B. Zeyno BAYRAMOĞLU
Taraftar… Tribünde başlayan, evde, okulda, işte, sokakta devam eden bir aidiyetin adı. Sıradan bir maç izleyicisi değil, bir kimliğin, bir haykırışın taşıyıcısı. Tribünler sadece takımlar için tezahürat edilen değil, kimliğin, öfkenin, sevdanın örgütlendiği yerlerdir. Futbolun endüstriyelleştiği, seyircinin müşterileştiği çağda bile, bazı tribünler hâlâ başka bir dili konuşur.
Tanıl Bora, tribünleri “kolektif aidiyetin estetik sahnesi” olarak tarif eder. Orası, yalnızca sevinçlerin değil, hıncın, yasın, adalet talebinin yankılandığı yerdir. Tribünler bazen bir şehrin öfkesini, bazen bir halkın kaybolan çığlığını üstlenir. Renkler formaya değil, fikre bürünür.
Futbol sahası 22 oyuncunun teriyle sınırlı değildir; tribünlerdeki kitle, bir toplumun vicdanı ya da körlüğü olarak sahaya iner. O yüzden tribün yalnızca bir oyun mekânı değil, politik hafızanın diri tutulduğu ya da sistem tarafından törpülendiği bir laboratuvardır.
Nitekim Kıvanç Semercioğlu’nun Futbol ve Siyasetin İnteraktif İlişkisi başlıklı tezinde vurguladığı gibi: “Futbolun icadından sonra geçen süreçte; bu toplanmalar pek çok kez önemli politik argümanlarla paralel devam etti. Bu tarz kırılma anları futbolun sadece bir oyun değil, bir oyundan daha fazlası olduğunu kanıtlar niteliktedir.”
Her tribün değildir bu dili konuşan. Her tezahürat, hakikatin sesi değildir. Sistemin hoparlöründen çıkan her marş, halkın yüreğine dokunmaz. Bazı tribünler devletin mizansenine dönüşür, bazıları rejimin resmi tezahüratçısı olur. Devletin ideolojik aygıtları arasında stadyumların da yer alması boşuna değildir. Çünkü milyonları bir araya getirip aynı ritimle bağırttığınızda, ya büyük bir özgürlük şarkısı duyulur ya da rejimin tek sesli marşı.
10 Ekim Ankara Katliamı’nda hayatını kaybedenler için yapılan saygı duruşunun ıslıklarla kesildiği Konya’daki maçta gördük bunu. Unutturulmak istenen 12 Eylül’ün, ‘12 numara’ marşlarıyla selamlandığı stadyumlar da oldu. Sistem, tribünleri yalnızca kitleyi hizaya sokmanın bir aracına çevirmeye çalışır. Ne zaman konuşan bir tribün çıkarsa, rejim ya onu susturur ya da sesi bastırmak için hoparlörleri açar.
Lakin bazen öyle anlar gelir ki, o hoparlörlerin gücü yetmez. Tribün, susturulmuş bir halkın çığlığına dönüşür. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Fas’ta, Raja Casablanca tribünlerinden yükselen marşta görüldü.
Bazı marşlar hoparlörleri bile parçalayacak kadar güçlüdür. Fas tribünlerinde yankılanan o marş, yalnızca bir maç atmosferini değil, bir ülkenin adalet duygusunun çöküşünü de anlatıyordu. Raja Casablanca’nın tribünlerinden yükselen ses, yoksulluğun, aşağılanmanın, unutulmuşluğun yankısıydı. Açlık vardı o sesin içinde, öfke vardı, ama en çok da halkın sırtına basarak yükselen bir rejime karşı isyan vardı.
Ve işte o marşta söylenenler şunlardı:
“Bu ülke aşağılayan bir ülke, gözyaşlarımızı döktü.
Yaşamak çok acı oldu, bunu diyenler yalan söylemediler.
Hükümet bizi boş vaatlerle öldürdü.
Bu ülkede hiç iyi şeyler göremedik.
Müzik festivalinde Shakira’ya milyarlar verdiler.
Bizim taleplerimiz küçüktü. Zamlarla yaktınız bizi.
Yemin ederiz, kocaman bir mafyasınız. Herkes hırsız oldu.
Yemin ederiz, kocaman bir mafyasınız.
Fakir komşularımız kuyruklarda terbiye edildi.
Mum aramızda yanıyor.
Hükümet paramızla villa alıp bizimle alay ediyor.
Yemin ederiz, kocaman bir mafyasınız.
Yemin ederiz, kocaman bir mafyasınız.”
Bir tribün düşün ki, milyonların yoksulluğunu omzunda taşıyor.
Bir tribün düşün ki, marşlarla adalet talebini haykırıyor.
O tribün, artık sadece bir taraftar grubunun değil, susturulmuş bir halkın isyanı oluyor.
Okuyucuya Not:
Böyle örnekler var dünya tribünlerinde. St. Pauli (Almanya), Karakızıl (Türkiye), Livorno (İtalya) gibi taraftar grupları; sisteme karşı sesini yükselten tribünlerden yalnızca birkaçı. Bundan sonraki yazılarda bu tribünlere de kulak vereceğiz. Çünkü hakikatin sesi tribünlerde yankılanmaya devam ediyor.
Yazıda bahsi geçen marşın görüntüleri ise şöyle: