Karanlık bir ittifak yaşamdan kopardı Hrant Dink’i. Ulusalcılar hedef gösterdi, milliyetçi reflekslerle hareket eden bir çocuk tetiği çekti, Fethullahçı emniyet kadroları ellerindeki istihbarata rağmen cinayeti engellemedi.
Yekta Armanc HATİPOĞLU
Bazı insanlar yaşarken maddi pek bir şey biriktirememelerine rağmen arkalarında çok değerli miraslar bırakırlar. Bu miraslar o kadar değerlidir ki maddi herhangi bir birimle ölçülemez.
Bir İstanbul kışında, 19 Ocak 2007’de, kirli bir ittifakın hedefi olup hayattan koparılan Hrant Dink de bu türden bir miras bıraktı arkasında.
5 Nisan 1996 tarihinde ilk sayısı yayımlanan Agos’un hem kuruculuğunu hem de genel yayın yönetmenliğini yaptı Hrant Dink. Bu denli geniş kitlelere ulaşmayı hedefleyen ve hedefine ulaşabilen bir Ermenice-Türkçe gazete, Cumhuriyet tarihinde bir ilkti.
Cumhuriyet tarihinde bir ilkti çünkü Ermeniler, 1910’larda oturmaya başlayan devlet refleksinin doğal düşmanlarından biriydi. 1915’te akıl almaz seviyelere gelen Ermeni Soykırımı ve Cumhuriyet rejiminin tekçi pratikleri geride kalan Türkiyeli Ermenileri kendi içlerine kapanmaya, kendi cemaatlerinde devinmeye itmişti.
Ancak Hrant Dink, bu durumun teşhisini koydu, eleştirdi ve Ermeni cemaatinin bunu aşması için çalıştı. Bunu yaparken Ermeni halkının bu topraklarda neler yaşadığını söylemekten bir an olsun geri durmadı. Türk halkını dinledi. Ancak bunu yaparken kimseye şirin gözükmeye çalışmadı; onları dinlerken ülkelerinin soykırım geçmişini de hatırlattı.
Urfa’da verdiği bir konferansta “Ben Türk değil Türkiyeliyim ve Ermeni’yim,” Reuters’a verdiği bir röportajda ise “1915’te olan bir soykırımdı çünkü dört bin yıldır bu topraklarda yaşayan bir halk ve onun uygarlığı artık yok.” diyerek soykırım konusundaki düşüncesini açıkça anlattı.
Agos’a yazdığı “Ermeni Kimliği Üzerine” dizisinin altıncı yazısında, Yahudi Soykırımı’yla Ermeni Soykırımı’nı karşılaştırıp şunları söyledi:
“Dünyanın gerçekleri hâlâ kabul etmemiş olması bir yana, Ermeni kimliğini asıl tahrip eden, Türklerin bu konuda kıllarını bile kıpırdatacak bir yaklaşım içinde olmamalarıdır.
Nitekim kıyaslandığında görülecektir ki, Yahudilerin bugünkü seviyeye erişmesinde asıl etken kendi becerilerinden ziyade, onlara soykırım uygulayan Alman halkının sonradan oynadığı şefkatli roldür.
Soykırım sorumluluğunu üstlenen Almanların Yahudilerden özür dilemesiyle birlikte bu halk yaşadığı travmayı üzerinden atarak ruh sağlığına kavuşmuş ve ancak bundan sonra kültürel kimliğinin açılımlarını sağlayabilmiştir.
Ne var ki Ermeni halkının travmatik hastalığı hâlâ sürmektedir ve kimliği asıl kemiren ve tüketen de bu sağlıksız ruh halidir.”
Hrant Dink, yazdıkları ve konuştukları nedeniyle Kemalist-milliyetçi entelijansiyanın hedefi haline geldi.
Ergenekon davalarında da adı geçen Avukat Kemal Kerinçsiz ve ekibi “Büyük Hukukçular Birliği” Dink’i hukukî olarak taciz etti. TCK 301. madde, yani “Türklüğü aşağılama” davalarında sıkça bu ekiple muhatap oldu Dink. Kerinçsiz’in tacizi sadece hukukla sınırlı kalmadı, Dink’e fiziksel olarak da saldırmayı denedi. İsmi pek çok “faili meçhul” cinayet ve JİTEM’le anılan Veli Küçük’ün bu davaları izlediği ve Dink’i tehdit ettiği biliniyor. Emin Çölaşan, Yılmaz Özdil, Deniz Som ve Ertuğrul Özkök ise Dink’i dışlayan, hedef gösteren, yer yer tehdit dahi eden grubun medya ayağındaki isimlerdi.
O dönemde yönetimine Fethullahçıların etki ettiği Trabzon Emniyeti İstihbarat Şubesi ise Dink’in öldürüleceğine dair çok net istihbarat raporları olmasına rağmen önlem almadı.
Rakel Dink, eşi Hrant Dink’in cenazesinde yaptığı ünlü konuşmada “Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.” diyordu.
O karanlığın bir parçası olan karanlık bir ittifak yaşamdan kopardı Hrant Dink’i. Ulusalcılar hedef gösterdi, milliyetçi reflekslerle hareket eden bir çocuk tetiği çekti, Fethullahçı emniyet kadroları ellerindeki istihbarata rağmen cinayeti engellemedi.
Son olarak…
“Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği”, Dink’in son yazısıydı. Burada “Kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce…” diyordu.
Bu ülkede karanlık insanlar güvercinlere dokundu ama o güvercinlerin kentin ta içlerinde yaşamalarına engel olamadılar.
Hrant Dink’in mirası, insana karışmaktı. Farklılıklara rağmen, insanların içinde olmak, anlamak ve anlatmak; ruh halimiz güvercin tedirginliğinde olsa bile…
Dink’e sonsuz saygıyla…



