Faik Bulut
Büyük ve güçlü devletlerin tarih boyunca DSG ve benzeri hareketlere sırt çevirmesinin serüvenini paylaşmaya devam ediyoruz.
Asuri-Nasturilere sırt çeviren İngiltere’nin neden olduğu katliam
Hakkâri Asuri/Nasturilerinin önemli bir kısmı I. Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından bağımsızlık ümidine kapılarak Osmanlı’ya karşı Rusya’nın yanında yer aldılar. Ancak Nasturiler Osmanlı birliklerinin başlattığı tenkil harekâtının ardından 1915 senesinin ikinci yarısından itibaren İran’ın Urmiye ve Salmas şehirlerine kaçmak zorunda kaldılar. Bolşevik İhtilali sonrası Rusya’nın savaştan çekilmesiyle beraber İngilizlerin güdümüne giren Nasturiler, bu defa da 1918 senesi ortalarından itibaren Hamedan üzerinden Irak’ın Bağdat şehrine göç ettiler.
Irak’taki İngiliz manda idaresinin 30 Mayıs 1932’de son bulması, 1933 senesi Nasturi olaylarının yaşanmasına giden süreçteki en temel kırılma oldu. Evvelce İngilizlerin denetiminde yerel otoriteden uzak bir şekilde yaşamlarını devam ettirmekte olan Nasturiler, bu dönüşümle beraber tesis edilen yeni Irak hükûmetinin insafına terkedildiler.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarından itibaren İngiltere’nin kendilerine verdiği muhtariyet (özerklik) sözlerini tutmayarak aldığı bu karar Nasturileri hayal kırıklığına uğrattı. İngiltere, her ne kadar yönetimi devralacak olan Kral I. Faysal (1885-1933) liderliğindeki Irak hükûmetinden Nasturiler için bazı imtiyazlar talep etse de Irak idaresi buna da yanaşmadı; her zaman gaileler çıkartmaya müsait olan bu silahlı grubu ülke sınırları içerisindeki çeşitli alanlarda dağınık olarak yerleştirmek konusunda kararlılık gösterdi.
Nasturilerin iskânları için Milletler Cemiyeti adına Irak’a giden İngiliz vatandaşı Thomson ile bu doğrultuda görüşmeler başlatıldı. Ancak genç ve taşkın bir kimse olan dönemin Nasturi Patriği Mar Şemun İsai (Mar Shimun İshai) evvelden beri savundukları muhtar idare tarzına ters düştüğünden Nasturilerin Irak dâhilinde dağınık şekilde iskân edilmesini kabul etmedi.
1932 senesi Haziran ayı sonunda Nasturi ileri gelenleri Amadiye’de (İmadiye) bir toplantı gerçekleştirerek şu talepleri ileri sürdüler:
- Nasturilerin yalnızca dinî bir topluluk değil aynı zamanda Irak’ta yaşayan bir millet olarak da tanınması.
- Eski memleketleri olan Hakkâri’ye dönüşlerinin sağlanması veya Dohuk merkezli yeni bir yurt temin edilmesi.
- Mar Şemun İsai’nin dinî liderliğinin yanında siyasi önderliğinin de tanınması.
- Arapçanın yanı sıra Nasturice (Asurice) eğitim verecek kurumların da açılması.
- Nasturilerin silahlarına dokunulmaması.
İngiltere destekli Irak Krallık hükümeti, İsai’yi Bağdat’a davet ederek resmi politikalara uygun bir şekilde hareket etmesini istedi. Patrik İsai buna yanaşmayınca ev hapsine alındı. Bu durum Nasturiler arasında memnuniyetsizliğin artmasına ve ilerleyen süreçte silahlı çatışmaların başlamasına yol açtı.
Hâl böyleyken taşkın bir şahsiyet olan önderlerden Tiyarili Yako, 1933 senesi baharında Irak’ın kuzeyinde propaganda faaliyetlerini devam ediyordu. Nasturi halkından Irak vatandaşlığını kabul etmemelerini ve dağınık bir şekilde iskâna razı olmamalarını isteyerek silahlı faaliyetini sürdürmekteydi.
