar bütünü olarak ele almaktan öte iktidarın kendini nasıl kurduğunu ve meşrulaştırdığını gösteren bir ilişki biçimi olarak düşünmek, durumu anlamayı daha da kolaylaştırmış olacaktır.

Bu noktada durup şu soruyu sormak gerekir: Bir siyasal alanda “düzen” dediğimiz şey tam olarak nedir? Ya da başka bir ifadeyle, ne zaman “norm”dan söz ederiz? Bunu güncel politik durumlara girmeden önce kavramsal olarak açmak gerekirse

Durkheim’in anomi kavramıyla tarif ettiği norm çöküşü, Suriye bağlamında basit bir kuralsızlığı değil; normun bir yandan kuruluyormuş gibi yapılıp diğer yandan bilinçli biçimde askıya alınmasını ifade eder. Weber’in meşru şiddet tekeli tanımı burada tersinden işler: Şiddet sınırlandırılmaz, belirli bir düzeyde tutulur. Çatışma ne tamamen biter ne de kontrolden çıkar. Ancak son haftalarda yaşananlar, bu “yönetilebilir kriz” fikrinin dahi bilinçli biçimde zorlandığını; şiddetin artık sahayı yeniden dizayn etmenin doğrudan bir aracına dönüştüğünü göstermekte.

Carl Schmitt’in istisna kuramı ve Giorgio Agamben’in istisnanın kalıcılaşması tespiti, Suriye sahasında yalnızca teorik bir çerçeve değil; fiilî bir gerçeklik de sunar. Hukuk yürürlüktedir ama işlemez, norm vardır ama bağlayıcı değildir. Ortaya çıkan şey sadece düzensizlik değil, istisnanın kural hâline geldiği bir alandır. Bugün Suriye’de istisna, yalnızca hukuki değil; askeri olarak da kalıcılaştırılmıştır.

Bu teorik çerçeve bir arada düşünüldüğünde norm-dışılık, kaos ya da düzensizlikten öte; istisnanın bir yönetim tekniğine dönüşmesidir diyebiliriz.

Suriye’de  normun yeniden kurulmasına yönelik her girişimin, farklı aktörler tarafından bilinçli biçimde askıya alındığı bir siyasal zemin söz konusu. Norm-dışılık, belirli grupların kontrolsüzlüğünden öte devletler, vekil güçler ve geçici yönetim yapıları eliyle kurumsallaştırılan bir yönetim biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Suriye’de çatışmanın sürekliliği, normun yokluğundan dolayı değil  normun kurulma ihtimalinin sistematik biçimde sabote edilmesinin sonucudur.

Suriye sahasında norm-dışılığı somutlamak için, bugün bu norm-dışı aktörlerin kimler olduğunu tartışmak elzemdir. Türkiye, İran ve Rusya gibi sahada fiilî karşılığı olan güçlerin yanı sıra, ABD, İsrail, Fransa ve Körfez merkezli bazı Arap devletlerinin de farklı ve/veya ortak çıkar ilişkileri dolayısıyla bu sahaya müdahil olduğu çok açık beyanlarında da bilinen bir şeydir.  Suriye, bu aktörler açısından bir “komşu ülke” ve “demokrasinin-çatışmasızlığın” hakim olduğu bir ülke olmaktan ziyade; tampon bölge, nüfuz alanı, pazarlık zemini, kaynaklar  ya da güvenlik kuşağı olarak kodlanmakta.

Suriye sahasında norm-dışı yapılar, aynı sonucu üretmelerine rağmen, farklı siyasal mantıklar ve araçlar üzerinden işlemektedir. Bu nedenle norm-dışılığı bir durumdan ziyade, farklı biçimleri olan bir yönetme pratiği olarak düşünmek daha sağlıklı çıkarımlar sağlamamıza yardımcı olacaktır. Norm-dışılığı tekil ve homojen bir olgu gibi ele almak analitik bir hataya yol açar.

Suriye bağlamında norm-dışılık üç temel biçimde ortaya çıkmakta. Birincisi, devletler eliyle yürütülen kurumsal norm-dışılıktır. Bu modelde norm askıya alınır ancak tamamen reddedilmez; istisna kalıcı bir yönetim tekniğine dönüştürülür. İkincisi, vekâlet norm-dışılığıdır. Devletler doğrudan müdahale yerine, destekledikleri ya da tolere ettikleri silahlı yapılar aracılığıyla sahayı şekillendirir. Son haftalarda görüldüğü üzere bu yapı, giderek yıkıcı norm-dışılıkla iç içe geçmekte; bazı paramiliter gruplar fiilen normun imhasını üstlenen aktörlere dönüşmüş durumdalar. Üçüncü biçim ise yıkıcı norm-dışılıktır. Bu düzeyde norm askıya alınmakla kalmaz; bilinçli biçimde imha edilir. Çatışma geçici bir araç değil, kalıcı bir varlık koşuluna dönüşür artık.

