Sedat Ulugana
Bitlis vilayetinde Hamidiye Alayları menşeli şiddet rejimi sözkonusu olduğunda, bazı isimlerin özellikle anılması gerekir. Bunlardan biri, hatta belki de en görünür olanı, Hasananlı Rıza’dır. Kürtçe adıyla Rizayê Xalit. Babası Xalitê Rizgan’dır. Xalit Tanzimat döneminin Malazgirt müdürüdür. 1850lerin başında Patnos’ta meskun olan komşu Haydaran aşireti topraklarını Malazgirt’e doğru genişletince haliyle iki aşiret arasında çatışmalar çıkar. Bu çatışmaların birinde (1856 yazı) Xalit, bizatihi Haydaran aşiretinin reisi Elî Xan tarafından “çift lüleli tabanca” ile öldürülür. Haliyle kan davası hasıl olur, Haydaranlılar aldıkları arazileri “kan parası” olarak Hasananlılara bırakıp tekrar Patnosa çekilirler. İddiaya göre babası ölürken annesi Rıza’ya hamiledir. Bu vakaya dair yazılı raporlar Rus arşivinde mevcut, sözlü anlatı ise dengbêj kilamları aracılığı ile günümüze ulaştı. Nitekim Kawis Axa “ Xêlito mudurê milazgirê” kilamında bu hadiseyi anlatır.
Kuşkusuz Rıza’nın çocukluğu ve gençliği bu şiddet evreninde geçer. Lakin Hasanan aşiretinin Mala Emer kolunun reisi olan Rıza, 1892’de Hamidiye Alayları’na “binbaşı” rütbesiyle dâhil edildiğinde, bölgedeki mevcut şiddet iklimi yeni bir eşiğe taşındı.
Sultan Abdülhamit’in arzu ettiğinin aksine Hamidiye sistemi, aşiretler arası gerilimi bastırmak bir yana, onu silahlandırarak derinleştiren bir mekanizma olarak işledi. Rıza’nın rakip Mala Şewêş kabilesiyle giriştiği kanlı çatışmalar, yalnızca aşiretler arası bir husumetin değil, devlet eliyle meşrulaştırılmış bir cezasızlık rejiminin de ürünüydü. Bu çatışmalarda verdiği emirler, çok sayıda insanın ölümüne yol açtı. Ne var ki bu ölümler, merkezî otorite nezdinde “düzen bozucu” değil, çoğu zaman “düzen kurucu” olarak görüldü. Nistranı 1896’da vuku bulan bu çatışmalar “şerê kejik” olarak dengbêjler aracılığıyla günümüze kadar ulaştı. Şakiro sözkonusu hadiseyi “Dêran” kilamı ile kaydettirdi.
1905 yılında bir süre Bitlis kent merkezinde gözetim altında tutulması da Rıza’nın dokunulmazlığına gölge düşürmedi. Hakkındaki ağır suçlamalar, resmî söylemde “Ermeni fesadesinin uydurduğu iftiralar” olarak yaftalandı ve kısa sürede serbest bırakıldı. Oysa resmî yazışmalar, yerel ve merkezî otoritenin Rıza’yı nasıl titizlikle koruduğunu açıkça gösteriyor. Malazgirt–Bulanık hattında, onun şiddetinden etkilenmemiş tek bir yerleşim yerinin kalmadığına dair kayıtlar var. Ama Rıza Kürt anlatısında “gula mala Emer ” ( Emer kabilesinin gülü) olarak var olmaya devam etti.
Rıza, klasik anlamda bir Kürt aşiret reisiydi; fakat akranlarının bir kısmından farklı olarak siyasal denge gözetme konusunda neredeyse tamamen yoksundu. İddiaya göre, şiddet sarmalına öylesine kapılmıştı ki, kendisine “Gavur Rıza” denilmesine yol açacak kadar pervasızlaşmıştı. Şiddeti yalnızca bir baskı aracı değil, aynı zamanda bir iletişim biçimi ve anlaşma yöntemi olarak kullanıyordu. Oğluna “Köroğlu” adını verecek kadar kahramanlık nostaljisine bağlıydı; fakat bu nostaljinin karşısına çıkabilecek bir “Bolu Beyi” civardaki Ermeniler, Ezidiler ve aşiretsiz Kürtler arasında hiçbir zaman ortaya çıkmadı. Zira Sultan Abdülhamit rejiminin dizayn ettiği güç dengesi buna izin vermiyordu.
