İran, İsrail ve ABD arasındaki çatışmanın en erken aşaması füzelerle değil, ideolojiyle başladı. Çatışma artık açık bir savaşa dönüştü. 1979’da ideolojik bir meydan okuma olarak başlayan şey, füzeler, vekalet güçleri ve çözülmemiş nükleer sorunla desteklenen yapılandırılmış, istikrarsız bir rekabete dönüştü.
Rojin MUKRIYAN
ABD ve İsrail güçleri bugün İran’a eşgüdümlü saldırılar düzenleyerek, İslam Cumhuriyeti’ne karşı son on yılların en doğrudan ortak saldırısını gerçekleştirdi. Bu saldırılar, devrimci ideolojiden ve vekalet savaşlarından nükleer gerilimlere kadar uzanan ve açık bir çatışmaya dönüşen, yaklaşık yarım yüzyıllık tırmanmış düşmanlığın doruk noktası oldu.
İran, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki çatışmanın en erken aşaması füzelerle değil, ideolojiyle başladı. 1979’da İran İslam Devrimi Şah’ı devirdi ve Batı yanlısı monarşinin yerine Ayetullah Ruhullah Humeyni önderliğinde teokratik bir cumhuriyet kurdu. Yeni rejim sadece iç yönetimi değiştirmekle kalmadı; İran’ın küresel konumunu da yeniden tanımladı. İslam Cumhuriyeti (İC), özellikle Orta Doğu’daki Amerikan etkisine karşı direnişin öncüsü olarak kendini konumlandırdı. “Ne Doğu ne de Batı” doktrini, hem Batı kapitalizminin hem de Sovyet komünizminin reddi ve ideolojik istisnaiyetin ilanı haline geldi.
Devrim ve Kopuş (1979–1981)
Kasım 1979’da Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nin ele geçirilmesi, devrimci söylemi jeopolitik bir kırılmaya dönüştürdü. 444 gün boyunca Amerikalı diplomatlar rehin tutuldu. Washington yaptırımlar ve varlık dondurmalarıyla karşılık verdi. Tahran, Amerikan karşıtlığını devlet kimliğinin bir parçası haline getirdi. Devrimci bir geçiş olabilecek şey, nesiller arası bir çatışmaya dönüştü.
Bir zamanlar Şah’ın İran’ıyla sessizce ittifak halinde olan İsrail, İran Devrim Muhafızları tarafından Batı müdahalesinin sembolü olarak yeniden tanımlandı. Tahran’ın devrimci teolojisi, Şii şehitlik anlatılarını sömürgecilik karşıtı söylemle birleştirerek, direnişi sadece bir politika değil, kutsal bir yükümlülük olarak çerçeveledi.
Doktrin Olarak Savaş (1980–1988)
Irak’ın 1980’de İran’ı işgali, kuşatma altındaki devrimi pekiştirdi. Tahran, savaşı İran Devrimi’ni boğmayı amaçlayan Batı destekli bir saldırganlık olarak nitelendirdi. Amerika Birleşik Devletleri’nin Bağdat’a yönelik diplomatik eğilimi, kuşatma anlatılarını güçlendirdi.
Gelişmiş silah sistemlerinden mahrum kalan İran, asimetriye yöneldi. Balistik füzelere, paramiliter ağlara ve ideolojik seferberliğe yatırım yaptı. İslam Devrim Muhafızları Ordusu (İDGK), hem askeri bir kurum hem de devrimci meşruiyetin koruyucusu olarak ortaya çıktı. Yaptırımlar altında gösterdiği direnç, dayanıklılığın kanıtı oldu.
Lübnan ve Vekalet Planı (1982)
İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgali, Tahran’a stratejik bir fırsat sağladı. Devrim Muhafızları danışmanları, Hizbullah’ı destekleyerek onu İran’ın en güçlü bölgesel vekili haline getirdi. Hizbullah bir milis gücünden daha fazlasıydı; bir modeldi. İran, doğrudan çatışmaya girmeden nüfuzunu yayabileceğini ve İsrail’in kuzey sınırına caydırıcılık gücü yerleştirebileceğini gösterdi.