Bu aktörlerin büyük bölümü için Suriye’de gerçekten istikrarlı, kapsayıcı ve çatışmasız bir düzenin kurulması kısa vadede arzu ettikleri bir durum değildir. Çünkü düzen, Suriye’nin asli unsuru olan halkların yani yerel siyasal öznelerin güçlenmesi, dış müdahalenin meşruiyet zeminlerinin daralması anlamına gelir. Oysa çatışma, müdahaleyi sürekli yeniden üretir, norm-dışı vekil güçleri gerekçelendirir ve bölgesel rekabeti canlı tutar. Bu nedenle norm-dışı yapılar, yalnızca normu ihlal eden değil; normun kurulma ihtimalini hedef alan aktörlerdir de.

Tüm bu değerlendirmeler ışığında SDG’nin varlık durumuna baktığımızda tüm bu norm dışı yapılardan belirgin bir ayrışma söz konusu. Birincisi Kürtlerin Suriye’nin asli kurucu özneleri olması. İkincisi ve en önemlisi bu çatışmaların norm dışı yapılar tarafından sürekli tırmandırılmaya çalışılmasına karşılık siyasal bir tercih olarak çatışmayı durdurma çağrıları yapmaları ve bilinçli bir şekilde tırmanmasını önleyici politik-askeri hamlelerde bulunmuş olmalarıdır. Suriye Demokratik Güçleri, askeri kapasitesine rağmen çatışmayı derinleştiren bir aktör olarak değil; normun zayıfladığı bir zeminde dahi normatif bir siyasal alanı korumaya ve oluşturmaya çalışan bir özne olarak hareket etmeye çalışıyor. Hukuki geçerliliği aşınmış mutabakatlara (10 Mart Mutabakatı)  rağmen fiilî çatışmasızlığı sürdürme iradesi, normun tamamen çöktüğü iddiasını pratikte boşa düşüren bir tutumdur. Çünkü norm-dışı rejimler çatışmadan beslenirken, SDG çatışmanın azalması hâlinde siyasal bir düzenin mümkün olabileceğini görünür kılma çabasında. Tam da bu nedenle SDG’nin varlığı, sahadaki norm-dışı aktörler açısından rahatsız edicidir.

SDG’nin özellikle hedef alınmasının nedeni yalnızca askeri değildir; bu şekilde okumak eksik ve indirgemeci bir değerlendirme olur. Asıl rahatsızlık yaratan boyut, siyasal ve normatiftir. SDG, farklı halkların ve kimliklerin çatışmasız bir zeminde bir arada yaşayabileceği bir düzen ihtimalini temsil etmektedir. Bu ihtimal, soyut bir söylemden ibaret değildir; belirli bir ideolojik ve felsefi zemine yaslanmakta ve sahada kurumsallaşmış yapılar aracılığıyla somutlaşmaktadır. Rojava’da inşa edilen belediyecilik pratikleri, üniversiteler, yerel meclisler, kadın kurumları ile ekonomik ve askeri kurumsallaşmalar, bu normatif siyasal tahayyülün fiilî karşılıklarıdır. Tam da bu nedenle SDG, norm-dışı yapılar açısından yalnızca askeri bir rakip değil; çatışma üzerinden işleyen mevcut düzeni tehdit eden bir siyasal model olarak görülmektedir. Onu hedef hâline getiren şey sahip olduğu silahlı kapasiteden çok, bu kapasitenin ardındaki düzen fikridir. Bu fikir, hem Doğu hem Batı bloklarının Suriye’yi bir nüfuz ve pazarlık alanı olarak kullanan stratejileriyle çelişmektedir. Çatışmanın azalması, dış müdahalelerin gerekçesini zayıflatır; normun yeniden kurulması ise istisna rejimlerinin meşruiyetini aşındırır.

Tüm bu değerlendirmelerle beraber bugünkü Kürt bölgesi olan Rojava’da  dört taraftan boğmaya çalışılan sahada, Suriye Demokratik Güçleri’nin çatışmasızlığı önceleyen tutumu reelde neye karşılık geliyor? Son yılda ve özellikle son birkaç haftada yaşananlara bakıldığında tablo oldukça net: SDG, mutabakatların defalarca ihlal edilmesine, kendi alanlarına yönelik saldırılara ve sürekli bir askeri baskıya rağmen geniş çaplı karşılıklar vermekten özellikle kaçındı. Bu tutum, siviller açısından görece bir istikrar sağladı; büyük yıkımların ve kitlesel yerinden edilmelerin önüne kısmen geçti. Ancak aynı tutum, sahadaki diğer norm dışı aktörler tarafından bir sınır, ilkesel tutum olarak değil, zorlanabilir, saldırılabilinir bir eşik olarak okundu. Merkezi bir askeri hiyerarşiden yoksun, parçalı ve ganimetçi mantıkla hareket eden silahlı yapılar için çatışmasızlık, durulması gereken bir sınır değil; daha ileri gidilebilecek bir zemin olarak işlev gördü. Bu saldırıların hedefi, geçici bir baskı kurmaktan öte SDG’nin siyasal ve askeri varlığını boğmak, alanlarını daraltmak ve nihayetinde tasfiye etmek üzerine.