10 Temmuz 1933’de Nasturi ileri gelenleri ile hükümet yetkilileri arasında Musul’da düzenlenen toplantıda Irak’ta bulundukları süre zarfında Nasturilerin devletin bütün kanun ve emirlerine uyması hususunda mutabakata varıldı. Temmuz ayı sonlarında Yako ve arkadaşları Fransız sınır görevlileri ile görüşerek Suriye’ye geçmek istediler. Ancak taleplerine henüz cevap almadan sınırdan geçişler başladı.
Khaldun S. Husry’nin ifade ettiğine göre bunlar silahlı gruplardı ve sayıları 1200’ü bulmaktaydı. Suriye’ye giriş yaptıkları bölge ise Fişhabur’du. (The Assyrian Affair of 1933 (II), International Journal of Middle East Studies, 5/3, 3 Jun 1974) Kayıtlarda yer aldığına göre o sırada Suriye’de mandater (sömürgeci) olarak bulunan Fransız birlikleri sınırı geçen Nasturilerin silahlarına el koydu. 1933 senesi Bağdat elçilik raporuna yansıdığına göre Fransızların bu yönde hareket etmelerinin temel sebebi, Irak’ta bir Nasturi isyanının çıkması ve bunun başarı kazanmasıydı.
Suriye’den tekrar Irak’a geçmek isteyen Nasturilere Irak sınır görevlileri silah teslimini şart koştular. Nasturiler ise bunu kabul etmeyip güç kullanarak Irak’a dönmeye çalıştılar. Çatışmalarda Nasturiler karşılarına çıkan bir Irak birliğini imha etti. 4 Ağustos 1933’te 18:00 sularında başlayan ve ertesi gün öğlene kadar devam eden bu hadiseden sonra 50038 kadar Nasturi sınırı geçemeyince, tekrar Suriye’ye iltica etmek durumunda kaldı. Bunlardan 250 kadarı Irak askerlerine teslim oldu.
Sınırı geçebilen Nasturilerden bir kısmı baba yurtları sayılan Hakkâri’nin dağlık bölgelerine yayıldılar. Hükümet teslim olmaları için onlara 48 saatlik bir mühlet verdi. Kabul edilmeyince de kanlı bir operasyon başladı. İngiliz basınına yansıdığına göre Nasturilere yönelik katliam, “Irak idaresinin ifade ettiği gibi başıboş Kürtlerce değil, Bekir Sıtkı Paşa’nın genel kumandası altında bulunan Irak ordusu tarafından bilinçli ve sistematik bir şekilde” gerçekleştirilmişti.
Tenkil harekâtı sırasında bir kısım gasp ve yağma hadiseleri de söz konusudur. Katledilenlerin çoğunun silahlarını teslim için gelen Nasturiler olduğu da ileri sürülmektedir. 1933 Irak Nasturi olayları sırasında hayatlarını kaybedenlerin sayısı hakkındaki rakamlar 600 ile 3000 arasında değişmektedir. Türk basınından hadiseleri takip eden Milliyet gazetesi ise ilk olarak Kürt müfrezelerinin Nasturi köylerini basarak erkek, kadın ve çocuk olmak üzere 700 kadar kişiyi öldürdüklerini sayfalarına taşımıştır.
Patrik Mar Şemun İsai Nasturi halkının mücadelesi ve sınır macerası sırasında Bağdat’ta gözetim altında idi. Irak hükûmeti, 1933 senesi Nasturi olaylarının baş aktörü olarak kendisini sorumlu tutuyordu. İsai, Irak Bakanlar Kurulunun aldığı kararla Ağustos ayının 18’ini 19’una bağlayan gece Irak’tan çıkartıldı. Ailesiyle birlikte bir İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri uçağına bindirilen İsai babası, erkek kardeşi, iki hizmetkârı ile ilk olarak o sırada Filistin içerisinde bulunan Hayfa’ya, oradan da Kıbrıs’a gönderildi. İsai’nin Kıbrıs’taki günleri de uzun sürmedi.
