BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Dr. Mara Karlin’in Kongredeki sunumu: Suriye’nin geleceği

Dr. Mara Karlin’in Kongredeki sunumu: Suriye’nin geleceği

Faik Bulut

Doç. Dr. Mara Elizabeth Karlin, 2001 yılında Tulane Üniversitesi Newcomb Koleji’nden siyaset bilimi ve Yahudi çalışmaları alanında lisans derecesi aldıktan sonra Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’na devam etti. 2005 yılında stratejik Ortadoğu çalışmaları ve uluslararası ekonomi alanlarında yüksek lisans, 2012 yılında ise uluslararası ilişkiler alanında doktora derecesini tamamladı.

Karlin, kariyerine Savunma Bakanlığı Ofisi’nde kariyer memuru olarak başlamıştı. Obama yönetimi sırasında Strateji ve Kuvvet Geliştirmeden Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı oldu. 2015 Ulusal Güvenlik Stratejisi ve 2014 Dört Yıllık Savunma İncelemesinin geliştirilmesine yardım etti.

Obama yönetimden ayrıldıktan sonra Karlin, önce Stratejik Çalışmalar Bölümü’nün müdür yardımcısı, daha sonra da müdür olarak görev yapmak üzere mezun olduğu Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’na geri döndü ve akademiden ayrılıp devlete geçti.

Nisan 2021’de Başkan Joe Biden, Amerikalı bir dış politika ve savunma danışmanı olan Karlin’i Strateji, Planlar ve Yeteneklerden Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı olarak görevlendirdi. 9 Ağustos’ta ise ABD Senatosu tarafından sözlü oylama ile onaylandı. Daha önce Uluslararası Güvenlik İşlerinden Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı Vekili olarak görev yaptı.

Karlin Avrupa, Ortadoğu, Afrika, Avrasya ve Batı Yarımküredeki her bir ülkeyle ilgili ABD güvenlik politikaları konusunda ana danışman olarak hizmet etti. Portföyü, NATO ile ilgili ABD savunma politikasının şekillendirilmesini içeriyordu.

Johns Hopkins Üniversitesi’ndeki görevi sırasında doçent olarak da görev yaptı. Aynı zamanda Brookings Enstitüsü Güvenlik, Strateji ve Teknoloji Merkezinde kıdemli konuk araştırmacı olarak görev yaptı. 2018’de Ulusal Savunma Stratejisi Komisyonu kadrosundaydı ve Kongre tarafından atanan Suriye Çalışma Grubu üyesiydi. 8 Temmuz 2024’te Brookings Enstitüsü, Karlin’i misafir araştırmacı olarak atandığını duyurdu.

Bu tanıtımdan sonra Amerikalı akademisyen ve devlet kadını Mara Karlin’in 10 Şubat 2026 tarihinde Amerikan Kongresine bağlı Dış İlişkiler Komisyonu’na sunumunu paylaşacağız.

Kongredeki konuşmanın özü: Teşhis, tanım, çözüm!

Karlin’in Kongre tarafından 8 yıl önce Suriye Çalışma Grubu’na atanmasından ötürü bu kurum önünde yaptığı konuşmasının başlığı “Yol Ayrımındaki Suriye: Esad Sonrası ABD’yi Bekleyen Riskler” idi. Yazıda, “Washington yönetiminin Esad sonrası için nasıl bir formül hazırlamış olduğu” anlatılıyordu.

Başlıktan da anlaşıldığı üzere konuşma ve ilgili raporda, savaşın bitirip tükettiği ülkedeki geçiş aşamasından bahsediliyor. Yani sadece vaziyetin teşhisi değil, Amerikan varsayımı çerçevesinde meselenin stratejik bakış açısıyla yönetilip çözümü de öneriliyor.

