BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Fehim Işık yazdı |

Egemenler hala Kürtlere oynamaktan vazgeçmiş değil!

Fehim Işık yazdı |

Bir yandan halkların eşit, özgür ve demokratik birliğini savunan siyaset bir yandan da Türkiye’de 27 Şubat’ta ilan edilen Barış ve Demokratik Toplum Süreci, birileri tarafından hedefe konuldu. Yaşananlar, önümüzdeki dönem açısından üzerinde durulması ve en ince ayrıntısına kadar irdelenmesi gereken ciddi bir durumdur.

Fehim Işık

Kürtler birçok kez ‘kritik’ ya da ‘tarihi bir dönemin eşiğindeyiz’ demiştir. Elbet bunu her dediklerinde haklılar. Özellikle 90’ların başından itibaren Kürtlerin silahı devre dışı bırakıp siyasete yönelmek istedikleri her dönem ve ardından yaşananlar, kabul etmek gerekir ki kritik ve bir o kadar da tarihi dönemlerdir. Kürtlerin sorunun çözümü için adımlar atmaya, egemen devlet aklının ise aldatmaya odaklandığı veya kendi iç hesaplaşmaları nedeniyle barışa, eşit, özgür ve demokratik yaşama alan aç(a)madığı için, yaşanan her kritik/tarihi dönem istenildiği gibi sonuçlanmamış ve akabinde savaş daha ağır bir biçimde yeniden başlamıştır.

90’lardan bu yana yaşananları tek tek anlatmaya gerek yok. PKK’nin 1993 ‘teki tek taraflı ateşkesi, ardından dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ani ölümü bile günümüze kadar yaşananları çok somut biçimde özetliyor. Turgut Özal’ın ve o dönemde peyderpey devre dışı bırakılan dönemin askeri komutanlarının, siyasi aktörlerinin ölümleri üzerindeki sır perdeleri hala aralanmış değil. Olağan şüpheliler, demek gereksiz; doğrudan suçlu olanlar hiç kuşkusuz yaşanan savaştan nemalananlardır. Bunlar, savaşın ağırlaştığı her dönemde iktidarı/devleti elinde tuttuğu için hiçbir suç açığa çıkmadı. Aralarında 17 bin faili meçhul cinayetin olduğu suçların tamamının üzeri çok rahat bir biçimde örtüldü. Daha da önemlisi, bunlar uyuşturucudan fuhuşa her türlü kirli pazarın, devlet gücüyle örgütlenmiş çete ve mafya yapılanmalarının tamamının kontrolünü de ellerine geçirerek güçlerine güç kattılar.

Tüm bu dönemlerin en önemli olgusuna dikkat çekerek devam etmekte yarar var. Devleti/iktidarı ellerinde tutanlar barış çabalarını sekteye uğrattıkları her dönemin akabinde bir Kürt-Türk savaşı çıkarmak için de uğraştılar. Ege’de, Akdeniz kıyılarında, Marmara ve İç Anadolu bölgelerinde 90’larda göç eden Kürtlerin evlerine, işyerlerine saldırmaları, asker cenazelerinde kitlesel kıyım sloganları eşliğinde Kürtlere dönük provokasyonlarını artırmaları hala akıllardadır. Kürt hareketinin bu dönemdeki en büyük başarısı hiç kuşkusuz, tüm provokasyonlara rağmen bir Kürt-Türk savaşının çıkmasını engellemesindeki başarısıdır. Bu provokasyonlar en ağır biçimiyle Abdullah Öcalan’ın uluslararası bir komplo neticesinde Kenya’da yakalanıp Türkiye devletine teslim edilmesi ile zirve yaptı. Buna rağmen Kürt halkı bu provokasyonlara gelmedi.

Bu durum, birileri tarafından ısrarla görmezden gelinse bile kör milliyetçi politikalara karşı yürütülen birlikte, özgür ve eşit yaşam siyaseti, hiç kuşku yok bir Kürt-Türk savaşını önleyen en önemli siyasi çıkıştır. Bu siyaset savaş rantçılarının emellerini kursaklarında bıraktı, bırakmaya devam ediyor.

Başlangıçta PKK ve lideri Abdullah Öcalan’ın yaklaşımları üzerinden yürütülen birlikte, özgür ve eşit yaşam siyaseti,  Oslo Barış Süreci sonrasında iç siyasette de karşılık bulmaya başladı. Devlet aklı Kürtleri legal demokratik zeminde Kürt kalıbının içinde kalmaya zorlarken Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği siyaset karşılık buldu ve halkların ortak örgütlenmesi etkili bir biçimde yaşama geçirilebildi. 2012 yılında Halkların Demokrasi Partisi’nin kurulması, bu siyasetin en önemli yansımasıdır. Bu siyaset karşılığını seçimlerde de buldu. O güne kadar yüzde 5-6 dolaylarında olan ve hep baraja takılan legal siyaset, ilk kez yüzde 13’ü aştı ve Türkiye siyasetinde önemli bir karşılık buldu.