Patrik’in 1933’deki Nasturi olayları hakkında Milletler Cemiyetine ilettiği şikâyeti ile ilgili olarak 28 Eylül’de Cenevre’ye gittiği Türk basınına yansıdı. Olaylara sebebiyet veren Patrik’in cezalandırılmayıp Irak dışına çıkarılarak Kıbrıs’a gönderilmesinde İngilizlerin rolünün olduğu anlaşılmaktadır. (Kaynak: Dr. Yunus Pustu, Irak’ta Asuri/Nasturi Olayları ve Türkiye’ye Etkileri, History Studies: International Journal of History, 3 Ağustos 2023; Asurların Yerleşimi: Bir İnsanlık ve Yardım Çalışması-Cenevre 1935, Nsibin Yayınevi, 1992; Surma Hanım, Ninova’nın Yakarışı: Doğu Asur Kilise Gelenekleri ve Patrik Mar Şemun’un Katli, İstanbul, Avesta yay, 1996)
Mahabad Cumhuriyeti İngiliz-Sovyet mutabakatı sonuç yıkıldı
Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti, Ocak 1946’da Sovyetler Birliği’nin desteğiyle kurulan ve geri çekilişiyle birlikte aynı yıl içinde yıkılan, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmamış Kürt devletiydi. Kadı Muhammed’in devlet başkanlığında, 13 bakanın yer aldığı bir bakanlar kurulu vardı. Senendec, Uşnu ve Miyandoab şehirlerini de kapsayan bu ülkenin başkenti Mahabad’dı.
1. Dünya Savaşı sırasında Büyük Britanya ve Sovyetler Birliği, Temmuz 1941’de İran’ın işgali konusunda anlaştı. İngilizler güneyden, Sovyetler ise kuzeyden saldırarak İran’ı ikiye bölerek işgal ettiler. Sovyetler işgal ettiği bölgelerden Azerbaycan’ın eyaletlerinde iki cumhuriyet kurdurdu.
Mahabad Cumhuriyeti ordusunun temelini Herkî ve Şıkak aşiret mensupları teşkil ediyordu. Tarihler 22 Ocak 1946’yı gösterdiğinde Qazî Mihemed (Kadı Muhammed), Çarçira Meydanı’nda Kürdistan Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilan etti. 11 Şubat’ta yürütme organları, yargı, askerî ve kültür kurumları kabul edildi. Kürdistan Cumhuriyeti Anayasası ile “milletin meşru egemenliği” garanti altına alındı. Kürt ordusunun kuruluşu tamamlandı ve Kürdistan askerlerine Peşmerge adı resmi olarak verildi. Kürtçe resmî dil ilan edildi. Şair Dildar’ın yani Yunus Rauf’un İran hapishanelerinde işkence altındayken yazdığı Ey Reqîb adlı şiiri milli marş olarak kabul edildi.
Kürdistan Meclisi’nin bir diğer kararı Kürdistan bayrağıyla ilgiliydi. Meclis, 1918’de standartlaştırılan, 1927’de Xoybun Kongresinde kabul edilen ve Ağrı başkaldırısında dalgalandırılan kadim Ala Rengîn’i Kürdistan bayrağı olarak onayladı. Sırasıyla kırmızı, beyaz, yeşil kuşak ile ortasında güneşin bulunduğu bu bayrağa -dönemin Sovyet etkisiyle kurulan devletlerin bayrağında görüldüğü üzere- kurdeleyle sarılmış buğday başakları, kalem ve kitap da eklendi.
Kürdistan Milli Meclisi, eğitim alanında iyileştirme kararı aldı ve zorunlu ilköğretimi tesis eden yasalar çıkardı. Fakir ailelerin çocuklarına para yardımı yapıldı, giysi ve ders kitapları verildi. Basın yayın örgütlenmesi yapıldı; 10 Ocak 1946’da yayın hayatına başlayan Kurdistan dergisinin yayına devamına; aynı adla resmi bir gazetenin çıkarılmasına karar verildi. Hawar ve Hilale adıyla iki yeni dergi yayınlandı. Kültürel çalışmaların önemini vurgulayan Meclis, ilk olarak iki Kürt şairin, Hejar ile Hêmin’in şiir kitaplarını devlet matbaasında bastırdı.
