Masa, müzakere ve diplomasinin, demokratik zeminin inşası ve önemini daha fazla belirgin hale getirdiği çok açık. Dolayısıyla, buna uygun örgütlenmiş, donanımını bu duruma uygun tamamlamış ve en önemlisi paradigmayı kitlelere taşıyacak şekilde ruhen hazırlanmış bir kitle partisi ihtiyacı, eninde sonunda kendisini ortaya koyacaktır.
Akın Olgun
Öcalan’ın yeni parti kuracağı söylemi bir “kulis bilgisi” olarak ortaya atıldı lakin az buçuk Kürt siyasetini takip eden ve dışarıya sızan notların alt metinlerini okuyan herkesin çok rahat görebileceği bir gerçeklikti ortada olan.
Burada asıl mesele, kurulacak bir partiyi daha en baştan “Öcalan’ın partisi” parantezine alarak tartışan ve tartıştıran aklın, henüz doğmamış olanı, algılarda boğacak bir zemine çekmesi.
Bu zemin çoklu riskler barındırıyor elbette;
“Öcalan’ın partisi” söylemiyle, daha baştan Kürt nefreti temelinde algılarda fişlenip, yarın işler tersine döndüğünde “terör” parantezine alınabilecek bir açık alan oluşturuluyor.
İkincisi, yine aynı başlıktan hareketle, kurulacak bir partinin seçimlerde istenen sonucu alamama ihtimalinin faturası Öcalan’a kesilerek, toplumsal karşılığını sorgulatacak bir operasyon hazır kılınıyor.
Üçüncüsü, sürece dair toplumsal rızanın oluşmadığı bir zeminde, yeni parti tartışması hem parti içi dengeleri hem olası insan zafiyetlerini hem de saha çalışmalarını boşa düşürecek, rekabetçi duyguları kaşıyacak bir altlık oluşturuyor.
Bunların toplamı, iç siyasete ve yarına dair, olası kimi operasyonların işaretlerini sunuyor bize diyebiliriz.
Öte yandan, Kürt siyasetinin parti kurma girişimlerini sadece siyasal baskılara, kapatma tehditlerine de indirgememek gerekir. Sürece ve paradigmaya uygun taktiksel ve stratejik bir tutumu içinde barındıran bir “eylem” olmasının ötesinde, demokratik olanda ısrarı da anlatır. Bu ısrar, Türkiye demokrasi mücadelesinin de hem motor gücü hem motivasyonu hem de inadını yansıtır.
Türkiye demokrasi mücadelesinin önemli mihenk taşıdır bu yüzden Kürt demokratik siyaseti. “Hak verilmez alınır” yaklaşımının, tüm Türkiye halkları için düstur haline gelmesinde payı çok büyüktür diyebiliriz.
Serhildanlardan Gazi’ye, Gazi’den Gezi’ye, Rojava’ya uzanan bir mücadele geleneğinden bahsediyoruz. Unutmamak gerekir ki, her demokratik kazanımın bir geçmişi vardır ve o geçmişin içinde kapatılan, baskı altına alınan, linç edilen, yakılan, kurşunlanıp bombalanan ve her defasında yeniden kendini var eden Kürt siyasetinin ödediği bedelin payı çok ama çok büyüktür.
Kapatılanın yerine yenisi koyan ve o yeniyi inşa eden ilerici tutum, iki binlerden itibaren yeni bir aşamaya geçti ve devletle arasında bir masa kurdu. Masa ve müzakere siyaseti elbette demokratik olana güç katacak ve paradigmalar dönemi olarak tarif edeceğimiz birçok sürece kapı aralayacaktı.
Masada müzakere eden, çözümü masada kuran, stratejiyi buna uygun ele alan Öcalan liderliği, böylece bir başka aşamanın tohumlarını da atmış oldu. Yani diplomasinin.
Diplomasi alanında, “Öcalan Modeli” diyebileceğimiz bir tarzın yakın zamanda kendisini hızla inşa edeceğini, müzakere süreçlerinden ders çıkarmış, deneyimlenmiş bir yaklaşımın, uluslararası arenada da kendini var edeceğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Meşru iktidarlar aracılığıyla Türk devleti ile müzakere edebilen, süreçleri ortak kılabilecek kadar özel zeminler oluşturabilen ve hatta öngörüyle olasılıkları ortaya koyabilen Öcalan hakikati, yarının diplomasi anlayışının kurulmasına büyük katkı sunacaktır. Bu doğal bir sonuçtur da aynı zamanda.
