Candan Yıldız
Devlet öğrenen bir organizma mı? Toplumsal rızanın daha fazla dert edildiği birinci çözüm sürecini hatırlayalım. Suriye’deki alt üst oluşun yarattığı boşluktan yararlanmaya çalışan bu yüzyılın ‘alien-yaratığı’ IŞİD, Kobani’yi kuşatırken Türkiye’deki iz düşümü sert oldu.
Çözüm süreciyle Suriye Kürtleri arasındaki bağın organik olduğunu gösteren eylemler üç gün boyunca sürdü, insanlar hayatını kaybetti. Nitekim o dönem Ankara, üç gün süren eylemlerin ardından Peşmerge güçlerinin Türkiye üzerinden Kobani’ye geçmesine izin verdi.
DEM Eş Başkanı Tuncer Bakırhan, Suriyeli Kürtlerin yoğunluklu olarak yaşadığı Kamışlı’ya sınır Mardin-Nusaybin’de 12 yıl önceki ruh halini bir kez daha hatırlattı:
“Kobani sadece bir toprak değildir; umuttur, direniştir, o çölde halkların kardeşçe, eşitçe yaşadığı bir umuttur.”
Suriye Kürtlerinin anayasal statü talebi, önce Halep, sonra Fırat’ın doğusuna sarkan HTŞ ve cihatçı yapıların saldırılarıyla karşılaşmışken Türkiye’deki sürecin bu meseleye kilitleneceği öngörülmedi mi? Ankara-İmralı-Heyet-Devlet arasında süreç devam ettirilse bile Kürt toplumu nezdindeki inanırlığı ağır yara almayacak mı? Ağır yara alan bir sürecin nefesi menzile varmayı yeter mi?
Geçmişten alınan ders var mı sorusuna yanıt ararken Abdullah Öcalan’ın Suriye sahasının yürütülen sürecin tam göbeğinde olduğu gerçeğini atlamış olması söz konusu olamaz.
Nasıl oldu da Kürt siyaseti Suriyeli Kürtlerin anayasal güvence ve statü talebi meselesinin çözülmeden Türkiye’deki sürecin çözülemeyeceğini öngöremedi. Ya da gördü de iç cepheyi tahkim siyasetinin olumlu sonuç üreteceğini mi düşündü ya da bütün taraflar gibi o da zamana mı bıraktı?
Zamana bırakma siyasetinin sonuçları ağır bir tablo yaratmış görünüyor.