Kısa bir sürede Kürt okulları kuruldu ve Kürtçe eğitime başlandı. 10 Mart’ta Sovyetlerin göndermiş olduğu bir verici istasyonu ile Mahabad Radyosu yayın hayatına başladı. Bu arada komşu ülkelerin konuyla ilgili tepkileri gecikmedi. Türkiye Başbakanı Mehmet Şükrü Saraçoğlu 6 Mart 1946’da, İran ve Rusya’ya, konuya müdahalelerinin olabileceğine dair birer telgraf çekmiş ve gelişmelerin endişe verici olduğunu belirtmişti. İran da Kürdistan rahatsızlığını Rus ve İngiliz yetkililere bildirmiş ve Sovyetlerin Kürt gücünü kontrol edememesinin tehlikeli sonuçlar doğuracağını beyan etmişti.
Bu gelişmeler karşısında Kürdistan Milli Meclisi, İran Hükümeti’ne Kürdistan’ın tanınmasını ve sorunun müzakereler yoluyla çözülmesi gerektiğine dair bir muhtıra verdi. Muhtıra, bir Kürdistan Yüksek Konseyi’nin oluşturulmasını teklif ediyor ve bu muhtıranın barışa uzatılmış bir el olarak algılanması gerektiği belirtiliyordu. ABD, İngiltere, Türkiye ve İran’ın baskıları sonucu Sovyetler, Kürdistan Cumhuriyetinden desteğini çektiğini Moskova Radyosu’ndan duyurdu.
İkinci Dünya Savaşın sona ermesinden sonra Sovyet askerlerinin geri çekilme süreciyle ilgili görüşmeler yapılırken İran yönetimi Mart 1946’da Sovyetler Birliği’ni Birleşmiş Milletlere şikâyet etti. 4 Mart’ta Birleşik Krallık, 9 Mart’ta ise ABD Sovyetler Birliği’ne diplomatik birer nota verdiler. Baskılar sonucu Sovyet askeri birlikleri 9 Mayıs 1946’da İran’dan tamamen çekildi.
Bu gelişmeler karşısında Kürdistan Savaş Konseyi taraf ülkelere birer ihtar çekerek Kürdistan’ın bağımsızlığı ve milli egemenliğini vurguladı. ABD ve SSCB’nin konuyla ilgili görüş ayrılıkları Soğuk Savaş’ın başlangıç merhalelerinden birini oluşturuyordu. Kürtler bir anda yalnız kalmıştı. Qazî Mihemed, 1 Haziran 1946’da Fransız Basın Ajansı’na bir açıklamada bulunarak “İran Hükümeti’nin İran genelinde demokratik yasaları uygulamasını, Kürtlerin dil, eğitim ve kültürel haklarını tanımasını” istedi.
10 Aralık 1946’da Sovyetler ve İran arasında bir anlaşma sağlandı. İran, aynı gün Kaflankuh Geçidinden Kürtlerle kader birliği yapmakta olan Azerilere saldırarak Tebriz’i geri aldı. Gelişmeler başkent Mahabad’ın düştüğü anlamına geliyordu. Nitekim İran Birlikleri buradan Kürdistan üzerine yürüdü. Qazî Mihemed’in Tahran’daki kardeşi Sadrî Qadi, İran’da bir parlamenterdi; İran ve Kürdistan Hükümeti arasında uzlaşı sağlamaya çalıştı.
Yaklaşık bir hafta boyunca İran ve Kürt hükümetleri herhangi bir soruna yol açmadan kentte sükûneti sağladılar. Fakat 17 Aralık’ta Qazî Mihemed ve kuzeni Seyfî Qadi da dâhil olmak üzere Kürdistan Milli Meclisi’nin tüm üyeleri tutuklanarak hapse atıldı. Kentte karışıklık baş gösterdiyse de İranlılar olaya hâkim olmakta gecikmediler ve Mahabad’ın denetimini ele geçirdiler.
