Akın OLGUN
Şara için, Batı’nın yarattığı en çiğ manipülasyonlarından biri olduğunu söyleyebiliriz.
Suriye’nin başına geçirilmesinden önce başlayan ve bugüne gelene kadar birçok isimle telaffuz edilen bir cihatçıydı o;
Muhammet Colani, Ebu Muhammed el Cevlani, Ahmet el Şara…
ABD, “Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist” olarak kaydetmişti onu resmî belgelere. El Kaide, IŞID, El Nusra gibi bölgenin en tehlikeli selefi güçleri içinde kendini var etmiş bir isimdi “Şara”. ABD, üzerine 10 milyon dolar ödül bile koymuştu.
Şimdi, aynı “Şara”, Suriye geçici hükümetinin Cumhurbaşkanı olarak görevde. Ona bir takım elbise giydirip, boynuna bir kravat geçirip, bir uluslararası anlaşmayla Esad’ı Rusya’ya iltica ettirip, Suriye’nin başına geçirdiler.
Şimdi batı, ona istedikleri her anlaşmanın altına imza atması karşılığında, istediği her unvanı veriyor ve ağırlıyor ama bir sorun var;
Rojava…
Kürtlerin Suriye sahasındaki varlığı, idari ve askeri yapıları, Batı ile kurdukları konjonktürel ittifaklar, onları sadece Suriye için değil, bölge için de önemli bir aktör haline getirmişti. Bu aktörlüğü de Şara gibi havadan kazanmamışlardı. Onları hakiki kılan bir olguydu varlıkları.
Kadın Savunma Birlikleri’nin (YPJ) IŞİD karşısında ortaya koyduğu büyük direnişin tüm Batı dünyasında karşılık görmesi, Kobani’yi IŞİD’e karşı savunma iradelerinin yüksekliği, DSG’nin bölgeye dair geliştirdiği demokratik model ve güvenlik anlayışının kapsayıcılığı, Mazlum Abdi’nin bölgede sempatiyle anılmasını da kapsayan bir hakikati kurdu. Yani bu hakikatin temelleri direnişle kuruldu ve bu onları birbirine bağlayan en önemli moral değerlerden biri oldu. Bölgede ve özelde de Suriye’de, yükselen değer olarak görülmeleri ve bir aktör olarak sahanın öznesi olmaları, Türkiye’nin ve Şara’nın gözüne batan çıban haline getirdi aynı zamanda.
Kürt siyaseti, bu durumu “barış” temelli bir paradigmayla göze batan değil, birlikte göz olmayı önceleyen bir siyasetle, kimsenin kaybetmediği ama herkesin kazandığı bir formülle karşıladı.
Konjonktür de şartlar da buna uygundu.
Dengeler sarsılmadan eğer bu sorun aşılabilirse hem Türkiye hem de bölge için yeni bir yüzyılın kapısı, Türklerin ve Kürtlerin “stratejik ortak”lığına ev sahipliği yapabilirdi. Bahçeli’nin başka şekillerde formüle ettiği durumun çerçevesi de buna yakındı ama öte yandan Orta Doğu gerçekliği her aktörün aklının kenarında tuttuğu şeydi ki, bugün yaşananlar, kenarda duranın öne geçmesinin de bir ifadesi.
Kürt siyasetinin bu değişimi görmediği, anlamadığı şeklindeki ifadeleri hem abartılı hem de gerçeklikten uzak bulduğumu da söylemeliyim.
Aksine, bu tablonun değişebileceğini görüyor ve adımların daha hızlı atılması için zorlayıcı bir pozisyon alıyordu. Hatta sürecin önünü açmak için fesih, silah bırakma ve bazı stratejik alanlardan çekilme gibi güven tayin edici bir pratik ortaya koyuyor ve “mümkün” siyasetini örüyordu.
Bunu, sadece Türkiye’de başlayan süreç için yapmıyorlardı elbette. Birbirini etkilediğini bildikleri bir bölge aklıyla adımlar atıp, yeni adımların önünü açmaya çabalıyorlardı. (Sanırım Türkiye tüm bu adımları bir zaaf ve güçsüzlük olarak okudu)
İmralı’nın gördüğü, pratikleşti
Öcalan’ın ısrarla İsrail’i işaret etmesiyle, Paris anlaşması arasındaki bağı kuramayan aklın yaklaşımı elbette “kandırıldılar”dan öteye geçemiyor.
“Şara’dan bir diktatör çıkarmak istiyorlar” söyleminin alt metnini okuyamayanlar, doğal olarak meseleyi günübirlik bakışlara hapsederek, mış-lı cümleler kurarak sığınacak yerler arıyor.
