Şebnem Korur Fincancı
Artık bir eşiğin gerisindeyiz. Bugün yaşadıklarımızı “insan hakları ihlali” olarak adlandırmak bile meseleyi hafifletiyor. Çünkü ortada ihlal edilecek bir norm bırakılmıyor. İnsan hakları, tek tek çiğnenmiyor; toplam olarak hayatımızdan çıkarılıyor. Birbirinden uzak coğrafyalar, farklı diller, başka bayraklar… Ama aynı cümle: “Güvenlik gerekçesiyle.”
Rojava’da yaşananlar bunun en çıplak örneği. Hastanelere ilaç girmiyor, elektrik yok, sağlık emekçileri çalışamaz hale getiriliyor. Sağlık hakkı açıkça ihlal edilmiyor belki; daha “zarif” bir yöntemle anlamsızlaştırılıyor. Bir hak, kullanılamaz hale getirildiğinde artık hak olmaktan çıkar. İnsanlar bombalarla değil, tedavisizlikle, ambulanssızlıkla, ilaçsızlıkla öldürülüyor. Ve bu, artık utanılmadan yapılıyor.
Türkiye’de bu kuşatmaya karşı ses çıkaranlara yönelen saldırılar da aynı zincirin halkası. Dayanışma eylemleri dağıtılıyor, insanlar gözaltına alınıyor, coplanıyor. İfade özgürlüğü, toplanma hakkı, protesto hakkı – hepsi “kamu düzeni” torbasına atılıp boğuluyor. Hak talep eden, otomatik olarak “şüpheli” ilan ediliyor. Nusaybin’de yaşanan ise bu düzenin en sert, en ilkel yüzü. Bir genç, “Bayrağa saldırdığı” iddiasıyla sokak ortasında dövülüyor, gözaltına alınıyor, ardından yoğun bakıma kaldırılıyor. Burada artık semboller değil, çıplak yaşam hakkı söz konusu. Devletin koruması altında olması gereken bir beden, devletin göz yummasıyla paramparça ediliyor. Sonra da adına “adli süreç” deniyor.
Aynı anda, dünyanın öte yanında, Minneapolis’te göçmenler vuruluyor. Göçmenlik statüsü, insan olmanın önüne geçiriliyor. Kimlik belgesi, yaşam hakkının yerine konuyor. Hukuk, yalnızca “makbul” olanlar için çalışıyor; geri kalanlar için ise mermi, cop ve sınır dışı.