General Mustafa Barzanî yanında peşmergeleriyle birlikte 27 Mayıs 1946’da Sovyetlere doğru yol almaya başladı ve çarpışa çarpışa üç ülkeden geçerek oraya ulaşmayı başardı.
Bağdat’taki Kürt siyasilerinin idamlar üzerine Avrupa’daki Kürtler başta olmak üzere pek çok yerde protestolar başladı. Avrupa’daki Kürt öğrencilerin yayın organı olan Kürdistan’ın Sesi’nde ABD, İngiltere ve Irak sert dille eleştirilirken İran için “Haşhaş müptelası monarşist faşistler” ifadesi kullanılıyordu. Uzun süre ses getiren protestolarda Qazî Mihemed, Pêşewa (önder) adıyla ‘Kürdistan’ın ebedî muzafferi’ ilan edildi.
Irak’ta idam edilen subaylardan Hayrullah Abdülkerim’in son sözleri de elçiliklerin binalarına siyah çelenk üzerinde iletildi: ‘Yaşasın Kürdistan!’ (Kaynak: kurdistan24.net/tr, 28 Şubat 2021)
Kissinger’in Molla Mustafa Barzani’yi aldatması
Kürt hareketi ile Irak Baas yönetimi arasında 11 Mart 1970’te imzalanan Özerklik Anlaşmasına rağmen kurallara uyulmadı; Irak hükümeti, anlaşmanın uygulanması için öngörülen dört yıllık süre içinde şunları yaptı:
- 1957 nüfus sayımını temel alan sınırlı bir kültürel özerklik planı sundu.
- Kerkük gibi tartışmalı şehirlerde Kürtlerin nüfusunu düşürmek için Araplaştırmayı sürdürdü.
- Eylül 1971’de Haci Omeran’daki karargâhında din görevlilerini kabul eden Barzani’ye suikast girişiminde bulunuldu.
- Barzani, komploculardan herhangi birini sorgulanmak üzere yakalayamasa da, saldırıdan bizzat Saddam Hüseyin’in sorumlu olduğunu iddia etti.
Baas rejimine hiddetlenen Barzani, İran sınırını kapatmayı reddetti. Böylelikle 1972 yılında Irak’ın Sovyetler Birliği ile imzaladığı dostluk ve işbirliği antlaşmasıyla Suriye gibi Moskova’nın etki alanına girmesinden rahatsız olan ABD tarafından Barzani’ye yapılan silah ve malzeme yardımının devamı sağlandı. Moskova’dan aldığı silah desteği giderek azalan Barzani, ABD’ye ek olarak Irak ile anlaşmazlık hâlinde olan İran’dan da destek alarak yeniden silahlı mücadeleyi başlattı. İsrail de Irak’taki Baas hükümetini zayıflatmak umuduyla Barzani’ye desteğini artırdı.
Bu hamleler Barzani ve kuvvetlerini güçlendirirken, KDP içindeki birçok şahsiyetin yanı sıra Irak’taki Kürt davasına sempati duyan solcuları ise Barzani’den uzaklaştırdı. 1973’ün büyük bölümünde Barzani, Bağdat’la yeni bir çatışma beklentisiyle peşmergeyi yeniden inşa etmeye ve düzenlemeye başladı.
Cezayir Devlet Başkanı Huwari Bumedyen’in arabuluculuğunda 6 Mart 1975 tarihinde Cezayir’de düzenlenen OPEC konferansı sırasında, İran ve Irak arasında bir anlaşma imzalandı ve böylece iki ülkenin Şattü’l-Arap ve diğer sınır anlaşmazlıkları konusunda uzun süredir devam eden sorunları sona erdirildi.
