Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Faik Bulut yazdı

ABD Başkanı Trump’ın dış politikası: Kurumsal ve kişisel sentez

Faik Bulut yazdı
Faik BULUT

Bu yazıda İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan dış politikasının geçirdiği değişime değindikten sonra Donald Trump dönemindeki yeni anlayışa değineceğim.

Amerikalı yöneticiler, eskiden küresel anlamda bir dış politikaya fazla önem vermemişler; daha çok Amerika kıtasındaki komşu ülkelerle ilişkilerine (çekişme, rekabet, çatışma veya bölgesel savaş) yoğunlaşmışlardı. Latin Amerika ülkeleri ve Pasifik bölgesindeki bazı ülke ve takımadalarıyla geleneksel bağlantılar kurmakla yetinmişlerdi.

Ne var ki Avrupa ve Pasifik okyanusu ölçeğindeki hegemonya mücadelesi büyük altüst oluşlara gebeydi. Nitekim Japonya’nın 7 Aralık 1941 tarihinde Hawaii adalarının Oahu adasında bulunan Pasifik Filosu ve Pearl Harbor askeri üssüne saldırısıyla birlikte Amerikan yönetimi, İkinci Dünya Savaşı’na katıldığını duyurmuştu.

Bu tarihten itibaren Washington dış politikaya daha fazla önem vermiş; dış dünya ve bilhassa Avrupa ile işbirliği ve ittifakın planını yapmış, ardından geleneksel çizgisinin dışına çıkarak Ortadoğu’ya ihtimam göstermişti.

Buna bağlı olarak ülke çapında siyasi, güvenlik ve kalkınma kurumları dış politikaya hizmet edecek biçimde düzenlenip kapsamlı hale getirilmişlerdi. Mesela askeri, iç ve dış etkenler doğrultusunda Başkan’a görüş ve öneriler sunmak üzere Milli Güvenlik Kurulu (MGK) tesis edildi. Bağlı olarak Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) ülke dışındaki bilgileri toplayıp yönetime aktarması kararlaştırıldı. Keza başta Savunma Bakanlığı olmak üzere farklı bakanlıkların denetimindeki askeri komutanlıklar kuruldu.

Ekonomik açıdan 1948 yılında oluşturulan “İktisadi Koordinasyon İdaresi” denetiminde savaş sonrasına denk gelen Marshall Planı çerçevesinde Avrupa’nın yeniden inşa ve imarına karar verildi. Daha sonra Dışişleri Bakanlığı uhdesinde farklı iktisadı kurumlar faaliyete geçtiler.

Yukarıda bahsedilen kurumların tümü, Milli Güvenlik Kurulu’nun genişletilmiş toplantılarında dış politikada söz ve karar hakkına sahiptiler.

Yani anlattığımız dönemlerde ABD’nin dış politikası kurumsal temeller üzerinde yükselip bu doğrultuda politik-diplomatik-iktisadi-askeri alanlarda uygulanabiliyordu.

Trump döneminde değişen dış siyaset: Kurumların önemi azalıyor

Trump’ın şimdiki idaresinde kurumsal yapılar hâlâ faal olarak işlemekteler. Ancak Trump, söz konusu kurumların bazılarında köklü değişikler yaptı. Örneğin, Dışişleri Bakanlığı’nın bünyesine “US AID” adı altında ekleme yaptı ki, bu da bütün yetkileri tekelinde tutan Milli Güvenlik Kurulu’nun aleyhine oldu. MGK merkezindeki görevlilerin sayısını azalttı. Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bu kurumun geçici başkanı tayin edildi.