İlkesel olana saplanıp kalmamak, ideolojinin dar kalıplarına sıkışmamak gibi kimi belirlemelerin açtığı kapı, politika yapmayı da siyaset üretmeyi de çok daha esnek bir alana çekerek, “olmaz”ları değil, “olur”u önceleyen ve olduran bir güç yaratacaktır kesinlikle.
Sanırım Öcalan’ın tahammül edemediği şeylerden biri de bu “görmeme” ısrarı olabilir.
İfade ettiğinden çok daha ötesini, düşündüğünden çok daha fazlasını politik ve stratejik temelde örgütleyen bir aklın, her duruma dair bir çözüm geliştirme ve onu gelecek için kazanıma dönüştürme becerisini biz de görmezden gelemeyiz ki solun en büyük hatalarından biri de budur bana kalırsa.
Bugün Erbil’de, Münih Güvenlik Konferansı’nda, BM’de, Avrupa Parlamentosunda gördüğümüz ve henüz ilk adımlarını atan Rojava diplomasisi, “Demokratik Toplum ve Barış” paradigması yol aldıkça, üzerine düşen rolü daha fazla oynayacaktır diyebiliriz.
Masa, müzakere ve diplomasinin, demokratik zeminin inşası ve önemini daha fazla belirgin hale getirdiği çok açık. Dolayısıyla, buna uygun örgütlenmiş, donanımını bu duruma uygun tamamlamış ve en önemlisi paradigmayı kitlelere taşıyacak şekilde ruhen hazırlanmış bir kitle partisi ihtiyacı, eninde sonunda kendisini ortaya koyacaktır.
Örneğin; HDP’nin kuruluşu, üstlendiği misyon ve yolculuğu, sadece dönemin konjonktürünü değil, sürecin siyasal atmosferini de anlatır bize. Mesele parti kurmak değil, onun toplumsal karşılığının nasıl, hangi kadrolarla ve hangi yöntemlerle sağlanacağıdır.
Demirtaş bu yanıyla somut bir örnek olarak karşımızda duruyor.
HDP’nin üstüne yükseldiği zemin ile paradigmanın geniş kitlelerle buluşması arasında, demokratik liderliğin üstlendiği rol, öyle üstünden atlanabilecek, göze görünmez kılınabilecek bir şey değil. O bir gerçek ve her defasında kendisini hem siyasete hem topluma hem de aktörlere hatırlatıyor.
Bugüne gelirsek, yeni paradigmaya ve pozitif entegrasyona uygun yeni bir demokratik, özgürlükçü parti ve pratiği kaçınılmaz görünüyor.
Ve eğer bu kaçınılmaz olan kendini inşa edecekse, bu inşanın başarısı da kaçınılmaz olmak zorunda demektir. Bu ise klasik parti anlayışını aşan bir yaklaşımın gerekliliğine işaret eder. En demokratik temelde kurumlaşmasını yapma, kendi öz iradesini en sahici şekilde örme sorumluluğu vazgeçilmez bir ilke olacaktır.
Paradigmanın ihtiyaç duyduğu asıl şey bu yanıyla ismi olan bir parti değil, partinin demokratik zemininin inşası bence. İkisi arasında çok fark var bu nedenle.
Paradigmadan bakınca, gerçek bir dönüşüm için, gerçek bir demokratik anlayışın inşası olmazsa olmaz görünüyor. Komün anlayışı da bunu tarif ediyor diyebiliriz.
Bu tarif, Türkiye halklarını güçlü şekilde temsil edebilen, esneklik kabiliyeti yüksek ve politik estetiği güçlü, pozitif entegrasyon paradigmasını sahaya yansıtan bir emekçiliği ve liderliği zorunlu kılar doğal olarak.
Bunun sancısız bir süreç olmayacağını söylemek de yanlış olmaz.
“Eski” olanın yerini yeniye bırakması pek kolay olmaz hiçbir zaman çünkü.
Yarının anlayışı da zaten kolay olmayanı başarmayı kapsıyor…



