Faik BULUT
Rojava’daki ölüm kalım günlerinde yaşananların geçmiş tarihte benzeri var mıdır sorusunun yanıtını vermeye hüzün dolu üç alıntıyla başlayacağım:
Cafer Solgun: “Rojava gündemi kapsamında bir kez daha tanık olduk ki değişik kisveler takınmış ırkçılık, Türkiye toplumunun en önemli ve utanç verici sorunudur… Hiçbir halk, kadınlarına işkence ederek öldürenleri, esirlere insanlık dışı muamele edenleri, kadının saç örgüsünü (kezî) kesip birbirine hediye edenleri unutmaz. Unutursa da kezînin lanetine uğrar…”
Gulê Çınar/Şahin: “Rojava yanıyor. Kürt analarının yüreğiyle birlikte…”
Bir spiker 13 yaşında Rojavalı kız çocuğuna soruyor: “Ne istiyorsun?” Kız, sesini güçlükle duyururcasına yanıtlıyor: “Jiyanek xweş / İyi bir yaşam…”
Yedi düvelin baskısı
Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Genel Komutanı Mazlum Abdi, 19 Ocak 2026’da şunları söylemişti:
“Bu savaş bize farz kılındı. Önüne geçmek istiyorduk. 4 Ocak’ta Şam’da yaptığımız toplantıyı izleyen Erbil buluşmasında bunun önünü almak istedik. Ne yazık ki bu savaş birçok güç tarafından planlandığı için bize dayatıldı. Bunun bir iç savaşa dönüşmemesi için -ki öyle planlanmıştı ve sonu da belirsizdi- Deyrizor ve Rakka güçlerini Haseki bölgesine geçirme konusunda bir ittifaka varıldı. Bizler devrim ve halk kazanımlarını ve bölgemizin özgünlüğünü koruyacağız. Bunun için elimizden ne gelirse yapacağız. Buna gücümüz de yetiyor. Bu yönlü çabalarımız da devam edecektir.”
Olayın görünen dış yüzü şöyleydi: ABD nezaretinde 5 Ocak’ta Paris’te başlayan görüşmelerdeki İsrail-Suriye mutabakatı uyarınca Netanyahu Golan-Kuneytra hattındaki toprakları aldı. Dolaylı olarak Türkiye’nin de katıldığı bu görüşmelerde Kürt kuvvetlerinin Halep-Rakka-Deyrizor bölgesinden çıkarılması yönünde bir karar da alındı. ABD Şam hükümetine fiili destek verdi, Fransa eşgüdümü sağladı. Türkiye harekât planını Colani ve adamlarıyla birlikte ayrıntılı biçimde hazırladı, İsrail ise susarak operasyonu onayladı.
Kısacası yedi düvelin baskısı altında kalan DSG, halkının yoğun yaşadığı Qamişlo-Haseke merkezli Rojava’da meşru müdafaa hattını kurmak durumunda kaldı. ABD, Fransa, İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Ürdün’den oluşan bu yedi devletten sondaki beşi, yine jeopolitik hesapları gereği İran’a hava saldırısının durması için Trump yönetimini ikna ettiler. Körfez ülkeleri çökecek olan İran’daki kaosun kendilerine sıçrayacağından, Türkiye ise oradaki Kürtlerin statü veya mevzi kazanmasından tedirgin olmaktalar.
İsrail konulu tevatür ve karalamalar
Bu arada Türkiye’nin sıkı müttefiki Katar yanlısı tutumuyla bilinen Middle East Eye yayın yönetmeni Faysal Edrus, “Tom Barrack, İsrail’e göz kırpıp duran Mazlum Abdi’yi, ‘Nasıl oluyor da sen ABD’nin iki yakın müttefiki olan Türkiye ile İsrail’i birbirine düşürmeye kalkıyorsun?’ diye azarladı…” yolunda bir iddia ortaya attı ki ben bunun karalama kampanyasının bir parçası olduğu kanaatindeyim.
Nitekim haber Anadolu Ajansı ile bazı milliyetçi Arap medyası tarafından alıntılanıp DSG’ye yönelik psikolojik savaşın bir parçası olarak kullanıldı. Milli Gazete ise “YPG eski sözcüsü Mustafa Bali’ye atfen, ‘Bütün bu işler, İsrail ile iş tutmamız sonucu başımıza geldi; İsrail’e güvenmenin bedelini ödüyoruz!’ dedi” şeklindeki ifadesini yayımladı. Ancak bu bana inandırıcı gelmedi.