Gerçekte konuşmanın muhtevasından ziyade kapsamındaki derinlik itibarıyla sorunun tanımı ve işbölümü, failler (yapıcılar, yetkililer, görevi yerine getirecekler vs) ve imkânlar gibi konuların belirlenmesi isteniyor. Tek başına Suriye’nin geleceğini tayin edecek bir siyasi tanım yerine, bu husustaki kararların kapsamı, test/deneme alanı ve stratejik fırsattın niteliği tartışmaya sunuluyor.

Karlin konuşuyor:

An (zaman) tanımı: Suriye’nin dönüşümünden Amerikan fırsatçılığına

“Eski Başkan Beşar Esat’ın düşüşü tarihteki ender dönüşümlerden biridir. Ancak bu an, içerideki karmaşık faaliyet ve tepkiler neticesinde veya Suriye halkının iradesinin sonucunda kazanılmış bir zafer olarak algılanamaz. Tam tersine, bölgesel ve uluslararası koşulların kesişmesi, mesela Rusya’nın kendi savaşıyla (Ukrayna’daki) uğraşması, İran’ın bölgedeki nüfuzunu yitirmesi ve İsrail’in bombalamaları sonucu meydana gelmiştir.

Bu darbeler ve gerilemeler nedeniyle Hizbullah ne yapacağını bilemez hale gelmiş olup kendi bölgesinde (Lübnan) gerilemektedir. Buna karşılık uluslararası dengeler giderek ilerlemekte ve esas belirleyici güç haline gelmektedir. Buradaki fırsat Suriye için fırsat olmaktan ziyade Amerikan siyaseti açısından hayli önemlidir. Zira söz konusu olan mevzu ‘Suriye ne istiyor?’ yerine ‘ABD bu sürece nasıl dâhil olacak?’ mevzusudur.

Bir anlamda ABD fail olmaktan çıkıp konunun kendisine dönüşmek suretiyle, tekrarlanıp duran Suriye’nin daha kapsamlı hesaplar çerçevesinde yönetilmesi hususuna yoğunlaşmalıdır.

Özünü ve ötekini temsil: Dümende olmanın ahlâkı ile kuşkunun temkinliliği

ABD, her şeyden önce aklı başında ve dengeli bir fail olarak uyanıklık ile devreye girme ikilemini birlikte yürütebilen bir görüntü verebilmelidir. Zira stratejik ve isabetli kararlar alma becerisine sahiptir. Süreçte devreye girmek ahlaki bir zorunluluk ve temenni demektir. Bu dolaysız bir övgü sayılmamalı; tersine, Washington’un üstü örtülü profilini çizebilmeli ki bölgenin çetrefilli sorunlarını düzenleme sürecinde eşgüdüm halinde iş yapmaya muktedir tek garantör ve kolaylaştırıcı görüntüsünü verebilmelidir.

Buna karşılık Suriyeli uygulayıcılar için ‘eski cihatçı unsurları’ bünyesinde barındıran ve mevcut yönetim gölgesinde yaşayan ‘azınlıkların haklı korkuları var’ söylemine karşılık olmak üzere son derece pragmatist ve ideolojisi olmayan geçici hükümet tarafından idare edilmektedir algısı yaratabilmelidir. İlaveten şunlar da açıkça belirtilmelidir: ‘Hükümetin nüfuzu ve etkisi başkent Şam’ın dışında zayıftır; ordu bünyesindeki aşırı unsurlar (yabancı cihatçılar) tehlike/tehdit kaynağıdır. Dolayısıyla ordu ve rejim saflarına entegre edilmeleri aşırı dikkat gerektirir!’

Böyle bir ön kabul, olumlu olmanın ötesinde teminat ile dikkatli olma arasındaki dengeyi sağlar. Böylece kimseye meşruluk vermediği gibi kimseden de meşruiyetini geri çekmez. Bu sayede bilmenin aşamaları arasındaki ilişki sağlanıp bilgi elde edilebilir. ABD şartlı güven verirken aynı zamanda muhatabını gözlemek suretiyle yerel uygulayıcıları (yürütme alanındaki görevlileri) sınama imkânı bulur ve belli bir tasnife tâbi tutar.