Bu başarı, yeni bir savaşı daha beraberinde getirdi. Kürtleri siyaseten alt edemeyen devlet aklı, bu kez suça bulaşmış AKP’yi öne çıkararak Kürt halkını yok etme siyasetini yürütmeye başladı. Bir yandan Kürdistan dağlarını bombalayan devlet öte yanda ise sivil alanlarındaki mücadeleyi hedefe koydu. Buna rağmen istediğini elde edemedi. Kürt halkına ve siyasi hareketlerine ciddi darbeler vurmasına rağmen teslim alamadı. En önemlisi ise 3. Yol siyasetinin önünü bir türlü kesemedi.

Bu yılların öne çıkan önemli kazanımlarından biri Rojava Devrimi oldu. Bu kazanım öyle bir hal aldı ki ‘Rojava’ ile ‘Bakur’ yani Türkiye ve Suriye’deki Kürt siyaseti birbirinden kopmaz/ayrılmaz bir biçimde yürütülmeye başlandı. Bu siyasi bütünlük coğrafyaların doğasına bağlı olarak farklı özellikler içerse bile gövde itibariyle çok da ayrı uçlarda olmadılar. Devlet, Rojava’yı yok etmek için Türkiye’deki Kürt meselesini hep bir koz olarak öne sürdü. Kuzeyli Kürtler ise Rojava’nın kazanımlarını korumak için gerekirse savaşmaktan çekinmeyeceklerini söylediler. 2015’te masanın devrilmesinin bir nedeni de hiç kuşkusuz bu yaklaşımdır.

Bu arada altını çizmekte yarar var: Rojava’daki kazanımları koruyan ve güçlendiren önemli etkenlerden birinin de halklar arası savaşı önlemeye dönük 3. Yol siyaseti olduğunun altını çizmek gerekir. 6 Ocak’ta Halep’in Şêxmeqsût ve Eşrefiye mahallelerine dönük saldırıların ardından yaşanan realite sonrasında bu siyasete Kürtler tarafından ‘suç’ iktibas edilse bile eğri oturup doğru konuşmak gerekir. Kürtler bu siyaset neticesinde sadece DAÎŞ’in toprak egemenliğine son vermekle kalmadılar, Rojava ile Suriye’nin Kuzey Doğu bölgelerinde yaşayan birçok halkı ve farklı inancı ortak bir çatı altında toplamayı başardılar.

Peki, 6 Ocak’tan bu yana ne oldu da tüm realiteyi tersine çeviren bir olgu ile karşı karşıya kalındı? Bunu tartışmak gerekmiyor mu?

Biraz da bu durumu değerlendirmekte yarar var.

Sonda söyleyeceğimizi en baştan söyleyelim. 6 Ocak’tan bu yana yaşananlar yeni bir uluslararası komplodur. Türkiye devleti Kürtleri statüsüz bırakmak için tüm gücünü Suriye ve Rojava üzerinde kullanırken ABD’nin başını çektiği uluslararası güçler de Rojava’da hayat bulan demokratik toplum modelinin Ortadoğu’daki çıkarlarını sekteye uğratmaması için Türkiye devletini ve cihatçı selefist yeni Suriye yönetimini bir sopa olarak kullandı. Kürtler bu filmi daha önce görmüştü. 2014 Kobanê direnişi döneminde yaşananlar, 2017’de Federe Irak Kürdistan’daki bağımsızlık referandumu sonrasında kürt topraklarının yüzde 40’a yakınını kaybetmesinde ortaya çıkan durum, son yaşanan gelişmelerin fragmanıydı. Uluslararası güçler ve Türkiye devleti, Kürtleri etkisizleştirmek için bugün can düşmanı olarak gördükleri kesimleri bile kullanmaktan çekinmediler.

6 Ocak’tan bu yana yaşanan durum, bir anlamıyla beklenmedik bir şey değildi. Ancak bu kez Kürtler, yaşanan deneyimlerin üzerinden farklı bir siyaset sergilemekte ve etkili olmakta gecikmediler. Federe Irak Kürdistan’dan Kürlerin yaşadığı tüm diğer parçalarına, Türkiye’den dünyanın dört bir yanına kısa sürede mobilize olan Kürtler, sahadaki Kürt güçlerinin efsanevi direnişinin da yarattığı coşkuyla uluslararası komploya ve egemen sömürgecilerin soykırım siyasetine boyun eğmedi. Bulunduğu her alanda direndi. O yetmez, tüm dostları harekete geçirmek için yaşamlarının belki de en etkili diplomatik faaliyetlerini yürüttü. Savaşçılar sahada, halk alanlarda, diplomatlar masada ellerinden geleni ardlarına koymadılar, koymamaya da devam ediyorlar.

Olumsuzluk yaşanmadı mı? Elbet yaşandı. En önemlisi de Rojava Kürdistanı ile Suriye’nın kuzey doğu bölgelerindeki Arap toplulukların azımsanmayacak bir bölümünün saf değiştirmesiydi. Bu beklenmedik bir durum olsa bile birçok olumsuzluğu beraberinde getirdi ve ciddi bir toprak kaybına neden oldu. Kürtler, savaşçılarıyla birlikte çoğunlukta oldukları topraklara çekilmek ve öz savunmalarını bu topraklar üzerinde yürütmek zorunda kaldılar.