Demek oluyor ki kurumsal yapının bünyesindeki değişimin en önemli ayağı Trump’ın şahsında somutlaşan kişiselleştirilmiş bir dış politikayla karşı karşıyayız. Özellikle Trump’ın ideolojisini yansıtan MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yapma) isimli oluşum, kurumsal yapının yerini almaktadır. Zira Trump, karar alma sürecinin zahmetsiz olmasına ve basit bir şekil almasına inanmaktadır. Ancak bunu yaparken milli güvenlik-dış politika-ekonomi alanındaki anayasal kurumların etkisi ve itibarından yararlanmak istemektedir. Yani şahsileştirilmiş bir politikayı geleneksel bir kurum olan Dışişleri Bakanlığının ve Milli Savunma Bakanlığı çatısı altında yürütmenin zorunluğunu inanmaktadır.

Diğer yanıyla bakarsak Trump, ülkenin savunma-ekonomi-dışişleri üçgeninde kesin söz sahibi olan Milli Güvenlik Kurulu’nu (MGK) bypass edip devre dışı bırakma yoluna gidiyor. Çünkü Trump’ın fanatik taraftarları MGK’nin “derin devletin bir parçası” olduğu kanaatindeler. Bu yüzden olsa gerek; Trump’ın şahsileştirdiği politikaların önünü açabilmek amacıyla diğer bakanlıklardaki memurların bazıları da Milli Güvenlik Bakanlığına devşirilmiş oldu. Mesela Milli Güvenlik Bakanlığı Trump’ın talimatları doğrultusunda düzenlenen kaçak göçmenlerin takibi işinde istihdam edilmektedirler.

ABD dış politikasında kişisellik

Trump, kurumsallığın yanında kişiselliğe yani şahsileştirilmiş diplomasiye ağırlık vermektedir.  Onun kişiselliğinde MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yapma) politikası ve ideolojisi büyük önem arz etmektedir. Çünkü kendisi milli tecritçiliği ön plana çıkaran askeri çevrelerle ilişkilidir. Oysa Dışişleri Bakanı olarak tayin ettiği Marco Rubio, gerçekte gelenekçi muhafazakâr Cumhuriyetçilerin görüşünü benimsemektedir.

Trump’ın etrafında kümelenenlerin çoğunun aksine, Rubio nitelikli bir disiplin ve örgütlenmeyi esas almaktadır. Ek olarak savunma ve yönetme hususunun izahında maharetli bir dil kullanmakta ve kişisel kudreti sayesinde Trump’ın başvurduğu politikalarla yöntemleri savunabilmektedir. Mesela Rubio; Trump yönetimi bünyesinde görev alan Elon Musk ile ustalıkla başa çıkabilmiştir.

Üstelik Rubio, Trump etrafında kümelenen MAGA taraftarlarını kurumsal işleyişe inandırmış ve onların kendisini “derin devletin adamı” diye suçlayıp şeytanlaştırmasını engellemiştir. Bu arada Kongre üyelerinin dış politika üretme sürecine katılmalarının önüne geçmek suretiyle kurumsal siyasetin karar alma halkalarını birbirinden koparabilmiştir.

Ayrıca bahsedilen Kongre üyelerinin Başkan Trump ile yönetici ekibine ulaşıp kendilerini dışarıdan etkileme girişimlerini boşa çıkarmıştır. Nitekim Cumhuriyetçilerle Demokratların itirazlarına rağmen Trump’ın gümrük tarifelerini yükseltmesi, NATO’ya baskı yapması ve Rusya’ya müzahir bir siyaset izlemesi Rubio’nun gayretleri sayesinde hayata geçirilmiştir.

Resmi politika üretme süreçlerinde Trump, gayriresmi yöntemleri de devreye sokarak etki alanı geniş olan topluluk ve oluşumlara da (İsrail lobisi ve MAGA taraftarları gibi) inisiyatif tanımak suretiyle alışılmışın dışında arzu ettiği politik taktikler uygulamaktadır ki, bu da kurumsal olmayan bir siyaset tarzı olarak kitleler tarafından kabul görmektedir.