Keza gazeteci-yazar Nevzat Bingöl’ün Serdar Akinan ile söyleşinde “HTŞ ve IŞİD güçleriyle birlikte DSG’nin de Irak’taki Haşdi Şaabi isimli İran yanlısı milislere karşı çatışmayı öneren Tom Barrack’ın teklifinin Mazlum Abdi tarafından reddedilmesi sonucu Halep ve Rakka operasyonları başlatıldı” yolundaki iddiası da aklıma yatmadı. Her iki gazeteciyi yakından tanıyıp izleyenler ne demek istediğimi anlayacaktır.
Reuters haber ajansının adı verilmeyen İsrailli yetkiliye dayanarak “İsrail, Suriye ile sınır anlaşmasından sonra Halep operasyonuna yeşil ışık yaktı” yolundaki ifadesi Netanyahu yönetimi tarafından yalanlandı. Bu inkârın da doğru olmadığı kanısındayım. Zira Netanyahu hükümeti, “gidin vurun” diye açık bir tutum sergilememiş olabilir ama operasyona suskun kalması, itiraz etmemesi bize “sükût ikrardan gelir” özdeyişini anımsatmaktadır.
Nitekim İsrail’de akademisyenlik yapmış olan Ceng Sağnıç da İngilizce bir paylaşımında önemli tespitler yapıyor: “İsrail bölgedeki devlet dışı herhangi bir örgütle ittifak arayışında değildir ve İsrail’in politik ihtiyaçları ile Kürtlerin güvenlik gereksinimleri, duygu ve dünya görüşleri ile örtüşmemektedir.”
Yukarıdaki tespitin son cümlesi isabetli ancak ilk cümlesi doğru değildir. Çünkü bizler İsrail’in “Bölgedeki azınlıklarla iyi ilişkiler” başlığıyla tanımlanan bir politikasının var olduğunu biliyoruz. En belirgin örneği ise Süveyda’daki Dürzilerle olan sahadaki ilişkisidir.
Son kulis bilgileri ise şu yöndedir: “Tom Barrack, geçen haftaki Ankara ziyaretinde Türkiye ile İsrail’in yakınlaşıp uzlaşması konusunu ele almış ve muhtemelen bu yöndeki ilk temaslar da başlamıştır!”
Denge ve konsept değişikliği: Öküz öldü, ortaklık kalmadı!
Trump’ın fikri eskiden şöyleydi: “DSG ve PYD umurumda değiller, açıkçası kim olduklarını bile bilmiyorum. Galiba sürekli ölüyorlar. Ne istediklerini bilmiyorum.” Buna rağmen Amerika-Türkiye-İsrail üçlüsü, “yeni jeopolitiği” bölgedeki denge değişiklikleri ışığında belirlemekten geri durmadılar.
ABD Başkanı Donald Trump ise çok açık konuşuyordu: “Kürtler bizim için değil, kendileri için DAEŞ ile mücadele ettiler. Bundan sonra biz Şara ile çalışacağız.” (21 Ocak 2026) Sözün devamında DSG’nin işlevinin bittiği, Colani’nin başında olduğu Suriye hükümeti ile HTŞ’nin denkleme sokulduğu görülüyordu: “Bu arada Suriye Devlet Başkanı ile konuştum. Çok büyük ilerleme kaydediyor, gerçekten olağanüstü bir ilerleme. Bundan çok memnunuz. Tüm yaptırımları kaldırdık, bu da onlara nefes alma imkânı verdi. Kendisi çok, çok sıkı çalışıyor. Her şeyi bir araya getireceğini düşünüyorum.” (22 Ocak 2026)
Türkiye’nin Gazze’deki Trump Barış Kurulu’na katılması, Şam yönetimine arka çıkması, İran hususunda ileride oynayacağı rol vs. gibi konulara ek olarak yeraltı serveti de tüccar Trump’ın Erdoğan yönetimine destek vermesindeki en önemli sebep oldu. Örneğin Amerikan Kongresi Dış İlişkiler Komisyonunda “Bridging The Gap: Turkey Between East and West” başlığıyla 5 Mart 2025 tarihli bir sunum yapıldı. Burada Türkiye’nin 694 milyon tonluk nadir element rezervine sahip olduğuna dikkat çekildi. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Thomas Barrack, “Türkiye’nin henüz değerlendirilmemiş bu elementlerinin Amerika için bir fırsat olduğunu” açıkladı.
