Bazı rejimler, kötü yönetilen ekonominin doğurduğu hoşnutsuzluğu zor kullanarak bastırsalar da kayda değer bir toplumsal desteği muhafaza ederler. Bu paradoksu anlamak için yalnızca ekonomi politiğe değil, kültürel meşruiyet üretim mekanizmalarına da bakmak gerekir.
Doğu ERGİL
İran’a acımasız bir dış saldırı sürerken, içerde yönetime karşı protestolar ve aynı oranda acımasız bir bastırma kampanyası sahneleniyor.
Devirdiği şahlık rejiminden daha adil, ahlakî ve insanî olma sözü veren, meşruiyetini dinden devşiren bir kadro 46 yıldır İran’ı yönetiyor.
Ülkede yoksulluk kol geziyor; ekonomi kötü yönetiliyor. Yolsuzluk yaygın ve özgürlükleri sınırlayan otoriter rejim geniş kesimleri yabancılaştırdı ve karşısına aldı. Ama İran yönetimi düşmedi.
Benzer bir süreç Türkiye’de ve AKP yönetimi için de söz konusu. Siyasal desteği %50’lerden %30’lara düştü. Ekonomi az kişi için zenginlik, toplum çoğunluğu için yoksulluk üretiyor. Adalet ve liyakat anlamını yitirdi ama iktidarın alernatifi daha ortaya çıkıp siyasete ağırlığını koyamadı. Neden?
Ölçüler
Ekonomik performans, modern siyasal meşruiyetin en ölçülebilir parametresidir: Büyüme düşer, enflasyon artar, işsizlik yükselir. Klasik siyaset bilimi literatürü, bu durumda seçmenin iktidarı cezalandıracağını varsayar. Ancak her kriz iktidar değişimi üretmez.
Bazı rejimler, kötü yönetilen ekonominin doğurduğu hoşnutsuzluğu zor kullanarak bastırsalar da kayda değer bir toplumsal desteği muhafaza ederler. Bu paradoksu anlamak için yalnızca ekonomi politiğe değil, kültürel meşruiyet üretim mekanizmalarına da bakmak gerekir.
Türkiye’de ve İran’da gözlenen olgu tam da budur: ekonomik rasyonalitenin aşındığı yerde kültürel sadakat devreye girer.
Kimlik, Refahın Önüne Geçtiğinde
Kimlik siyaseti, ekonomik çıkarın önüne geçtiğinde seçmen davranışı rasyonel tercih modelinden sapar. Oy verme, cebin değil aidiyetin savunusuna dönüşür. İktidar kendisini yalnızca bir hükümet değil, tarihsel ve dinsel bir misyonun temsilcisi olarak sunduğunda, seçmen için tercih “iyi ekonomi–kötü ekonomi” ikileminden çıkar; “biz–onlar” eksenine oturur. Bu eksende kayıp, maddi değil semboliktir: İktidarın kaybı, kimliğin kaybı olarak kodlanır.
Bu durum özellikle modernleşme süreçlerinde kültürel yarılmalar yaşamış toplumlarda daha güçlüdür. Ekonomik memnuniyetsizlik, kimlik tehdit algısının gölgesinde ikinci plana itilir. İktidarın ekonomik başarısızlığına, “kültürel savunma hattı”nın korunması karşılığında katlanılır.
Patrimonyal* Siyaset ve Lider Kültü
Patrimonyal siyasal kültürde devlet, kurumsal bir aygıt değil, koruyucu bir ‘baba’ figürüdür. Genellikle de karizmatik bir liderle özdeşleşmiş otorite olarak algılanır.
Lider, teknik başarının değil tarihsel kaderin taşıyıcısıdır. Böyle bir bağlamda ekonomik kriz, yönetim hatası değil “dış müdahale” veya “kuşatma” olarak kolayca çerçevelenir.
İran’da 1979 sonrası devrimci söylemin ürettiği direniş kültürü ve “kuşatılmışlık” anlatısı, yaptırımların yarattığı ekonomik maliyeti ideolojik bir çerçeveye yerleştirmiştir. Türkiye’de ise lider merkezli siyaset ve kişiselleşmiş yürütme modeli, ekonomik sorumluluğun kurumsal değil dışsal faktörlere atfedilmesini kolaylaştırmıştır. Böylece seçmenin bilişsel tutarlılığı büyük ölçüde korunmuş; sadakat çözülmemiştir.
Kolektif Hafıza ve İstikrarsızlık Korkusu
Toplumların travmatik hafızası, siyasal tercihler üzerinde belirleyicidir. Darbeler, devrimler, iç çatışmalar ve dış müdahaleler, “istikrar”ı yüksek bir değer haline getirir. Seçmen, ekonomik gerilemeyi geçici bir maliyet olarak görebilir; fakat sistemik belirsizliği varoluşsal bir tehdit olarak algılar.