Anlaşma, İran’ın Barzani’ye verdiği desteği sona erdirmesinin yanı sıra diğer ülkelerden gönderilen malzemelerin artık taşınmaması da şartı koşuyordu. ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger anlaşmayı, Ortadoğu’da istikrarın korunması ve Sovyetler Birliği’nin İran’ı istismar etme fırsatlarını engellemek için gerekli bir reel politik olarak gördü.
23 Mart’ta, Cezayir Antlaşması’nın nihai şeklini almasından sadece birkaç gün sonra, Barzani, Bağdat yönetimiyle olan çatışmayı durdurdu ve takipçileriyle birlikte İran’a gitmek için Irak’tan ayrıldı. İbrahim Ahmed ve Talabani ise yandaşlarıyla birlikte Suriye’ye gittiler. Barzani ve ailesi, İran’ın başkenti Tahran’da Kerec’e yakın bir yere yerleştirildi. KDP, Baas’a karşı Irak’taki yenilgisinden sonra yeniden örgütlenmeye çalışırken kaotik bir dönem yaşandı.
Barzani ve yardımcıları, Sovyetler Birliği’nin Irak’taki yeni hükûmetle dostane ilişkilere girdiğini görerek ABD’den destek almaya devam ettiler. Molla Mustafa Barzani, kısa süre sonra şunu idrak etti:
“ABD Kürtleri yalnızca bir araç olarak görmekte ve Kürtlerin ulusal hedefleriyle ilgilenmemektedir. Pike Komisyonu’nun bulguları bunu doğrulamıştır. İstihbarat örgütü CIA yalnızca Kürtlerin Irak’ı yıpratmasıyla ilgilenmiş ancak Barzani’nin hedeflerinin peşine takılmamıştır. Kürtleri fena halde aldatan Kissinger ise, sonraki yıllarda “1974’te Barzani’yi silahlı ayaklanmaya teşvik edip onu destekleme konusunda Kürtlerin kendisini yanlış anladığını” iddia etmişti.
Örgütler gibi devletler de feda edilebiliyor
Kemalistlerin yabancı işgalcilerle uğraştığı dönemde, Mustafa Kemal Fransız işgalcilerine karşı mücadele eden (1919-1922) Suriyeli Kürt önder İbrahim Hanano’ya yaşadığı bölgelerde (Halep yöresinde) “Kürdistan” vaat etmişti. Aynı vaadi Irak’ta İngilizlere karşı silahla direnen (1919-1922) Şeyh Mahmud Berzenci’ye de iletmişti. Ankara hükümeti, önce Fransızlar, ardından İngilizlerle anlaşınca her iki harekete de destek vermekten kaçınmıştı.
Anlaşıldığı üzere büyük devletler jeopolitik oyunlar ve çıkarları gereği sadece devleti olmayan örgüt ve hareketleri değil, aynı zamanda kendisinden küçük veya güçsüz devletleri de yüzüstü bırakabiliyor, deyim yerindeyse satabiliyorlar. Örneğin Rusya ile İran çökmekte olan Esat rejimini yüz üstü bırakmakta hiçbir beis görmemişlerdi. Trump’ın Ukrayna’ya sırtını dönmesi, AB ülkelerini kendisinden saymayıp aşağılaması ve NATO’ya beklenen desteği vermemesinde bu tavrın bariz örneklerini görebiliyoruz.
Aynı şey, halkıyla kötü ilişkisi açısından kendisinden hazzetmediğim Venezuella Cumhurbaşkanı Maduro’nun kaçırılması skandalına kendi çıkarları gereği aktif tepki vermeyen sözüm ona müttefik sayılan Rusya ile Çin’in ilkesiz tutumlarında da yaşandı.
Buradan çıkarılması gereken ders, “Nasılsa bizi satıyorlar, o halde büyük ya da küçük devletlerle ittifak yapmayalım, kaderimize razı olup boyun eğelim!” tutumunu takınmak değildir. Tam tersine, muhtemel müttefiklere bilimsel kuşku ve siyasi gerçekler temelinde temkinli yaklaşılması gerekir. Günün birinde bırakacakları bilinciyle hem alternatif yaratılmalı hem de halkın öz gücüne dayanıp sabırla mücadele edilmelidir.