Görüleceği gibi Trump’ın DSG karşısında Erdoğan’ı tutmasının nedeni sadece Ankara-Şam hükümetlerinin oynadığı yeni jeopolitik roller değil aynı zamanda Çin ile ABD arasında büyük rekabet konusu olan nadir elementlerin Türkiye’deki varlığıdır. Oysa Temmuz 2025 tarihinde Pentagon tarafından yayınlanan hatta ABD Kongresine sunulan ve kabul edilen Güvenlik Raporu’nda ‘DSG’nin desteklenmesinin ABD’nin bölgedeki stratejik çıkarları bakımından son derece önemli olduğu’ belirtiliyordu. Kongre’de DSG sadece IŞİD ile mücadele eden ‘geçici bir ortak’ olarak değil aynı zamanda bölgedeki ‘politik ittifak gücü’ olarak da görülmüştü. Önceki dönemlerde bu iş için ayrılan bütçe 1 milyar dolardı; daha sonra 500 milyon dolara indirildi. 2026 yılı bütçesinde ise DSG’nin payı 130 milyon dolara kadar düşürüldü.
Uzmanlara göre; sahadaki çatışmaların yeniden tırmanması ve DSG açıklamasında doğrudan herhangi bir dış destekten söz edilmemesi, örgütün mevcut durumda uluslararası koruma ve askeri garantilerden yoksun hareket ettiği yorumlarını güçlendiriyor. Bu durum, daha önce ABD ile kurulan ortaklığın fiilen zayıfladığı ve DSG’nin bölgesel dengeler içinde “daha kırılgan” bir konuma itildiği yönündeki değerlendirmelere de neden oluyor.
“Bugün durum temelden değişti” tespitini yapan Barrack şunları da söylüyor: “Suriye artık, IŞİD’le Mücadele için Küresel Koalisyona katılan (2025’in sonlarındaki 90. üyesi olarak) tanınmış bir merkezi hükümete sahip ve bu da batıya yönelme ve terörle mücadelede ABD ile işbirliği sinyali veriyor. Bu durum, ABD-DSG ortaklığının gerekçesini değiştirmiştir: Şam artık IŞİD’in gözaltı tesisleri ve kamplarının kontrolü de dâhil olmak üzere güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye istekli ve hazır olduğundan, DSG’nin sahadaki başlıca IŞİD karşıtı güç olarak çıkış amacı büyük ölçüde sona ermiştir.”
Bu gerçekler, “Dünyadaki jeopolitik oyunlar sonucunda felaketin sadece Kürtlerin başına geldiği/geleceği” şeklindeki bir yanılgıya yol açmasın! Vereceğim örnekler hem Kürtleri hem de “Emperyalistlerle iş tutmanın, onlara sırtını dayamanın sonucu budur!” diyen ulusal solcularla bazı keskin sosyalistleri şaşırtacak niteliktedir.
Cangıl hareketinin kurban edilişi
Cengel (cangıl), sıcak ve yağmurlu iklime sahip bölgelerde bulunan balta girmemiş, baskın olarak yüksek ağaçların hâkim olduğu yoğun bitki örtüsüne sahip ormanların adıdır. Gilan ise Kuzey İran’da, son derece sık ormanlardan oluşan bir bölgedir. Etnik yapısı son derece karmaşık olan bu bölgede Gilekler, Talışlar, Farslar, Azeri Türkleri ile küçük gruplar halinde Ermeniler, Gürcüler ve Çerkesler yaşamaktadır. Büyük bölümü tarımla uğraşan bölge, İran’ın gelir seviyesi en düşük kesimidir. Nüfus yoğunluğu ve okuma-yazma oranında ise en gelişmişidir. Bu ise tarih boyunca bölgenin politize olmasını sağlamıştır.
Mirza Küçük Han, 1915 yılından itibaren ikinci kez mücadeleye bu bölgede başlar. Örgütlediği gerilla hareketi ile kısa sürede ismini dünyaya tanıtır. Türkiye sınırına yakın bir bölgede, dönemin İngiltere muhalifi bir milletvekili olan Demokrat Parti Başkanı İskenderi’nin İngiliz Kuvvetleri tarafından tutuklanması üzerine; Mirza Küçük Han bu olaya büyük tepki göstererek; Reşt şehrindeki İngiliz Konsolosu ile İngiltere Bankası Direktörü ve istihbarat subayı E. Noel’i rehin almış; İngilizlerle ile pazarlığa oturmuştur. Sonuçta İngiltere tutukladığı muhalifi serbest bırakmak zorunda kalmıştır.