Bu nedenle tercih “refah mı istikrar mı?” sorusuna indirgendiğinde çoğu kez ikincisini seçer. Güçlü yürütme, ekonomik başarısızlığa rağmen düzenin teminatı olarak görülür ve destek sürer. İstikrar söylemi, ekonomik rasyonaliteyi askıya alabilen güçlü bir kültürel koddur.
Ahlakî Anlatı ve Sabır Söylemi
Ekonomik göstergeler teknik olabilir; ancak seçmen davranışı çoğu zaman normatif bir çerçevede şekillenir. İktidar kendisini ahlakî düzenin temsilcisi olarak konumlandırdığında, ekonomik kriz bir “imtihan”, “sabır hali” ya da “direniş süreci” olarak anlamlandırılır. Bu söylem, maddî kaybı metafizik bir çerçeveye taşır ve katlanılır kılar.
Dinî ve geleneksel referansların güçlü olduğu toplumlarda bu tür anlamlandırma kapasitesi yüksektir. Ekonomik kayıp, kolektif bir fedakârlık anlatısına dönüştürülür. Böylece performans temelli meşruiyet yerini değer temelli meşruiyete bırakır.
Medya Ekosistemi ve Algı Yönetimi
Kültürel sadakat, yalnızca tarihsel ve ahlakî kodlardan beslenmez; aynı zamanda iletişim rejimi tarafından yeniden üretilir. Medya çoğulculuğunun zayıfladığı ortamlarda ekonomik gerçeklik, alternatif çerçevelerle sunulur. Kriz, küresel komploların veya dış yaptırımların sonucu olarak anlatıldığında seçmen öfkesinin yönü iktidardan uzaklaşır.
Bu bağlamda kültürel anlatı ile medya kontrolü arasında simbiyotik bir ilişki oluşur. Kültür, meşruiyeti sağlar; medya, onu pekiştirir.
Sosyal Yardım Ağları ve Bağımlılık İlişkisi
Ekonomik kriz dönemlerinde dahi iktidarlar, hedefli sosyal transfer mekanizmalarını canlı tutar. Bunlar aracılığı ile kendine yakınlık duyan seçmenle doğrudan bağ oluşturur. Yardımlar yalnızca maddi destek değil, sembolik bağlılık üretir. Bu ağlar patrimonyal kültürle birleştiğinde, yurttaşlık hakkı olmaktan çıkar; baba devlet-evlat millet dayanışması çerçevesinde minnet ilişkisine dönüşür.
Böylece ekonomik makro başarısızlık, mikro düzeyde dağıtılan kaynaklarla dengelenir. Seçmen genel tabloyu değil, kendi hanesine giren desteği önemser.
Muhalefetin Kültürel Hegemonya Sorunu
Ekonomik krizlerin iktidar değişimine yol açmamasının bir nedeni de muhalefetin alternatif veya kendi kültürel hegemonya(sını) kuramamasıdır. Eğer alternatif aktörler yalnızca teknik ekonomik vaatlerle sahaya çıkıyor, fakat seçmen gruplarının kimlik ve değer dünyasına hitap edemiyorsa, kriz, siyaseti dönüştürmez. Çünkü, sorun yalnızca ekonomik değil, kültüreldir. Meşruiyet üretimi değerler, semboller ve anlatılar üzerinden gerçekleşir. Alternatif ekonomik programın ikna edici olması yetmez; kültürel yakınlık/güven de üretmesi gerekir.
Kültürel Direnç
Kimlik siyaseti, patrimonyal liderlik, kolektif travma, ahlakî anlatı, medya ekosistemi ve sosyal yardım ağları bir araya geldiğinde iktidar değişimine karşı güçlü bir kültürel direnç oluşur. Bu direnç, zor kapasitesinin artışıyla birleştiğinde rejim kendisini tahkim edebilir.
Dolayısıyla demokratik dönüşüm, yalnızca sunulan makroekonomik iyileşme programıyla mümkün değildir. Yurttaşlık bilincinin güçlendirilmesi; kurumsal sadakatin lider sadakatinin önüne geçirilmesi; çoğulcu kimlik anlayışının yaygınlaştırılması ve özgür bilgi ve haber paylaşım alanının inşası da gerekir. Aksi halde ekonomik krizler siyasal değişime değil, daha yoğun bir merkeziyetçiliğe ve zor kullanımının artmasına neden olabilir.
*Patrimonyal otorite: Geleneklere, liderin kişisel karizmasına ve onun şahsıyla kurulan sadakat ilişkisine dayalı bir yönetim anlayışını ifade eder. Bu tür otorite, liderin gücünün kişisel niteliklerinden ve toplumun tarihsel olarak kabul ettiği geleneksel normlardan kaynaklanır.