Son söz ise “Halep’in şen olmasını istemiyorlar” diye serzenişte bulunan, “Suriye ile ortak paydamız İslam’dır” diyen ve AKP grup konuşması sırasında “Allahüekber!” nidalarıyla yüceltilen Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yöneliktir:
İki mahallesinde vahşi bir katliam yaşatan, katledilen kadınların saç örgülerini iftiharla taşıyan Cihatçıların hükmettiği bir Halep şenlenmez; tersine, daima hüzünlü ve yaslı kalır. Suriye’ye hükmeden cihatçılarla “ortak paydanız İslam” ise eğer, arada bir “kardeşimiz” dediğiniz Kürtlerle sizi buluşturan veya ayrıştıran nedir? Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 10 dakika arayla “KCK tüm bileşenleriyle birlikte silah bırakmalı” derken, hemen ardından “Hamas güvence almadan silah bırakmamalı” konusundaki ısrarını sürdürmesi nasıl anlaşılmalıdır?
Keza gurbetçilere seslenen Erdoğan “kimliğinizi, dilinizi ve geleneğinizi asla unutmayın” mealinde uyarılarda bulunurken, iktidarın “Kürtçenin okullarda eğitim/öğretim dili olmasına” fiiliyatta karşı çıkması neyle açıklanabilir? Resmiyette kullanılan “Terörsüz Türkiye, Terörsüz Bölge” sloganı, acaba zımni olarak “Kürtsüz Türkiye, Kürtsüz bölge” anlamına mı geliyor? Unutulmasın ki, herkese haklarını sunan ve adil davranabilen bir Suriye ile Türkiye, “imhadan korkan” Kürt ve sistemi korkutan “ayrılıkçı Kürt” döngüsünü kırabilir.
BİR ÖZÜR AÇIKLAMASI VE DÜZELTME
Bu yazının birinci bölümünde geçen “Keza gazeteci-yazar Nevzat Bingöl’ün Serdar Akinan ile söyleşinde “HTŞ ve IŞİD güçleriyle birlikte DSG’nin de Irak’taki Haşdi Şaabi isimli İran yanlısı milislere karşı çatışmayı öneren Tom Barrack’ın teklifinin Mazlum Abdi tarafından reddedilmesi sonucu Halep ve Rakka operasyonları başlatıldı’ yolundaki iddiası da aklıma yatmadı. Her iki gazeteciyi yakından tanıyıp izleyenler ne demek istediğimi anlayacaktır” yolundaki paragraf üzerine iddia sahibi gazeteci-yazar Nevzat Bingöl beni aradı. Erbil’deki KDP-Barzani çevresinden edindiği bilginin doğru olduğunda ısrar edince kendisine inanmak durumunda kaldım. Ayrıca “Her iki gazeteciyi yakından tanıyıp izleyenler ne demek istediğimi anlayacaktır” cümlemi “mesnetsiz ve spekülatif bilgi” anlamında kullandım. Ancak Nevzat Bingöl, “bunun olumsuz ve derin anlamlar manasında anlaşılıp istismar edilebileceğini söyleyince” düzeltme gereği duydum.
Nevzat, İttihat-Terakki iktidarı sırasında Kürtlerin hakları için mücadelesi nedeniyle idam edilen “Bitlis-Hizanlı Melê Selim’in torunu olduğunu, yıllar önce Gülen çetesinin beni ihbar etmesi sonucu Urfa’da gözaltına alındığımda kendini riske atarak polise engel olmaya çalıştığını” hatırlatınca, yeniden adını ve simasını hatırladım.
Neyse ki bu nahoş yanlış anlama yıllar sonra kendisiyle tekrar irtibat kurmama vesile oldu.
Özetle bundan ötürü kendisinden özür dilerim. Haberin doğrulanmış olması ise Trump-Tom Barack ikilisinin HTŞ ve IŞİD cihatçılarını hangi amaçlar için kullanacağına dair ipuçları da veriyor.
Bunu da farklı bir yazıda ele almak gerekecek.



