Fatih Polat
Kendisine Trump tarafından ‘meşruiyet’ bahşedilen cihatçı Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) ile SDG arasındaki entegrasyon sürecinin nasıl sonuçlanacağı, 2026’ya girerken Suriye’nin geleceği ve Türkiye’deki ‘süreç’ açısından merak edilen konuların başında geliyordu. Ve yılın ilk ayı tamamlanmadan Rojava’nın varlığını koruyup koruyamayacağını konuşuyoruz.
Şam’da taraflar arasında 4 Ocak’ta yapılan toplantının, Ankara’nın araya girmesiyle yarıda kesilmesi ve ardından Paris’te İsrail ve Suriye yönetimiyle, ABD ve Fransa’nın himayesiyle yapılan toplantılar ve sonrası Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Suriye temsilcileri arasındaki görüşmeleri takiben Halep’te Kürt mahallelerine yönelik kuşatma ve sonrası biliniyor…
Elbette bu aşamaya sadece ocak ayındaki toplantılarla değil, Şam, Paris, ABD, Erbil, Ankara ve bir dizi başka yerde çeşitli zamanlarda yapılan toplantılardaki istişare ve güç mücadeleleriyle gelindi. Bir adım geriye çekilerek yapılan bütünlüklü analizlerde, gelişmelerin bu noktaya gelmesinde 2012’den itibaren atılan adımlardaki bazı temel yanlışların etkili olduğu, bunda Kürt tarafının ABD ile kurduğu ilişkiler ve bu ilişkiye ABD’nin, IŞİD ile mücadele ortaklığı dışında, siyasal bir ittifak anlamı yüklemediği halde, Kürt tarafının böyle bir beklenti içinde olduğu yorumlarını ekleyebiliriz. Bunun da ABD’nin SDG’den desteğini çekerek, Suriye’deki cezaevlerindeki IŞİD’lileri Irak’a taşımaya başlamasıyla, Kürt tarafında yerini bir hayal kırıklığına bıraktığı açık.
IŞİD barbarlığına karşı bulunduğu toprakları savunurken, dünya halklarının takdirini kazanmış olan Suriye Kürtlerinin, ödedikleri onca bedelin ardından, statüsüzlük dayatılması yüz yüze bırakılması kuşkusuz trajiktir. Bu güncel trajedi, Kürtlerin tarih boyunca yaşadıkları benzer anlara dair travmaları da tetiklemiş görünüyor. Ancak emperyalist güçler ve bölgenin hegemon güçleri Suriye’ye kendi çıkarlarına uygun bir gelecek dayatırken, Rojava’nın örgütlü güçlerinin kendi statü taleplerini, IŞİD ile mücadeledeki rolleriyle sınırlı olmayan bir bağlam içinde görmeleri gerektiği açıktır. Aksi bir tutum, Trump ve Barrack’ın ifadelerinde yansıyan buyurgan, üstenci sömürgeci tavırlara kendilerini açık hale getirmeye devam etmelerine neden olacaktır.