O noktadan itibaren vekalet savaşları İran stratejisinin yapısal bir parçası haline geldi. Direniş ihraç edildi. Etki yerleşti.
İran-Kontra Çelişkisi (1980’lerin Ortaları)
Çarpıcı bir Soğuk Savaş paradoksu olarak, Reagan yönetimi, kamuoyunda kınamasına rağmen gizlice İran’a silah sattı. Elde edilen gelir, Kongre kısıtlamalarını aşarak Nikaragua’daki Contra isyancılarını finanse etmek için kullanıldı. İran-Contra olayı, jeopolitik pragmatizmin esnekliğini ortaya koydu: Washington, İran’ın militanlığını kınarken, işine geldiğinde sessizce onunla işbirliği yaptı.
Sınırlama ve Stratejik Söylem (1990’lar)
1991’deki Körfez Savaşı’ndan sonra Irak’ın zayıflaması ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri İran’ı çevreleme politikasını resmileştirdi. Yaptırımlar derinleştirildi. Tahran terörizmi destekleyen ülke olarak ilan edildi. Amaç çöküş değil, kısıtlama idi.
İsrail tehdit matrisini yeniden düzenledi. Geleneksel Arap orduları geri çekildi; İran’ın füze geliştirme ve nükleer emelleri ön plana çıktı. Bu arada İran, anti-emperyalist söyleme ağırlık vererek, izolasyonu bağımsızlığının bir doğrulaması olarak gösterdi. 1990’lar açık bir savaşa yol açmadan düşmanlığı pekiştirdi. Rekabet yapısal bir hal aldı.
Irak’ın Çöküşü ve İran’ın Genişlemesi (2003)
2003’te ABD’nin Irak’ı işgali, İran’ın en büyük rakibi Saddam Hüseyin’i ortadan kaldırdı ve bölgesel dengeyi yeniden şekillendirdi. Tahran’la bağlantılı Şii siyasi gruplar ve milisler Bağdat’ta nüfuz kazandı. Washington’ın Irak’ta rejim değişikliği olarak planladığı şey, stratejik olarak İran için büyük bir kazanç oldu. Tahran, Irak güvenlik kurumları üzerindeki etkisini genişletti. İsrail için, Arap başkentlerinde İran’ın varlığının ortaya çıkması endişe vericiydi. Etki ekseni genişledi.
Bu dönem, İran’ın “Direniş Ekseni” veya Şii Hilali olarak adlandırdığı yapının şekillenmesinin başlangıcıydı.
Hizbullah’ın Caydırıcılığı ve Gölge Savaşı (2006–2010)
İsrail ile Hizbullah arasında 2006’da yaşanan savaş, İran’ın vekalet savaşı doktrininin olgunluğunu ortaya koydu. Hizbullah’ın sürekli roket saldırıları, İran’ın caydırıcı gücünün ne kadar derin olduğunu gösterdi. İsrail, çok cepheli bir savaş tehdidini içselleştirdi.
Aynı zamanda, İran’ın nükleer programına karşı gizli bir savaş yoğunlaştı. Siber saldırılar, sabotaj operasyonları ve suikastler İran’ın zenginleştirme kapasitesini hedef aldı. Bu gizli çatışma, tam ölçekli bir savaşı başlatmadan programı yavaşlatma stratejisini yansıtıyordu. Tahran bu tür operasyonları emperyalist saldırganlık olarak nitelendirdi.
Suriye ve Koridor (2011)
Suriye İç Savaşı stratejik haritayı değiştirdi. İran, Beşar Esad rejimini korumak için kararlı bir şekilde müdahale ederek, Devrim Muhafızları danışmanlarını görevlendirdi ve müttefik milisleri koordine etti. Şam’ı istikrara kavuşturarak, Tahran’dan Beyrut’a kesintisiz bir koridor sağladı. İran’ın lehine olarak, eski Başkan Obama yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri de 2011’de Irak’tan çekildi ve bu da İran’ın nüfuzunun genişlemesi için daha fazla zemin hazırladı.