Güvenlik önceliği: Toplumdan önce devlet

Yaygın yıkım, çocuklar ile dönen göçmenlerin mağduriyetine dair etkili insani sözlere rağmen duruma ilişkin gerçek tavsiyelerin ağırlık merkezinde emniyet ile kurum olarak vardır. (Suriye’de daha önce kapanan) Büyükelçilik binasının yeniden açılması, IŞİD tehlikesinin gözlemlenmesi, güven sektöründe reform yapılması ve bu hususlardaki bölgesel eşgüdüm ve düzenlemeler, sadece devlet ve kurumları aracılığıyla gerçekleşebilir.

Bu noktada bizi ilgilendiren şey, geçici adaletin göreli olarak sağlanması ve savaş ekonomisi düzeneği çözülmesidir. Bu düzlemde yargı kurumu köklü bir reform sürecinden geçirilerek toplumsal yarar mekanizması devreye sokulmalıdır. Yine de varsayım ekseninde istikrar olmadan adalet olamaz; devlet kurumlarının yeniden inşası güven unsurunun tesis edilmesi için yeterlidir.

Bu düzenleme yatay değildir; devlet kademesinin dikey oluşumu da bunu gerektirir. Sınırı ve çerçevesi iyi belirlenmek kaydıyla devletin inşasında emniyet/güvenlik/asayiş önceliklidir. Bundan sonraki adımda toplum istikrara kavuşabilir.

Kürt meselesi: Peşin faraziye olarak devletin tekliği

Şam iktidarı ile SDG (Suriye Demokratik Güçleri) arasındaki ilişkide ihtilaf söz konusudur. Tanıma göre tek bir Suriye ile parçalı (bölünmüş) bir ülke noktasındaki anlaşmazlık esasmış gibi bir faraziyeden yola çıkılmaktadır. Böyle bir çerçeveleme (İngilizce Framing: Sosyal bilimlerde çerçeveleme, bireylerin, grupların ve toplumların gerçekliği nasıl organize ettikleri, algıladıkları ve iletişim kurdukları üzerine bir dizi kavram ve teorik bakış açısı-FB) iki tarafı keskin bir tartışmanın dar alanına sıkıştırmak olur.

Nitekim ‘Birlik mi, parçalanma mı?’ kısır döngüsü, orta yol çözümü açısından federalizm modeli mi yoksa âdemi merkeziyetçilik politikası mı konusunun derinlemesine tartışılmasına izin vermez; inatla meseleyi devlet içindeki “devletimsi yapının sona erdirilmesi’ zorunluluğuna indirger.

Bu noktada merkezi devlet, doğal bir seçenek gibi sunulmaktadır. Haliyle kapsamlı bir özerklik devlet egemenliğine bir tehdit olarak gösterilmektedir. Bu varsayım ise egemenlik kavramının geleneksel yorumuna dayanır. Değişmez metinlerde (nass) tartışılmaz, sadece metin üzerinden inşası yapılır.

(Anlaşılan Mara Karlin, Halep ile Deyrizor-Rakka’daki imha operasyonlarının Kürtlerin haklarının gasp edilmesine yönelik olduğunu fark etmiştir. Trump-Barrack ikilisinin çizdiği çerçevenin yanlışlığını gördükten ve dünya ölçeğinde Kürtler ile dostlarının sert tepkilerine tanık olduktan sonra ise şu tespiti yapmıştır: “Üstü örtülü bir özerklik yahut âdemi merkeziyetçilik Suriye için daha yararlı ve geçerlidir.” Diğer bir deyimle ABD, Suriyeli Kürtlere askeri bir müttefik olarak değil gelecekte siyasi bakımdan tanınması muhtemel olan bir politik oluşum/yapı/yönetim olarak bakacaktır. Evet, Kürtler kriz zamanlarında güvenlik tedbiri olması bakımından denetimine aldıkları toprakları kaybettiler. Buna karşılık uluslararasında siyasi-diplomatik kabul görerek siyaseten meşrulaşacaklarını da görmüş oldular. FB)