Bu gelişme bir yanıyla yürütülen siyasetin yanlışlığı gibi okundu. Neticede ise bir yandan halkların eşit, özgür ve demokratik birliğini savunan siyaset bir yandan da Türkiye’de 27 Şubat’ta ilan edilen Barış ve Demokratik Toplum Süreci, birileri tarafından hedefe konuldu. Yaşananlar, önümüzdeki dönem açısından üzerinde durulması ve en ince ayrıntısına kadar irdelenmesi gereken ciddi bir durumdur.

Gerçekte suçlu olan, iddia edildiği gibi halkların eşit, özgür ve demokratik birliğini savunan 3. Yol siyaseti midir?

27 Şubat’ta ilan edilen Barış ve Demokratik Toplum Süreci, yanlış bir siyaset midir?

Her iki sorunun cevabı da net ve açıktır. Ne siyaset, ne de bu siyasetin bir yansıması olarak sürdürülen süreç yanlıştır. Daha açık demek gerekirse birileri yeniden düğmeye basarak Kürtlere teslimiyeti dayatıp statüsüz bırakmayı ve kazanımları yok etmeyi hedeflerken, Kürtlerin gelinen süreçten sonra da en ciddi biçimde sarılmaları gereken siyaset, tam da bu siyasettir. Kürt halkına yokluğu dayatan kirli savaş siyaseti karşısında alanlardaki milyonların duygularının ortaya çıkardığı ve belki de Kürt tarihindeki en büyük kazanımlardan biridir diyebileceğimiz Kürt ulusal birliği ile birlikte halkların eşit, özgür ve demokratik birliğini savunma temelinde barış siyasetine öncülük etmek, çok daha ciddi kazanımları beraberinde getirecektir. Tam da bu nedenle, Kürtler bu durumu tersine çevirip Kürt halkının kazanımlarını yok etmek isteyen uluslararası komplocuların, bölgedeki egemen devlet akıllarının oyunlarına karşı bugün daha fazla dikkat etmek zorunda.

Kürtlerin kabul etmeyeceği tek olgu statüsüzlüktür. Uluslararası güçler de, egemen sömürgeci devletler de Kürtlere statüsüzlüğü dayatıyorlar. ‘Kürt-Türk’, ‘Kürt-Arap’ savaşını bir tehdit unsuru olarak kullanmaktan çekinmiyorlar. Bir diğer rahatsızlıkları da Kürtlerin birlik duygusunun açığa çıkardığı sonuçlardır. Rojava’yı sahiplenme güçlü bir ulusal duygudur. Egemenler bunu kırmak için ise Kürt siyasi aktörlerine karşı itibarsızlaştırma operasyonu başlatmıştır. Bu bir özel savaş operasyonudur. Ellerindeki tüm olanakları bunun için seferber ediyorlar. Bu oyuna gelmek bırakın kazanımları korumayı elde kalanın yok olmasını da beraberinde getirecek önemli bir etkendir. Bugün Federe Irak Kürdistan çok ciddi bir biçimde Rojava’yı korumaya odaklanmış ise bu kendi geleceğini Rojava’nın korunmasında görmesindendir ve doğru bir yaklaşımdır.

Bu doğru siyaseti büyütmek varken geçmişi deşip iç düşmanlığı körüklemek ya da egemenlerin onlarca yıldır yaşama geçirmek istediği halklar arası savaşın yapı taşlarını döşeyecek kör milliyetçiliğe fırsat vermek, başta Kürtler olmak üzere kimsenin yararına olmaz.

“Osmanlı’da oyun bitmez” deniyor. Uluslararası güçler, egemen sömürgeci devletler henüz Kürdün varlığını ve statüsünü kabullenmiş değil. İran’ın hedefte olduğu bu günlerde “Kürt anasını görmesin” diyenlerin ellerindeki olanak hala çok fazladır ve Kürtler bunu çok iyi görmeli. Eğer Rojava’nın korunması için gösterilen refleks süreklilik kazanmaz ve ulusal birliği bozacak davranışlara prim verilirse Kürtlerin geleceği emin olun bugünden daha iyi olmaz.

Benzer Haberler

Reşit Kibar davası l

'Adalet aramaya devam edeceğiz'

Aziz İhsan Aktaş davasında 4’üncü gün l 

'Sözleşmedeki imza tarihi düzeltilirse iddialar çöker'

GABB Eşbaşkanı Şedal’dan “Mürşitpınar” çağrısı:

Yardım TIR’ları bekliyor, sınır kapısının açılması gerekir

Gözaltında işkenceye maruz kalmıştı |

Diyar Koç hastaneden cezaevine götürüldü

Erdoğan mevkidaşı Pezeşkiyan’la telefonda görüştü |

İran Dışişleri Bakanı Erakçi, Fidan'la bir araya geldi

Erdoğan’dan “nihai rapor” açıklaması |

Sürecin yol kazası yaşamaması için üzerimize düşeni yapacağız

Hatimoğulları’ndan iktidarın tutumuna tepki |

Rojava'da Kürt katledilirken, iç barışı nasıl konuşacağız?