Şükrü Hatun
Şu veya bu nedenle temas eden, arkadaşlığı olan, onların yaşadığı yerde yaşayan, benim gibi bir süre de olsa onların nüfus olarak fazla olduğu bir ilde (Adıyaman) çalışan ya da diyabet kampı gibi bir etkinlikte 5 gün onlarla bir arada olan herkesin kolayca anlayabileceği gibi Kürtler dilleri, kültürleri, türküleri, oyunları, giyimleri, yaşamları ile ayrı bir halktır. Yıllar önce Bulgaristan’da yaşayan Türklerin de Jivkov zulmü sırasında deneyimlediği gibi insanların kendi dillerindeki isimlerinin değiştirilmesinin varlıklarına yönelik bir darbe olduğunu en iyi onlar bilir. Öte yandan yüzyıllardır süren sistematik, devletlerce uygulanan yok sayma ve asimilasyon (kimliklerinin ana ögelerini eritme, görünmez kılma, unutturma, giderek yok etme) politikalarına rağmen, halk olarak zenginliklerini ve onurlarını korumuşlar, birlikte yaşamdan vazgeçmemişlerdir.
Böyle bir durumda, ortaklığımızı korumak ve geliştirmek, sanıldığı gibi onların asimilasyona ses çıkarmamalarına, sinmelerine, hep beraber saf bir topluluk olmamıza değil, tam tersine ve Hannah Arentd’in “ve kavraması zor da olsa, ortaklığa yalnızca farklılıkları vurgulayarak, her şeyden önde tutarak ve sürekli çoğaltarak ulaşabiliriz” cümlesindeki yaklaşıma bağlıdır. En çok kendini dilde gösteren asimilasyon, sadece her sabah varoluşunun kimliğinden dolayı şiddete maruz kalması değildir, bunun ötesinde koca bir halkın bir çok açıdan dışlanması, ötekileştirilmesi, 1980 sonrasındaki Diyarbakır Cezaevi’nde olduğu gibi başka kimseye yapılmayan türden işkencelere ve aşağılamalara maruz kalması, kendini geri çekmesi, yaratıcılığının sönmesi, ekonomik ve sosyal olarak geri kalması, bir de bundan dolayı zarar görmesi gibi katmerli sonuçları olan bir durumdur. Eski dış işleri bakanlarından İlter Türkmen’in bir konuşmasında söylediği gibi “Cumhuriyet asimilasyonda başarısız olmuştur ve artık asimilasyonda ısrar etmek yerine başka şeyler yapılmalıdır.”
Sırrı Süreyya’nın mirası
Biz kabul edelim ya da etmeyelim hem ülkemizdeki hem de başka bölgelerdeki Kürtlerin en önemli sorunu ve huzursuzluklarının kaynağı kimliklerinin yok sayılması, asimilasyondan vazgeçilmemesi ve milliyetçi refleksler ile “teröristler” kelimesi yerli yersiz kullanılarak üstlerine gelinmesidir. Sırrı Süreyya, politikanın soyut ve maksimalist dili yerine insanların dertlerini umursayan, şu zamana kadar yaşananları hesaba katan, bir şey talep ederken dışlayıcı olmayan, taleplerden bir duvar örmeyen, insana hitap eden bir dil kurmuştu ve onun mirasını en iyi “makul” kelimesinin anlattığını söyleyebiliriz.
Makul, ilk bakışta sanıldığı gibi uysal, uyumlu, geri adım atan demek değildir; makul, sözlük anlamı ile de akla uygun ve adil davranan demektir. Bu açıdan bakıldığında “makul bir barışa” ülkemizin ve Kürtlerin ihtiyacı vardır. Bunun için kendi ihtiyaçlarımız ve amaçlarımız kadar, bir sorunu çözmeye çalıştığımız insanların dünyası da dikkate alınmalıdır. Şu anda yapıldığı gibi, iktidarda olanların kurgularına uyan bir talepler dizisini öne koyan, Kürtlerdeki “bizim hiçbir sorunumuz çözülmüyor, aynı ayrımcı ve aşağılayıcı dil hüküm sürüyor, en iyi evlatlarımızdan birisi olan Demirtaş’ın özgürlüğü için kimse kılını kıpırdatmıyor, dilimizin üstündeki baskı devam ediyor” gibi duygu ve düşünceler dikkate alınmadan makul bir barışa ulaşılamaz. Makul kelimesi, karşılıklı olarak zor ve şiddetten vazgeçmek, bir envanter çıkararak, bir bir sorunları akla uygun şekilde çözmeyi anlatmaktadır.



