Akın OLGUN
Rojava’ya dönük saldırıların, yok etme kuşatmasına dönüşmesi, Halep’te başlayan ve “süpürme” olarak da tarif edilebilecek yaklaşımın Türkiye üzerinden Şam’a devredilmesi, uluslararası aktörlerin bölge denkleminde pozisyonlarını yeniden inşa ederek bunu bir büyük tasfiye operasyonuna dönüştürmesi vb. her şey şimdi gözümüzün önünde yaşanıyor.
Rojava kuşatmasını, Kürtlerin yüzyıl içinde elde ettikleri bütün kazanımlara, moral değerlerine, ulusal temelde geliştirdikleri var olma bilinçlerine çökme girişimi olarak tanımlayabiliriz.
Bu alanda yaşanacak olası bir yenilginin tüm Kürt coğrafyasına dalga dalga yayılacağını bilen güçler (ki bu konseptin yönetici gücünün Türkiye olduğu çok net) elbette bu kuşatmanın her anını organize ederek, adım adım hayata geçirmeye çalışıyor ve bunun stratejisini kurmuş gözüküyorlar.
Uluslararası sessizlikle onaylanmış bu “çökertme” stratejisinin, Kürt siyasal tarihi açısından bir dönüm noktası olduğunu çok net söyleyebiliriz.
Soruna buradan yaklaştığınızda, sahada savunulanın sadece Rojava değil, aynı zamanda Kürtlerin bir asır boyunca elde ettikleri tüm kazanımlar olduğunu ve geçen asrın en başına itilmeye çalışıldıklarını görürsünüz. Bu gerçek anlamda büyük bir savaş demek. Savaş, şimdilik çeşitli hamlelerle sahaya yansıtılıyor ve herkes birbirini tartarak sonucu belirleyecek olana hazırlanıyor.
Çok net olarak ifade etmek gerekirse, HTŞ tek başına SDG karşısında başarı elde edecek bir güce sahip değil. Ne ideolojik ne askeri ne de stratejik olarak… HTŞ’nin büyük bir balon olduğunu herkes biliyor ve bu balon patlamasın diye tüm uluslararası güçler hep beraber ona bir “kimlik” kazandırmaya çalışıyorlar.
Bu yüzden Türkiye sahada…
Eğer Türkiye’ye kalsaydı, bugün tüm gücüyle Rojava’yı imha etmek için geri durmayacaktı lakin bölge denklemi henüz buna uygun olmadığı için, aklındakini sürece yayıyor.
Bununla da yetinmiyor elbette. Süreci kontrol ederek, istediği zemine, yani kıvama getirmenin yolunu yapmaya çalışıyor. Kısa ve uzun vadeli bir çökertme stratejisi olduğunu ise, 10 Mart anlaşmasından bugüne yaptığı hamlelerden anlayabiliyoruz.
Örneğin Halep’te; 1 Nisan anlaşmasıyla SDG’nin varlığını iç güvenlik güçlerine teslim ettirenler, gerekli koşulları oluşturdukları gün, Halep’in iki Kürt mahallesine saldırdılar.
Şimdi benzer bir taktiği Rojava için kurguladıkları açık. Kuşatmayı genişletme, Kobane’yi açlık susuzlukla içeriden parçalama, uluslararası desteği koruma ve en geri yerden masaya oturtarak, SDG’nin elindeki silahı alma ve zamana yayılmış bir tasfiye planıyla tamamen hiçleştirme.
“B planı” ise, gerekli uluslararası desteği sağladığı anda, dört bir yandan, hızlı ve çok güçlü darbelerle teslim alma gibi görünüyor.
Bu iki plan arasında elbette öncelikler de değişebilir.
Tüm bu olasılıkların gerçekleşmesinin ise tek bir yolu var; Öcalan’ın liderliğinin boşa düşürülmesi ve onun iradesinde şekillenen stratejik, politik aklın kitleler ve kadrolar nezdinde şüphe içine alınması.
“Dost acı söyler” kıvamında ifade etmek gerekirse, bunun önüne geçebilen bir politik yaklaşım henüz pek görünmüyor. Hatta Öcalan’ın siyaset gücü ve hamleleri, dışarının algılama, yorumlama ve hayata geçirme eksikliğinde, “devletin adamı” algısına doğru hızlandırılmış bir hal alıyor. Daha da önemlisi, hiçbir pozitif adımın atılmadığı bir ortamda, dışarısı sanki güllük gülistanlıkmış, Kürtler büyük bir tehdit altında değilmiş ve Öcalan bunlarla hiç ilgilenmiyormuş gibi bir atmosfer hâkim kılınmaya çalışılıyor.