İsrail ve Türkiye: Gerçekçe olarak güvenlik

İsrail’in Suriye topraklarını bombalaması, Esat sonrası Suriye yönetiminden emin olmamasına bağlanıyor. Böyle bir niteleme ise ön alıcı bir stratejik işlev görüyor. İsrail’in bu tür faaliyetleri ‘nefsi müdafaa’ (kendini savunma) mantığına dayandırılıyor. Türkiye’nin ‘Birleşik Suriye’ gerekçesiyle nüfuz alanını genişletip geliştirmesi de benzer bir çerçevede görülüyor.

Her iki durumda da yapılagelenlerin bölgesel ölçekte rekabet olarak bilinmesi, ABD aracılığına ihtiyaç olduğunun göstergesidir. Suriye ile İsrail, Lübnan ile İsrail arasındaki samimi diyalogu başlatabilecek yegâne güç ABD’dir. Bu ibare salt bir görüş olarak değil, açık bir gerçek olarak ele alınmalıdır. Zira simgesel egemenlik arabulucu gücün meşruluğunu ve kudretini göstermesi sayesinde ortaya çıkabilir.

Ekonomi: Yaptırımların kaldırılması ve yatırımların akması varsayımı

Eski rejime yönelik SEZAR Yasasına ait yaptırımların kaldırılması yatırımcıların önünü açıp ülkenin yeniden inşasının başlamasına yöneliktir. Ancak bu, kırılgan bir ortamdaki kanunların karmaşıklığını, mülkiyetle ilgili ihtilafların yaygınlığını ve yargının zayıf konumunu görmezden gelen bir varsayımdır. Çünkü savaş ekonomisi ağları ve şebekeleri hâlâ varlığını sürdürmektedir. Bu ise piyasayı canlandırmak için önündeki engelleri kaldırmak gibi klasik liberal tasavvura yol açmaktadır.

Oysa çatışma sonrası ülkelerdeki tecrübeler ışığında bakılırsa, savaşın durmasıyla birlikte yatırımlar otomatik olarak ilgili ülkeye akmaz. Çünkü söz konusu ülkede henüz oturmuş köklü kurumlar bulunmamaktadır.

Suskunluk da bir kanıttır

Dile getirilenler kadar açıkça söylenmeyenler de önemlidir. Anlaşmazlığın uzayıp derinleşmesinde eski uluslararası politikaların sorumluluğu hiç tartışılmıyor. Savaş sürecinde sivillerin ülkeye yönelik yaptırımlardan nasıl etkilendiği de henüz değerlendirilmiş değil. ABD kudretinin sınırları da irdelenip sorgulanmamaktadır. Aynı şey Suriye’nin vekâleten rekabet alanına dönüştürülmesinin tehlikeleri için de geçerlidir.

İşte bu suskunluk geçici değildir; tersine, tartışmanın çerçevesini çizmek noktasındaki tercihin bir yansımasıdır. Yazılı metin (nass) değişime değil, idarenin belirlediği sınır içinde kalarak bir türlü gözden geçirme fiilinin uygulamasına dönüşmemektedir.

Mevcut durumun tanımı

Mara Karlin Kongre’deki Dış İlişkiler Komitesi önündeki bu konuşmasında sadece siyasi tavsiye ve önermede bulunmuyor; belli bir gidişat içindeki Suriye’nin yeniden tanımının hikâyesini anlatıyor. Örneğin kırılgan bir ülke; ABD’nin sürekli ve iyi çalışılmış yardımına muhtaç; güvenlik ve kurumsal yönetime yönelik tehlikeleri/riskleri kontrol altına almaktan aciz bir durumda.