“Rojava kırmızı çizgimizdir” cümlesinin irade beyanının gücünü kavramayanlar, elli yıldır süren “bitirdik” hamasetini sloganlaştırmaya devam ediyor.
Oysa, duruma kuş bakışı yaptığımızda, İsrail’in Gazze’de, Lübnan’da yaptığını, Türkiye’nin HTŞ ve Şara eliyle Kürtlere yapmak için satın aldığı gerçeğini görüyoruz.
Bu, sürece dair atılmayan ve sürüncemede bırakılan tutumla, Şam’ı kendisine yol yapan MİT, Dışişleri ve Savunma Bakanlığının tavrıyla da zaten ortadaydı.
Kürt siyasal çevreleri bu tutumu hayra yormuyorlardı elbette ama buna rağmen, bazı hassas dengeleri korumak adına, inat ve ısrarla, Suriye’nin geleceğine dair pozisyonlarını temkinli şekilde korumayı sürdürüyorlardı. Çünkü kopuş, büyük felaketlerin kapısını bir anda açabilirdi.
Bazen siz ne yaparsanız yapın, nasıl pozisyonlanırsanız pozisyonlanın yapacak çok fazla şey kalmaz. Direnişin konuşması kaçınılmaz olur ki tam olarak yaşanan bu diyebiliriz. “Rojava vatandır!” hattının kurulması da bu zeminde şekillendi denilebilinir.
Türkiye’nin, Suriye’de Kürtlere kaybettirme politikasını uzun zamandır planladığı aşikâr ve bunun izninin ABD’den alınmasıyla harekete geçildiği de açık.
Suriye’nin güneyini İsrail’in kontrolüne ve denetimine bırakan Paris anlaşmasıyla, Kürtleri tasfiyeye zorlama, yalnız olduklarını göstererek iradelerini kırma, Kobane’yi ele geçirerek kıyım yapma, ele geçirememe durumunda ise bir Kürt hapishanesine çevirme operasyonu tüm sahaya indirildi.
Elbette, bölgenin uluslararası aktörlerinin, bu yaklaşımı hızla satın almasının arkasındaki motivasyonu anlamak önemli. Bu meselenin, geniş bir çerçeve içinde konuşulmasının olmazsa olmaz olduğu da bir gerçek ve umarım bunu ileride daha detaylı yapabiliriz.
Her şeye rağmen, Kürt siyasetinin nasıl ayakta kaldığına dair kafaları çok karıştıran ve anlamakta zorluk çekilen durumu bu temelde kavramakta fayda var.
Aynı anda hem sürecin hem direnişin hem de saha tutma savaşının nasıl yürütülebildiği konusunda, Kürt siyasetine bakışta bir kafa karışıklığı görünüyor zaman zaman. Kürt siyasetinin var olma ve bir güç olarak kendini tahkim etme stratejisinin, bütünlüklü bir yaklaşıma dayandığı gerçeği çok anlaşılmadığı için, gelişmeler de doğru kavranamıyor diye düşünüyorum.
Orta Doğu denkleminde hayatta kalmanın, ulus-devlet paradigması üzerine yükselmiş devletlere yem olmamanın ve uluslararası güçlerin ağına düşmeden var olabilmenin temelinin, doğru stratejik adımlara ve gelişmelere özgü esnek pozisyonlamalara bağlı olduğu hep göz ardı ediliyor. Bu unutulduğu için olmadık belirlemeler yapılıyor Kürt siyasetine.
Özetle, siz “süreç bitiyor, bitecek” dediğinizde o ‘an’ı konuşmuş oluyorsunuz. Onlar ise “süreç etkileniyor” diyerek zemini korumayı önceliyorlar. Siz “DSG tasfiye ediliyor” diyerek, her şeyin bittiğini anlatırken, onlar “konu DSG değil, geleceğimizle ilgili, her türlü diyaloğa açığız” diyerek stratejiyi koruyorlar. Siz “ABD, DSG’yi sattı” diyerek duygusal kimi hazlar yaşarken, onlar “koalisyondan sorumluluklarını yerine getirmelerini bekliyoruz” diyerek, diplomasinin dilini sahada tutuyorlar. Dolayısıyla bu yaklaşım farklılığı, durumu kavrama ve yönetme aklını da belirlemekle kalmıyor, farkı da açığa çıkarıyor.