Psikolojik harp yöntemlerinin bu meselede nasıl incelikli kullanıldığını görüyoruz. Komisyonun İmralı görüşmesine dair, Öcalan’ın söylemlerini kesip, sorgu altında verdiği bir ifadeymiş gibi görüşme tutanağı hazırlayıp, kamuoyunun önüne atılması ve hemen ardından aralık ayında Öcalan tarafından bir süreç “jesti” olarak Bahçeli’ye hediye edilen kilim pozunun basına servis edilmesi, geleceğe dair önemli işaretler sunuyor.
“Rojava’da Kürtler ölüm kalım savaşı verirken, Öcalan Bahçeliye kilim hediye etmiş” algısı içinde, Öcalan’ın düşürülmeye çalışıldığı pozisyon çok net ve maalesef bu propagandanın hiç işe yaramadığını söylemek mümkün değil.
İmralı heyetinin, Öcalan ile devlet arasında kurduğu ilişkilenme biçiminde, Öcalan’a neyi, ne zaman, nasıl ele alınması gerektiğine, kimi yaklaşım ve jestlerin dışarıda nasıl anlaşılabileceğine ve olası sonuçlarına dair önermelerde bulunma imkanları var mı bilmiyoruz ama ortaya çıkan algının bir tehlikeyi işaret ettiğini söyleyebiliriz.
Rojava kuşatmasını ve Öcalan’ın liderliğini tartışılır kılarak, Öcalan ile kitleler arasında duygusal bir kırılmaya yol açacak şekilde ele alınmasını asla birbirinden ayırmamak gerekir diye düşünüyorum.
Öcalan’ın, örgüte, Kürt halkına ve bölgenin geleceğine dair yaptığı ön görüler ve uyarıların neredeyse bire bir hayat bulduğu gerçeği, bilerek ve istenerek iktidar tarafından gözden kaçırılıyor ve daha da önemlisi lider karakteri tartışılır hale getiriliyor.
Öcalan’ı Kürtler nezdinde itibarsızlaştırma stratejisi, şüphe üretme taktiğiyle algılara sürüklenip, bırakılıyor. Bu taktiğin farklı versiyonları ile yarın çok daha fazla karışılacağız. Yazılan mektupların ifşasından tutun da anlamından koparılmış ses kayıtlarına kadar, geniş bir silsile içinde manşetlerin, dedikoduların gündemine düşürüleceği şüphe götürmez.
“Masada kaybeden olmayacağız” söyleminden “Kürtlere bir Gazze yaşatılacak” ifadesine, dönüşümün kaçınılmaz olduğundan “Şara’dan bir diktatör yaratmak istiyorlar” tespitine ve en nihayetinde hepsinin alt metinlerinde yüzlerce sayfa neden sonuç ilişkisine vurgu yapan Öcalan’ın uyarıları, adım adım kendisini sahada hissettiriyor ve bu artık gizlenemeyecek kadar açık. “Darbe mekaniği” derken de klasik anlamından öte bir şey söylediği, sanırım şimdi daha çok anlaşılıyordur.
Öcalan’ın barış diplomasisi ve “masa siyaseti” içerisinde ifade ettiği cümleleri doğru zeminde, doğru şekilde ayırt edemeyen ve stratejik düşünme yetisini ajitasyona teslim eden ruh halinin kontrol edilemez bir hale gelmesi ise an meselesi gibi duruyor. İktidarın buna özel bir önem verdiği sanırım herkesçe görülüyordur.
“Barış ve demokratik toplum” paradigmasıyla, Kürt siyasetine geniş bir nefes alanı ve perspektif sunan Öcalan’ın hem örgüte hem Kürt siyasetinin bütününe hem de Suriye denkleminde SDG’ye kazandırdığı hamle avantajı, şimdilik bir adım geriye düşmüş gözüküyor ama bunun geçici olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Hamas ve Lübnan Hizbullah’ı örneğini vererek, örgütün karşısındaki en büyük tehdidi işaret eden ve buradan hareketle, “entegrasyon” temelli yeni bir yaklaşımla pozisyon çizen ve bunun nasıl ele alınması gerektiğinin stratejik belirlemesini yapan “kurucu lider” in ciddiyeti ile onu zayıflatmaya çalışan aklın, Rojava üzerinden hesaplaşması oldukça büyük olacak sanırım ve herkes buradan doğacak olan şiddetten payını alacak gibi…
“Barış ve demokratik toplum” paradigması bu yanıyla bir hatayı değil, acil ihtiyacı işaret ediyor diyebiliriz.