1917 yılına gelindiğinde Mirza Küçük Han; benzer eylemlerle (Hazar Denizi sahillerinde Batı ile ticaret yapan komisyoncuları vergiye bağlamak; büyük toprak ağalarından aldığı haraçları yoksullara dağıtmak vb) Kuzey İran’ın en önemli gücü olmuştur. Öyle ki Mirza Küçük Han’a ait birlikler, İngilizlerin gönderdiği tedip kuvvetlerini dahi püskürtebilecek kuvvete kavuşmuştur.
Dönemin bütün antiemperyalist ve milliyetçi unsurları gibi İngiltere karşıtı faaliyetler yürüten Mirza Küçük Han; 1913’ten itibaren Almanya ile yakınlaşmıştır. Alman devletinden yardım alırken aynı zamanda da 1917 yılına kadar olan dönemde Osmanlı İmparatorluğu ile işbirliği içinde bulunması; dönemin şartlarında olağan gelişmelerdir. Bu işbirliği, 1920’li yıllara kadar sürmüştür.
Mirza Küçük Han Hareketi’nin 1920’lerdeki programı şöyledir:
- İran İranlılarındır ve toprak işleyenindir.
- Dışarıda İngilizlere ölüm; içeride yaşasın yoksullar!
- İran-Türkiye yakınlaşmasının sürmesi.
- Şah’ın değiştirilmesi ve meşrutiyete geçiş.
- Şah’ın Kazak Birliği’nin (Hamidiye Alayları benzeri) ilgası.
Mayıs-Haziran 1920’de Enzeli şehrinde Sovyet yetkililerle işbirliği anlaşması yapan Mirza Küçük Han; Adalet Partisi olan partisinin ismini, İran Komünist Partisi (Fırka-i Komünist-i İran) olarak değiştiriyordu. Parti, değişik etnik gruplardan gelen üyelerden oluşuyordu. Dönemin hareketlerinde görüldüğü gibi -farklı düşünce yapılarında olsalar da- tüm anti-emperyalist görüşleri bir araya toplamıştı.
4 Haziran 1920 tarihinde merkezi Reşt şehri olmak üzere ‘İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ ilan edildi. Yeni kurulan hükûmetin en önemli adamı ise yine Mirza Küçük Han’dı. Parti içindeki farklı fraksiyonlardan birinin başı olan İhsanullah’ın yaptığı üstü örtülü darbenin ardından 28 Haziran’da görevini bırakarak tekrar gerilla hareketinin başına döndü. Fakat uzaktan muhalefetini sürdürdü.
Mart 1921’de yapılan bir anlaşmayla Orta Doğu ve Kafkaslardaki İngiliz-Sovyet nüfuz rekabeti sona erdi. Anlaşmadan sonraki dönemde Rusya, daha önce komünizmin gelişmesi adına desteklediği Gilan’daki gibi hareketleri yalnız bıraktı. Kızıl Ordu birlikleri, 8 Eylül 1921’de Lenin’in emriyle bölgeden çekildi. Bu durum, Mirza Küçük Han’ın başında bulunduğu gerilla birliklerinin moralini bozdu. Gerilla birlikleri, bölgelerini tutamadılar.
Albay Rıza Han, 1921 sonuna gelindiğinde bölgeye ve tüm İran’a hâkim olurken; Haydar Han dâhil Gilan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin tüm üst düzey yöneticilerini öldürdü. Mirza Küçük Han ise mücadeleyi kazanan Albay Rıza Han birliklerine teslim olmayıp Cengeli içlerine kaçtı. Onu bulduklarında, soğuktan donmuştu. Kafası kesildi, Tahran’a götürülerek sokaklarda dolaştırıldı.
İspanya İç Savaşında trajedi
İç savaş; 17 Temmuz 1936-1 Nisan 1939 tarihleri arasında, demokratik seçimle başa gelmiş İkinci İspanyol Cumhuriyeti’ne sadık Cumhuriyetçiler ile General Francisco Franco liderliğindeki isyancı bir grup olan Milliyetçiler arasında yaşanmıştır.
Savaş, İkinci İspanya Cumhuriyeti’nin -Başkan Manuel Azaña liderliğindeki- seçili hükûmetine bağlı José Sanjurjo komutası altındaki İspanyol Cumhuriyetçi Ordusu’nun bir grup generalinin isyan etmesiyle başladı. İsyankâr darbe, İspanya Özerk Haklar Konfederasyonu, dindar-muhafazakâr Carlistler ve faşist Falanjistlerin de dâhil olduğu bazı gruplar tarafından desteklendi.