Rojava’da direnme kararının tüm sonuçlarıyla kabulü var karşımızda şimdi. Şara’ya, Türkiye’ye ve bölgenin aktörlerine “çözüm” temelli yaklaşan stratejik tutumun, direnme ve kazanma temelli bir başka stratejik aşamaya geçtiğini anlıyoruz artık. Çözüm siyasetinin zayıflık olarak görüldüğü bir yerden, çözümü çare olarak yeniden var etmenin yükü, bir kez daha Kürtlerin omuzlarında bırakılmış gözüküyor. Bu ağır bir yük ama bundan kaçmanın mümkün olmadığı da sahanın hakikati.
Rojava’nın Kürtlerin bam teli olduğu hususu bir gerçek ve Türkiye bu tele basarak, kendisine sunulan “stratejik ortaklık” anlayışını bir anda boşa düşürdü. Çok muhtemelen, Batılı güçlerin ses çıkarmayacağını garanti ettiği, HTŞ’nin ikili anlaşmalarla Kürde karşı savaş satın aldığı ve Türkiye’nin bunu organize ettiği bir ortamda, Kürtlerin çok direnemeyeceğini düşündüler veya en geri noktaya çekerek, istedikleri zaman boğabilecekleri bir küçük alana sıkıştırmayı planladılar. Ne acı.
Türk-Kürt ittifakıyla hem Türkiye’de hem bölgede hem de dünyada ciddi bir güç ve alternatif olabilecekken, tüm kartlarını HTŞ ve Şara’dan yana açmak, Kürt fobisinin tüm aklı nasıl esir aldığını ve kullanışlı hale getirdiğini gösteriyor bir kez daha.
Öcalan’ın büyük zorluklarla ve ciddi bir paradigmayla sunduğu fırsatın böyle çarçur edilmesi, sadece kendileri açısından değil tüm Türkiye halkları için de bir kötülük. Çünkü bu savaşın faturası tüm Türkiye’ye çıkacak ve sonuçları halkın omuzlarına yüklenecek.
Şara’ya “muzaffer komutanlık”, HTŞ’ye “Suriye Arap Ordusu” unvanı kazandırabilmek için, Kürdün canı, malı, kanı üzerinde siyaset kurmak ve bunun için her türlü kötülüğü örgütlemek, Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmayacak. Çünkü, bir başka halkın canı üzerinden alınan saygınlık kazanılmış olan değil, satın alınmış olandır.
Kendisinin dönüştürmek istediği Türkiye hayalini, Suriye’de inşa etmeye çalışan AKP, bölgede kendisinden daha büyük akılların ve hayallerin olduğu gerçeğiyle mutlaka yüzleşecek.
Rojava’yı düşürme operasyonunun ve bunu onaylayan aklın, AKP iktidarını ve Cumhur İttifakını kökten saracağına da tanıklık edeceğiz.
Sadece iktidar değil, cihatçıların Rojava’yı kuşatmasına “olumlu” diyerek, desteğini sunan CHP’nin dış politika tutumu da bundan cevabını alacak hiç kuşkusuz. Kürt siyasetinin yeni tutum ve taktiksel yaklaşımlarında da bunun izlerini göreceğiz. Bu nedenle “süreç biterse bize yönelirler” diye bakan vasat fırsatçı tutum ile “süreci seçime endeksli götürürüz” diyen akıl büyük yanılıyor.
Kürtler ve Kürt siyasal hareketi, Rojava’ya yönelen bu saldırı bahsiyle birlikte, tüm alanlarda, büyük bir inşaya girişecek diyebiliriz. Hiçbir alanda boşluk bırakmayacak şekilde, çok güçlü, aktif ve belirleyici olan bir siyaset dönemi kapıda ve bu herkesi etkileyecek.
Son söz olarak, eğer Rojava korunur, direniş büyük bir dalga yaratır ve Kürt siyaseti kazanımı yeni bir dengeye oturabilirse, birçok şeyin önü hızla açılabilir. İmralı’nın gücü ve rolü bir kez daha belirginleşir ve masanın temelleri sağlamlaşır veya tersi hasıl olur ve uzun soluklu bir mücadele, Türkiye’nin ikinci yüzyılında da var olmaya devam eder.
Burada asıl tercihi Türkiye yapacak bana kalırsa ve aldığı karar, Türkiye’nin neye benzeyeceğini, neye dönüşeceğini de belirleyecek.
Kendisine “laik”, “ilerici”, “Atatürkçü” vb diyen ve büyük kaygı duyanlar için de bir dönüm noktası olacak bu. Umarım bunu görür ve hali hazırda Kürde karşı olan cihatçı tutumlarını şimdiden sorgularlar.