İsrail, İran’ın yerleşmesini önlemek için yüzlerce hava saldırısıyla karşılık verdi. Suriye, İsrail-İran gölge savaşının en aktif sahnesi haline geldi. Koridor, bölgesel dengeyi değiştirdi; caydırıcılık hatları İsrail topraklarına daha da yaklaştı.
Nükleer Diplomasi ve Çöküş (2015–2018)
(İran ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) daimi üyeleri ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa ile Almanya (5+1) arasında 2015’te Tahran’ın nükleer faaliyetlerinin düzenlendiği ve denetim altına alındığı bir anlaşma imzalandı. Bu kapsamda oluşturulan) 2015 Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA), yaptırımların hafifletilmesi karşılığında İran’ın nükleer programını geçici olarak sınırlandırdı. Tahran bunu diplomatik bir zafer olarak değerlendirdi. İsrail ise bunu bir önleme değil, bir erteleme olarak gördü.
2018’de, Donald Trump’ın başkanlığı döneminde, Amerika Birleşik Devletleri geri çekildi ve “azami baskı” kampanyasını başlattı. İran daha yüksek seviyelerde zenginleştirmeye devam etti. Ekonomik baskı arttı; söylemler sertleşti. Nükleer saat yeniden işlemeye başladı.
IAEA’nın İran raporu | İran’a saldırının temel nedeni: İran’ın nükleer kapasitesi ne?
Kudüs Gücü Generalinin Öldürülmesi ve Kalibreli Tırmanış (2020)
ABD’nin Ocak 2020’de İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani’yi öldürmesi, üst düzey bir İranlı yetkiliye yönelik nadir görülen açık bir saldırıydı. İran, Irak’taki ABD üslerine balistik füze saldırılarıyla karşılık verdi. Her iki taraf da topyekün savaştan kaçınarak kararlılık sinyali verdi; bu da kademeli bir tırmanma modelinin ortaya çıkışına işaret ediyor.
Diplomasi Tıkandı, Caydırıcılık Güçlendi (2021–2022)
Nükleer anlaşmayı yeniden canlandırma çabaları başarısız oldu. İran zenginleştirme faaliyetlerini hızlandırarak eşik kapasiteye yaklaştı. İsrail tek taraflı eylem hazırlıklarını yoğunlaştırdı ve Suriye harekatını sürdürdü. Hizbullah’ın cephaneliği genişledi ve bu da İsrail savunma planlamasına entegre edilmiş çok cepheli bir çatışma olasılığını güçlendirdi.
Gazze ve Gerilimin Tırmanması (2023–2024)
Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısı bölgesel bir zincirleme reaksiyona yol açtı. Hizbullah, İsrail’in kuzey sınırında gerilimi tırmandırdı. İran’la bağlantılı milisler ABD güçlerine yönelik saldırılarını artırdı. Tahran ise tavrını Filistin direnişiyle dayanışma olarak çerçeveledi.
Nisan 2024’te, İsrail’in Suriye’de üst düzey İranlı personeli öldürmesinin ardından İran, İsrail’e karşı benzeri görülmemiş doğrudan insansız hava aracı ve füze saldırısı başlattı.
Temmuz 2024’te, Hamas’ın siyasi lideri İsmail Haniyeh, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın göreve başlama töreni sırasında Tahran’da suikaste uğradı. Eylül ayında, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, Beyrut’ta İsrail’in düzenlediği büyük bir hava saldırısında öldürüldü. Ekim 2024’te İran, İsrail’e karşı ikinci bir doğrudan hava saldırısı dalgası başlattı. Devletler arası çatışmaya karşı tabu yıkıldı.