Ülkede yaşanan bu değişimler beraberinde muhalefeti de getirdi. Önceki sistemde ayrıcalık sahibi olan çevreler Cumhuriyetçi hamlelere karşı bir araya gelmeye başladı. Özellikle büyük toprak sahipleri, büyük şirketler, Katolik Kilisesi ve dini gruplar ile monarşi yanlıları ve ordu içinde sömürgelerde görev yapan, kendilerine Africanista denilen komutanlar bu bileşim içinde sayılıyordu.
Cumhuriyetçi hükûmete radikal soldan da bir muhalefet geliştirilmiş, CNT ve FAI gibi güçlü anarşist örgütler kendi başına buyruk anlayışları uyarınca Cumhuriyetçi hükûmeti eleştirmiş ve çoğu durumda cephe almıştı.
İç savaş, kısa sürede anakara İspanya’sına yayıldı; Franco’nun emrine çok fazla birlik katıldı. Adolf Hitler ve Benito Mussolini isyanın başlamasından hemen sonra Franco’ya birer uçak filosu göndererek 13.500 kişiyi İspanya’ya taşıdılar. Müteakip günlerde de 200 bini geçen Alman, İtalyan ve Arap askeri bölgeye sevk edildi. Bunun karşısında Cumhuriyetçiler, Sovyetler Birliği ve muhtelif ülkelerden gelen gönüllülerin desteğini aldılar.
Öte yandan Cumhuriyetçi taraftaki Segismundo Casado ve Julián Besteiro, başbakan Juan Negrín’e karşı ayaklanarak milliyetçilerle barış yapmak istediler. Negrin Fransa’ya kaçtı. Bu olay yüzünden Madrid çevresindeki Komünistler isyan başlattı ve adeta iç savaş içinde iç savaş yaşandı. Cumhuriyetçiler kendi içinde parçalanmıştı. Komünistlerin isyanı kanla bastırıldı.
O dönemdeki Sovyet yönetimi solcu ve cumhuriyetçilere siyasi-lojistik destek vermekle birlikte uluslararası ortamdan ötürü bütün ağırlığını koyamadı. Zaten ideolojik karşıtlık içinde olduğu anarşistlerin kazanmasını da istemiyordu. Dolayısıyla komünistlerle anarşistler arasında ciddi sürtüşme ve kapışma yaşanıyordu, başarısızlık olağandı.
Yunanistan İç Savaşı: Partizanların trajik sonu
İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında kazanan tarafta yer alan Sovyetler Birliği, Amerika ve İngiltere arasında keskinleşen çelişkiler, Avrupa’nın iki farklı yöne doğru giden bir bölünmeye uğramasına yol açtı. Yunanistan ise savaşın seyri sonucunda İngilizlere ve dolayısıyla Amerikalılara kalmıştı. İkinci Dünya Savaşı boyunca Yunanistan’ı faşist işgalcilere dar eden komünist partizanlar, bu durumu kabullenmeyerek bu kez İngilizlere, kralcılara, Yunan gericilerine karşı ayaklanıp ülkenin bir bölümünü ele geçirdiler ve demokratik-devrimci sistemlerini buralara yerleştirdiler.
İtalyan ve Alman işgaline karşı Yunanistan’da başlayan direniş giderek iç savaşa dönüşmüştü. Bu dönemde ülke nüfusu 7 milyondu. Çağımızın en kanlı çatışmalarından biri olan bu savaşta 600 binden fazla insan öldü. İkinci Dünya Savaşı sonrasında büyük devletlerin arasındaki denge yeniden oluştu. Sovyet lideri Josef Stalin ile İngiltere Başbakanı Winston Churchill, Alman yenilgisinden sonra Doğu Avrupa’nın durumunu Moskova’da görüştüler. Churchill, Yunanistan’ın Britanya etki bölgesi olarak kabul edilmesini önerdi, Stalin de bunu kabul etti.
“Yüzdeler Anlaşması” olarak bilinen bu uzlaşıdan hemen sonra İngiltere Yunanistan’a asker gönderdi. O sırada ELAS (Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırması üzerine kurulan Yunanistan’da komünist ilkelere bağlı çoğu köylülerden oluşan direniş örgütü) ile EDES Almanları Yunanistan’dan temizlemişlerdi. Ancak bu temizlik beklenen barış ve huzuru getirmedi. Yunanistan beş yıl sürecek olan kanlı ve yıkıcı bir iç savaşın içine girdi.