Burada tarafsız bir dil kurmak mümkün değildir. Çünkü Suriye sahasında tarafsızlık, fiilen norm-dışılığın yanında konumlanmak anlamına gelmektedir. Normu savunduğunu söyleyip, onu sistematik biçimde ihlal edenlere karşı sessiz kalan her tutum; çatışmanın sürmesini ve tek taraflı bir tasfiyenin ilerlemesini meşrulaştırır. Bugün Suriye’de mesele düzenin yokluğundan öte düzen ihtimalinin bilinçli olarak boğulmasıdır. Ve bu boğma girişimine karşı direnmeyen hiçbir aktör, normdan, barıştan ya da siyasal çözümden söz edemez.

Bu nedenle Suriye’de normu savunmak, artık yalnızca çatışmasızlık çağrıları yapmakla mümkün değildir. Norm, onu ihlal edenlere maliyet üretmediği sürece bir söylemden ibaret kalır. SDG’nin bugün bulunduğu yer tam olarak burasıdır: Yok oluş ile direniş arasındaki çizgide, varlığını korumayı seçmek. Bu tercih, ahlaki olduğu kadar siyasal olarak da zorunludur. Çünkü bu sahada çatışmasızlık dilini tek başına kurmak işlemezken ancak direniş ve savunma ile desteklendiğinde anlamlı bir siyasal tutumdur.

Buradan bakarak Kürtlerin rolü de gerçekçi biçimde ele alınmalı. Bugün Kürtlerin, tüm Ortadoğu halkları adına savaşmak gibi bir misyonu yoktur. Böyle bir “kurtarıcılık” rolü ne tarihsel olarak mümkün ne de şu anki koşullarda siyasal olarak uygulanabilirliği var. Kürtlerin bugün yapabileceği tek şey; kendi nüfusunun yaşadığı alanları korumak, kendi halkının varlığını güvence altına almak ve bu alanlarda siyasal, askeri ve toplumsal kapasitesini güçlendirmektir. Bu bir geri çekilme değil; varlıkta ısrar stratejisidir.

Evet, SDG’nin paradigması halkların bir arada yaşamasını, demokratik, barışçıl ve laik bir düzeni savunur. Ancak bugünkü konjonktürde bu paradigmayı yaymak için savaşmak değil; onu ayakta tutmak esastır. Alanını koruyan, halkını koruyan ve yok edilemeyen bir yapı olarak varlığını sürdürmek, zaten başlı başına siyasal bir mesajdır. Bu kriz aşaması geçtikten sonra, SDG’nin varlığı Ortadoğu için fiilî bir model olmaya devam edecektir. Halklar bunu alır, kullanır ya da kullanmaz; bu, Kürtlerin zorla üstleneceği bir görev olmamalıdır.

Asıl tehlike, SDG’yi daha açık söylersek Kürtleri ortadan kaldırarak bölgeye düzen geleceğini sanan yanılsamadır. Norm-dışılığın bu kadar kurumsallaştığı bir sahada, tek normatif aktörü boğmak düzen üretmez; yalnızca şiddetin alanını genişletir. Bu nedenle bugün tarafsız kalmak mümkün değildir. SDG’nin varlığını savunmak, yalnızca Kürtlerin değil; Ortadoğu’nun geleceğini düşünen herkesin sorumluluğudur. Çünkü bu sahada SDG’nin varlığı, barışın ve birliğin gelişmesinin ön koşuludur ve SDG’nin yokluğu ise sadece daha büyük bir felaketin habercisi olacaktır.

Benzer Haberler

İstanbul’da Rojava eylemine polis müdahalesi

Engellemeye rağmen birçok noktada yürüyüş

Hatimoğulları ve Bakırhan’dan açıklama |

"Eğer Suriye’yi Kürtsüzleştirmeyi hedefliyorlarsa herkes büyük yanılır"

DEM Parti’den açıklama:

Keyfi gözaltılara son verilmeli

Gözaltına alındı, kimsesizler mezarlığına gömüldü |

Cumartesi Anneleri Ayneşur Şimşek için adalet istedi

Erdoğan Şam’ın saldırılarını savundu:

Halep’te Afrin’de cıvıl cıvıl Türkçe konuşuluyor

Hatimoğulları ve Bakırhan’dan açıklama |

"Eğer Suriye’yi Kürtsüzleştirmeyi hedefliyorlarsa herkes büyük yanılır"

Komisyonda özeti okunmuştu |

Öcalan ile görüşmenin tutanakları paylaşıldı: Hangi başlıklar var?

Hatimoğulları ve Bahçeli’den karara tepki l

Ahmet Özer'e 6 yıl 3 ay hapis cezası