Misal, İran ile ilişkiler hususunda bahsi geçen MAGA isimli oluşum bu ülkeye savaş açılmasına karşıydı. Çünkü böyle bir savaş Amerika’nın değil, İsrail işine yarayacaktı. Buna karşılık İsrail taraftarları ve lobileri savaşı desteklemekteydiler. Bunlara göre İran ile çatışma, hem ABD hem de İsrail’in menfaatineydi. Dolayısıyla Trump yönetiminin İsrail’i savunması ve desteklemesi şart idi.

Alışılmışın dışında bir politik yöntem izleyen Başkan Trump, bu noktadan kurumsal siyaset ile geleneksel diplomasinin kurallarını çiğnemek suretiyle kimi zaman şaşırtan kimi zaman da son derece dramatik olaylara yol açan bir çizgi izlemekte; ihtiyaca göre tavır alabilmektedir. Daha önce hiç görülmemiş ve uygulanmamış yöntemlere başvuran Trump, çoğu zaman anlaşılamayan dış politikalara damga vurabilmektedir. Dolayısıyla yorumlanması gayet sorunlu ve zor olan bir politika türeviyle karşı karşıyayız.

Ona bakılırsa; kimi zaman acemice bazen de şahsileştirilmiş şekliyle uygulanan bu siyasetin ekseni,  ABD’nin küresel ve bölgesel ölçekteki çıkarlarına yarayan gelişmelerin gidişatı doğrultusuna göre biçimlenebilmektedir.

Müttefikleri benimsesin veya karşı çıksınlar, Trump bu anlayışa göre politik hattını ve planını yapmaktadır. ABD Başkanı, bu noktada daha önceden müttefikleri ve dostlarıyla istişare etme yani danışma mekanizmasını neredeyse işlemez hale getirmiştir. Bağlı olarak hasımlarıyla sürekli bir düşmanlık gütmek yerine, Amerikan çıkarlarının pusulası doğrultusunda hareket ederek icabında şiddete çoğu zaman da diyaloga başvurmaktadır.

Özetle Trump’ın yukarıda ana hatlarını aktardığımız ikili (kurumsal ve kişisel senteze dayalı) siyasetini anlamadığımız müddetçe, onun Lübnan ve Suriye’deki Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Filistin sorunundaki diplomatı Steve Witkoff’un niçin “tek adam, tek at, tek mızrak” misali hareket edip yeri geldiğinde Filistinlilere, Hamas örgütüne; zamanı geldiğinde Suriye’deki Kürtlerle Dürzilere yönelik çelişkili yaklaşımlarını anlamakta zorlanırız.

Benzer çelişki sürprizlere Trump’ın Putin ile görüşmeleri öncesi ve sonrasında Ukrayna meselesine yaklaşımında, Volodomir Zelensky ve Avrupa Birliği ülkeleri temsilcileriyle buluşmasında da rastlayabiliyoruz.  Örneğin Putin’le görüşmesinde kendisine refakat eden dış işleri görevlileri arasında tek bir Rusya uzmanı yoktu; çünkü bakanlıkta yaklaşık 1400 memur tasfiye edilmişti.

Bu durum şunu gösteriyor: ABD dış politikası salt milli menfaatleri koruma amaçlı olmayıp,  aynı zamanda Trump’ın tek adam iktidarını ve şahsi diplomasisini güçlendiren etkili bir iç siyasi araçtır,

Ancak Çin tecrübesi de gösteriyor ki; ortak akıl, kurumsal çalışma ve uzun vadeli politika başarının vazgeçilmez anahtarıdır. İhtiyaca dayalı kısa vadeli, genellikle başarısızlıkla sonuçlanan günübirlik veya eyyamcı politikanın ufku da yolu da açık olamaz.

ABD’nin günümüz ve gelecekteki olumlu veya olumsuz tavırlarını Türkiye ve Kürtlerle ilişkisinde görürsek, şaşırmamalıyız. Lakin meselenin özünü kavrayıp bunlara hazırlıklı olmalıyız.

Benzer Haberler