Haniye, Sinwar, Nasrallah, Deif ve dahası | İsrail: Hamas sözcüsü Ebu Ubeyde öldürüldü
12 Günlük Savaş (Haziran 2025)
2025 yılının başlarında ABD ile İran arasında yapılan beş tur dolaylı nükleer görüşme başarısızlıkla sonuçlandı. Haziran ayında İsrail, İran askeri liderliğine, füze altyapısına ve nükleer bilim insanlarına yönelik kapsamlı saldırılar başlattı. İran ise İsrail şehirlerine yönelik sürekli füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşılık verdi.
On iki gün boyunca bölge yoğun çatışmalara sahne oldu. Savaş coğrafi olarak sınırlı kalsa da stratejik olarak dönüştürücü nitelikteydi.
Gece Yarısı Çekiç Operasyonu
Gerilim tırmanırken, Amerika Birleşik Devletleri Gece Yarısı Çekiç Operasyonu’nu başlatarak İran’ın Fordow, Natanz ve İsfahan’daki yer altı nükleer altyapısına sığınak delici mühimmatla saldırdı. Bu, ABD’nin İran nükleer tesislerine yönelik en doğrudan kinetik saldırısıydı.
İran, Katar’daki El Udeid Hava Üssü’ne sınırlı füze saldırılarıyla karşılık verdi. Ardından ateşkes sağlandı. Gerilim, zorlukla da olsa kontrol altına alındı.
BÖLGESEL DENGELER DEĞİŞTİ: 12 GÜN SAVAŞI
Esad’dan sonra
Aralık 2024’te Esad’ın nihai çöküşü, İran’ın kara koridorunu parçaladı. Tahran’ın bağımlılığı, toprak bütünlüğünden ziyade füze güçlerine ve vekil ağlarına doğru daha da kaydı. İsrail, daha parçalı ancak istikrarsız bir kuzey cephesiyle karşı karşıya kaldı. Amerika Birleşik Devletleri ise yeniden şekillenen bir stratejik manzarayla yüzleşti.
2026: Görüşmeler ve “Destansı Öfke”
Umman arabuluculuğunda 2026 başlarında yapılan üç tur görüşme, temel anlaşmazlıklar nedeniyle başarısızlıkla sonuçlandı: zenginleştirme sınırları, füze kısıtlamaları ve İran’ın vekil güç ağları – Tahran için kırmızı çizgiler.
28 Şubat 2026’da Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, “Destansı Öfke Operasyonu” kapsamında İran genelinde eşgüdümlü saldırılar düzenledi. Patlamalar Tahran’ı sarstı. Başkan Donald Trump açıkça rejim değişikliği çağrısında bulundu. İran ise füze ve insansız hava aracıyla misilleme yaparak ve internet erişimini kısıtlayarak karşılık verdi.
Çatışma artık açık bir savaşa dönüştü. 1979’da ideolojik bir meydan okuma olarak başlayan şey, füzeler, vekalet güçleri ve çözülmemiş nükleer sorunla desteklenen yapılandırılmış, istikrarsız bir rekabete dönüştü.
Bu yazı The Amargi internet sitesinden alınmıştır.
Rojin Mukriyan: İrlanda’daki University College Cork’ta Hükümet ve Siyaset Bölümü’nde doktora derecesine sahiptir. Rojin’in başlıca araştırma alanları siyaset teorisi, feminist ve sömürgecilik karşıtı teori ve Orta Doğu siyaseti, özellikle Kürt siyasetidir. Uluslararası Siyaset Teorisi Dergisi, Felsefe ve Sosyal Eleştiri ve Theoria’da makaleleri yayınlanmıştır. Araştırmaları bugüne kadar Kürt özgürlüğü, Kürt devleti ve Kürt siyasi dostluğu alanlarına odaklanmıştır. Doğu Kürdistan (Rojhelat) veya kuzeybatı İran’daki son siyasi gelişmeler hakkında birçok düşünce kuruluşu yorumu ve raporu yayınlamıştır. Ayrıca çeşitli Kürt ve Farsça haber kanallarında sık sık yer almıştır. X hesabı: @RojinMukriyan