Bu nedenle Rıza’nın “nostalji” anlayışı, adaletle değil, mutlak güçle tanımlanıyordu. Nitekim Abdurrahman Bedirhan, Hamidiye rejimine dair kaleme aldığı yazısında onu tereddütsüz biçimde “yaratık” olarak niteliyordu. Bedirhan’ın bölgeden gelen mektuplara dayanarak çizdiği Rıza portresi —onun ifadesiyle “Rızo”— tek bir gerçeğe işaret ediyordu: Rıza , II. Abdülhamid rejimi nezdinde kesinlikle dokunulmazdı. Amiyane tabir ile dokunan yanıyordu. Bedirhan’ın aktardığı mektuptaki Hasananlı Rıza tablosu son derece çarpıcıydı:
“Kendi eliyle Müslüman ve Hristiyan kırk beş kişiyi katlettiği; birçok kaza ve nahiye merkezinde ev yıkmadığı, ırza saldırmadığı yer kalmadığı delil ve şahitlerle sabit olan Rıza, altmış süvariyle Bitlis’e gelmiş. Belediye dairesinin önünde bir grup yoksula para dağıtmış, “yaşa” nidalarıyla alkışlanmış. Ardından kendisinden davacı olan dört beş kişiyi öldüresiye dövmüş. Birkaç gün zevk ve eğlenceyle vakit geçirmiş ve hükümet konağının yolunu bile tutmadan bölgeden ayrılmıştır.”
Rıza’nın kaderi, Hamidiye rejiminin çözülmesiyle birlikte değişmeye başladı. Jöntürk “Devrimi” nden sonra, Ermeni Patrikliği’nin yoğun şikâyetleri üzerine 1908 yazında yeniden Bitlis’e çağrıldı. Tutuklandı; fakat bu tutukluluk da uzun sürmedi.
Asıl kırılma 1909 Mayıs’ında yaşandı. Bu kez tekrar tutuklanan Rıza Bey, Muş hapishanesine gönderildi ve 1910 yılında cezaevinde hayatını kaybetti.
İddiaya göre Rıza Bey Muş Hapishanesinde Muş kumandanının yardımı ile ( ki dönemin hapishanesi kale içindedir) Nordin köyünün ermeni rahibi Vartan Efendi tarafından zehirlenmişti. Nitekim dönemin Bitlis vilayeti ingiltere konsolos yardımcısı Safrastian’a göre Rıza Bey “acılar içinde kıvranarak” can vermişti. Resmî kayıtlar ölüm sebebini bulaşıcı hastalık (Tifo yahut kolera) olarak gösterse de , ne o zaman ne de sonrasında Kürtler buna ikna olabildi. Dengbêj anlatısından da görüleceği üzere “zehirlenme” veyahut “ infaz” vakıasına inanılmaya devam edildi. Dengbêj Reso’ya göre çizmelerine zehir koydular (jehr berdane çizmê wî) , Şakiroya göre zehir verdiler (derman danê) Meryem Xan’a göre ise sırtını duvara verip kurşuna dizdiler (pişta wî dane dîwar gule berdanê-)
Her ne yaşandıysa yaşandı, yine de ölümü Ermenilere atfedilen şaibeli bir hikâyeye dönüştürüldü. Bu anlatı, Norşin tarikatına bağlı Dignûg Medresesi’nin postnişini Şeyh Abdülhekim’den başkasını dinlemeyen kardeşi Fettullah Ağa için güçlü bir siyasal gerekçe işlevi gördü. Fettullah Ağa’nın devlete karşı mesafeli tutumunu meşrulaştıran zemin, büyük ölçüde bu ölüm anlatısı üzerinden inşa edildi.
Kısacası Hasananlı Rıza Bey’in hikâyesi, bireysel bir şiddetin ötesinde, Hamidiye rejiminin nasıl bir tahakküm düzeni kurduğunu ve bu düzenin kimleri koruyup kimleri ezdiğini gösteren ibretlik bir örnektir. Bu hikâye, aynı zamanda cezasızlığın dönemin Kürt coğrafyasında nasıl kurumsallaştığını ve şiddetin nasıl “devletleştirilmiş” bir pratik hâline geldiğini de anlatır. Tarihle yüzleşmek tam da burada başlar: İsimleri anarak, rolleri netleştirerek… Ama en önemlisi sanırım romantik tarihin sis perdesini dağıtarak… Umarım bu yazıda birazcık da olsa bunu yaptık.