Karlin’in sunumu, olguyu tanımlamaktan ziyade düzenin yeniden inşasına katkı sayılmalıdır. Değerlendirme ve arabuluculuk hakkına kimin sahip olduğunu ise olgunun gidişatı belirleyecektir. Kimileri bu gerçeği bir tehdit, kimleri ise şartlı bir fırsat olarak algılayacaktır.

Böylesine hacimli bir geçiş aşamasında kullanılacak dil, üslup ve söylem gelecek için verilecek mücadelenin de öncelikler için çatışmanın da bir parçası sayılacaktır. Bu süreçte tehlike belirleme ve meşruluk dağıtma edimi bile siyasi bir görüş olmaktan öte, iktidar pratiklerinin kelimeler yoluyla dile getirilmesi demek olacaktır.

Efrin: “Büyük Günah”

Geçtiğimiz hafta Numedya24’teki bir canlı yayında Güler Yıldız’ın sunduğu Efrin hakkında (tarihi, sosyo-kültürel yapısı, demografisi, insani, tarımsal ve ekosistemi açısından) bir program yapıldı. Önemli konular irdelenip söylendi. Kanımca sunucu bu konuda yeterli bir hazırlık yapmamıştı; konuğuna beylik sorular sordu ve cevabını dinlemekle yetindi. Oysa konuya yeterince hazırlanmamışsanız, iyi soru sorup beklediğiniz cevapları alamazsınız.

Bence Efrin halkının başına gelen en büyük felaket iki hadiseydi;

1-Yurdundan edilen halk 70-80 bin kişilik Efrinli toplama kamplarına hapsedildi. Orada Kürtsüzlüştirme-Müslümanlaştırma programı yoğun bir şekilde uygulandı; söz gelimi Yêzidi, Alevi ve diğer gayri Müslimlerin zorla İslam dinini benimsenmesi dayatıldı. Reddedenler katledildi. Kadınlar tecavüze maruz bırakıldılar,  genç kızlar kaçırıldı; kimisi cariye olarak kullanıldı, kimisi de satıldı.

Sokaktaki katliamları, planlı veya keyfi infazları da saymıyorum. Türkiye’nin askeri denetimi altındaki topraklarda yaşanan bu tür insanlık dışı hadiseler, bir yanıyla bana 1982 yılı Beyrut Kuşatması sırasında İsrail Generali Ariel Şaron’un çembere aldığı Filistinlilerin ikamet ettiği Sabra ve Şatilla Kamplarına saldıran Lübnanlı faşist Falanjist çetelerin gerçekleştirdiği toplu kıyımları hatırlattı.  Dünya kamuoyunun tepkisi üzerine İsrail parlamentosunun kurduğu soruşturma komisyonu Ariel Şaron’un suçlu olduğuna karar verdi ve hakkında belli bir müeyyide uygulandı.

2-Efrin’deki Kürt Dağı çevresi, güneydeki Dera’dan nakledilen Cihatçı aileleri ile Şam-Halep-Lazkiye hattındaki mülteci kamplarında yaşamakta olan bazı Filistinli mülteci ailelerin yerleşimine açıldı. Başta İHH olmak üzere iktidar yanlısı bazı şirket veya kuruluşlar, bilhassa Katar ve Kuveyt’teki resmi veya dini çevrelerden aldıkları petro dolarla sayesinde Çiyayê Kurdan denilen yörenin eteklerine, yamaçlarına ve düzlüklerine hane sayısı 20 ile 100 arasında değişen toplu konutlar inşa ettiler.  Buralara bahsedilen cihatçı aileler ile Filistinlileri yerleştirdiler. Açılış törenleri bile düzenlendi. Fotoğrafları yayınlandı bunların.

Bu husus Birleşmiş Milletler raporlarına ve insan hakları kuruluşlarının raporlarına bile yansıdı. Yasal olmadıkları yazıldı, çizildi ve kınandı ama Türkiye’den ses seda çıkmadı.