Yunan iç savaşının birinci aşaması 4 Aralık 1944 günü başladı. O gün, Britanya işgal makamlarınca telkin edilen ve Yunan başbakanı tarafından verilen bir ültimatomla ELAS’tan silahlarını teslim edip Atina’yı terk etmesi istendi. Winston Churchill’in iddialarına göre ELAS, Atina’da terör havası estirmekte ve Moskova tarafından yönetilmekteydi. Oysa ELAS, savaştan önce Metaksas’ı devirmek için kurulan ve giderek Nazilere karşı direnişte etkin rol oynayan solcu unsurları da içinde barındırmaya başlayan bir örgüttü. 1944 yılının sonunda üye sayısı iki milyona ulaşmıştı.
ELAS, Metaksas’ın baş destekçisi Kral George’a da karşıydı. Kısacası ELAS’ı harekete geçiren etken, (Churchill’in iddialarının aksine) Moskova değil iç politika kaygılarıydı. ELAS, verilen ültimatoma uymadı. Gerekçesi şuydu: İngiltere’nin Yunanistan’da Kralı ve onunla birlikte sağcı bir diktatörü işbaşına getireceğine dair endişe.
Bunun üzerine Atina ve çevresinde başlayan silahlı çatışma üç hafta kadar sürdü. Zaten çok güçlü olmayan ve Sovyetler Birliği tarafından da desteklenmeyen ELAS’ın siyasî organı Ulusal Kurtuluş Cephesi (EAM) ateşkesi kabul etti. 12 Şubat 1945’te EAM ile EDES anlaştılar. Bu anlaşmaya göre tüm direniş örgütleri tek bir ordu içinde birleştirilecek, demokratik seçimler yapılacak (31 Mart 1946’da yapıldı ve solcuların seçim boykotu nedeniyle katılım oranı % 50’lerde kaldı) ve II. Dünya Savaşı sırasında Londra’ya kaçan Yunan kralının Yunanistan’a dönüp dönmemesi konusunda referanduma başvurulacaktı.
% 90 oy ile Yunanistan’da Krallığın yeniden kurulması kararlaştırıldı. Ancak bu yönde oy verenler arasında komünistlerin güçlenmesinden korkup, cumhuriyetçi oldukları hâlde kral lehine oy verenler de vardı. Böylece, 12 Şubat 1945’te Yunan İç Savaşı’nın birinci aşaması bitmiş oldu. Yunan İç Savaşı’nın ikinci aşaması ise hükûmetin kurulması ve kralın Yunanistan’a geri dönmesiyle başladı. Bu aşama, birincisinden nitelik olarak farklıydı. Çünkü sorunun Birleşmiş Milletler (BM) gündemine taşınması ve Yunanistan’ın üç kuzey komşusunun (Bulgaristan, Yugoslavya, Arnavutluk) solculara destek vermesi ile iç savaş uluslararası bir nitelik kazanmıştı.
1946 yılında Yunanistan’ın kuzeyinde çete (partizan) savaşları başladı. Önceleri partizanlara karşı bir sempati vardı. Zayıf merkezî hükûmet, ekonomik durumun kötüye gidişi ve sosyal adaletsizlikler, köylülerin örgüte yardımını kolaylaştırmıştı. Merkezî hükûmet, dağlık bölgelerde savaşan ve üç komünist devletten yardım alan partizanlarla mücadelede yetersiz kalıyordu.
Partizanların önderi konumundaki General Markos, 24 Aralık 1947’de “Geçici Demokratik Yunan Hükûmeti” adı altında bir hükûmet kurdu ve 10 maddelik bir program ilan etti. Bu programda Sovyetler Birliği ve üç Balkan ülkesi (Bulgaristan, Yugoslavya, Arnavutluk) ile yakın ilişkiler geniş yer tutmaktaydı. Böylece, merkezî hükûmetin kolay kolay baş edemeyeceği bir iç savaş başlamış oldu. Çatışmalar 1950 yılına kadar devam etti.
Nüfuz bölgesi hususunda İngiltere ile anlaşan Sovyet yönetimi partizan hareketine istenen yardımları yapmayınca, sonuçta İngiltere’nin de oyunuyla Partizanlar yenildiler.
Devam edecek…