Paradigmanın “yanlış” olduğunu salık veren yaklaşımların, sahadaki gelişmelere paralel olarak kendini öne çıkardığı hissediliyor lakin bugün Rojava için yüzbinler ayakta ve dünya kamuoyunun bir gözü hala Rojava’nın üstündeyse, bunun en büyük sebeplerinden biri bu paradigmanın, esnek, kapsayıcı, akılcı, demokratik ve hümanist çizgisinin toplum vicdanında yer edinmesidir.
Sığ bir milliyetçilikle yaklaşılsaydı, bugün ortaya çıkan bir duyarlılığı değil, karşıt öfkeyi kaşıyacak ve Kürtlerin bulunduğu zemini dar bir alana hapsedecekti.
Bir kadının saç örgüsünün, dünyanın her yerinde cihatçılara karşı bir direnç sembolü haline gelmesi de yıllardır kadın özgürlükçü yaklaşımdan taviz vermeyen bu duruşa aittir ve yüzbinlere, milyonlara ulaşmış gerçek bir zaferdir de…
Meselenin bir de Türkiye ayağı var.
Çok konuşulmuyor ama Türkiye’nin her yerinde yerleşik bir duygu ve davranış biçimi haline gelecek olan “cihatçı”lık, “Cumhuriyetin değerleri” olarak ifade edilen her şeyin üstünde “asli yaklaşım” olarak zaferini her an ilan edebilir.
Şovenizm ve ırkçılıkla gözü köreltilmiş ve içindeki çaresizliğin altında ezilmiş milyonların elinde, Kürt nefreti ve İslamcılıkla kutsanmış kaba bir Kemalizm’in kalması çok ama çok mümkün. Tam da bu yüzden, hayalindeki Türkiye’yi Suriye’de inşa etmeye çalışan bir devlet kliği an itibariyle kendini siyaset sahnesinde daha görünür kılıyor ve devletin içindeki beton yapıyı, cihatçılıkla, kötücül bir Türkçülükle ve ırkçılığa meze yapılan bir Kemalizm ile sıvamayı amaç edinmiş görünüyor.
Bu durum bize, Kürt siyasetinin Suriye’de ve Türkiye’de önerdiği “demokratik toplum ve barış” paradigmasıyla, bu paradigmaya karşı çıkan ve sürecin bozulması için her türlü ittifakı kuran kesimler arasında derin bir çatışmanın, devlet katında da kendini daha çok hissettireceğini işaret ediyor.
Devletin hangisine meyledeceğini ise bir niyet değil, konjonktürün, emperyalistler arası çatışmaların ve bölgede hayal edilen ile olan arasındaki farklılıkların alacağı pozisyon belirleyecek muhtemelen.
John Lennon’un sözünden hareketle uyarlarsak siyaset “siz plan yaparken başınıza gelenlerdir” Henüz bunun ne olduğunu bilmiyoruz ama yakın zamanda göreceğimizi varsayıyorum.
Rojava için de Türkiye için de bu geçerliliğe uygun bir stratejinin, ittifakların ve emperyalistler arası çelişkilerin yeni okumalarla değerlendirilmesi olmazsa olmaz görünüyor. Müzakere ise bunun en güçlü ayağını oluşturuyor ve sanırım Kürt siyasetinin bu yanı, diğer yanlarına göre daha zayıf. Zayıf alanların güçlendirilmesi, çok muhtemelen masada da güçlü bir pozisyon sağlayacak Kürtlere.
“Barış ve Demokratik Toplum” paradigmasının işe yaramadığı ve hızla uzaklaşılması gereken bir tutum olduğuna dair yaklaşımları tam da bu yüzden anlamlı bulmuyorum. Aksine tam da rolünü oynaması gereken bir paradigma var elde.
Savaşa, ırkçılığa ve şovenizme karşı savunabilecek ve üzerine siyaset inşa edilebilecek büyük bir zemin var ki gücünü de bu temelden alıyor. Bu paradigma terk edilmesi gereken değil, kazanılması gereken gerçek bir mücadele alanı bana göre.
Katliam tehdidi altındayken ve çökertme siyasetiyle karşı karşıyayken bunu yapmak kolay değil evet ama ısrar edildiğinde, barışın dili, sözü, cümleleri daha yaratıcı kılındığında, savaşın da barışın da seçimin de kazananı paradigmanın kendisi olacak hiç kuşkusuz.
Tek mesele, bunu başarabilmenin cesaretini ve ferasetini omuz omuza yüklenebilmekte…