Bu olay da bana fanatik Yahudi yerleşimcilerin Filistinlilere ait Batı Şeria ve Kudüs’teki topraklara, devlet desteğiyle işgal edip yerleşim birimleri kurmalarına benziyor ki; uluslararası kurallara aykırı sayılan bu tür işgaller hakkında ABD. AB ve Birleşmiş Milletler teşkilatının aldığı itiraz, engelleme ve kınama kararları bulunmaktadır.
Batı Şeria’dakine benzer toprak işgalleri ve mülk gaspının aynısı Efrin’de yapılınca niçin sessiz kalınıyor? Efrin’deki göçmen sorunun bir parçasıdır bu mesele.

Öte yandan Efrin’in işgali, o zamanki Rojava yönetimi ile arkasındaki Kandil’in askeri bakımdan fahiş  kurmay hatasının sonucuydu. Çünkü yönetim, ABD’nin dolduruşuna gelip Rakka-Deyrizor yöresindeki Rus askerleriyle çatışmaya girmişti. Bunun üzerine Kürtlerin burnunun sürçmesini isteyen ve Türkiye’yi yanına çekmek için uğraşan Rusya, AKP iktidarının bölgeye askeri müdahalesine izin vermişti.
Savaş tekniği açısından da fahiş bir hata vardı. O kadar dar bir alanda uçağı, tankı ve topuyla sizi kuşatıp vuran Türk ordusuyla baş etmek akıl dışı bir olaydı. Daha kötüsü de, “Avrupa Türkiye’ye baskı yapar, Efrin’den çekilmesini sağlar” yönündeki beklentiydi.

Özetle Efrin, işgalci sayılan herkesin ve bu arada ilgili/yetkili Kürtlerin de “Büyük Günahı” dır.

İki önemli not daha:

1-DEM Partisi, İran’daki gelişmeler hakkında yayınladığı deklarasyon çok kötüydü denilemez. Lakin ince diplomatik bir dilden/üsluptan yoksun beylik/gelenekçi/geleneksel ezber sözleri içermekteydi. Hassas dönemlerde dünya ve bölge dengeleri göz önüne alınarak ince ayar ve her satırının arasında birden fazla mesajı içeren kavram ve ibareler kullanılmalıdır.
Zira süreçle birlikte, Kürt mahallesinde söylem üstünlüğünü kaybetmiş izlenimi veren PKK-DEM geleneği, kendisine saldıran derin merkezler ile güya “Kürt milliyetçiliği” adına ortalıkta cirit atanların kamuoyunda yarattıkları tahribatın önüne zor geçer.

2-Aynı hususta TBMM Meclis Komisyonu için sunulan DEM Raporu, teknik-içerik ve siyasi bağlamda bir rapor olarak tanımlanamayacak kadar dağınık ve karmaşıktır. Bu yanıyla neredeyse CHP raporundan aşağı kalır yanı yoktur. Bu konuyu bir yetkiliyle de konuştum ama söylediklerinin bir kısmı beni ikna etmedi.

Benzer Haberler

Sezen Aksu’dan 8 Mart’a özel şarkı I

Sekiz kadın sanatçının yorumuyla yayınladı

Faik Bulut yazdı |

Dr. Mara Karlin’in Kongredeki sunumu: Suriye’nin geleceği

İstanbul’da 8 Mart yasağı l

Yollar trafiğe kapatıldı, ulaşım kısıtlandı

İBB davası öncesi |

Silivri’de eylem yasağı kararı

TBMM’de gündeminde bu hafta l

Fidan ve Güler kapalı oturumda İran bilgilendirmesi yapacak

İBB davası öncesi CHP’den açıklama l

'İmamoğlu’na kurulan kumpas Trump-AKP ortak yapımıdır'

Özel’den İran tepkisi:

Türkiye’nin içinde bulunduğu durum içler acısı

Kadın cinayetleri raporu I

Bir ayda 23 kadın katledildi