Zeyno Bayramoğlu
Dünya Kupası yaklaşırken yine aynı cümleler dolaşıma giriyor: spor birleştirir, futbol siyasetin üstündedir, büyük turnuvalar barışın sahnesidir. Bu sözler kulağa iyi geliyor; fakat tarihe biraz dikkatle bakınca başka bir manzara beliriyor. Büyük organizasyonlar yalnızca futbol olmuyor; kimi zaman bir rejimin vitrini, kimi zaman bir gücün meşruiyet arayışı haline geliyor.
Tarih bunun örnekleriyle dolu; çok uzağa gitmeye de gerek yok,
1934 yazında İtalya’da olan, tarif ettiğimiz tablonun somut karşılığıydı.
İtalya artık sıradan bir Avrupa ülkesi değil; açık bir faşist diktatörlüktü. Muhalifler ya hapiste ya sürgünde; sendikalar dağıtılmış, siyasi partiler kapatılmış; basın tek sesli hale getirilmişti. İşkence ve siyasal cinayet rejimin araçları arasındaydı. Parlamento bir vitrine dönüşmüş, sokaklar kara gömlekli milislerin gözetimine bırakılmıştı.
Benito Mussolini yalnızca ülkeyi yönetmiyordu; gücü sahneliyordu. Balkon konuşmaları, militarist törenler, disiplin gösterileri… Faşizm kendini bir gösteri rejimi olarak kuruyor; kitleleri aynı ritme sokarak rıza üretiyordu.
İşte tam bu koşullarda 1934 FIFA Dünya Kupası düzenlendi.
Bu turnuva bir spor organizasyonundan ibaret değildi; faşist bir rejimin uluslararası meşruiyet üretme hamlesiydi. Milli takımın başarısı rejimin başarısı gibi sunuluyor, stadyumlar propaganda alanına dönüşüyor, futbol ideolojik anlatının bir parçasına çevriliyordu.
Birçok spor tarihçisi 1934’ü FIFA’nın siyasetle ilk büyük temaslarından biri olarak anlatır. O gün verilen karar yalnızca sportif bir tercih değil; uluslararası bir kurumun açık bir faşist rejimle yan yana durmayı kabul ettiği bir andı.
O gün de aynı cümle kuruluyordu: Spor siyasetten ayrıdır.
Bugün de aynı cümle kuruluyor.
Gerçekten mi, yoksa spor tam da bu ayrımın mümkün olmadığını mı gösteriyor?
Antonio Gramsci, iktidarın yalnızca zorla değil, rıza üreterek ayakta kaldığını söyler. Hegemonya gündelik hayatın içinde, olağan görünen şeyler aracılığıyla kurulur; törenlerle, sembollerle, büyük gösterilerle. Spor da tam burada durur. Bir turnuva başlar; dünya ekran başına geçer; hayat bir süreliğine “normal” görünür. O normalleşme hissi, siyasetin en güçlü araçlarından biri haline dönüşür.
Faşizm tarih kitabında kalmıyor; biçim değiştirerek geri dönüyor. Üniforması değişiyor, dili değişiyor, hatta bazen yüzündeki ifade değişiyor; ama meşruiyet üretme biçimi pek değişmiyor. Büyük organizasyonların siyasal işlevi de öyle.
Bugün de benzer bir eşikteyiz.
Rusya, Ukrayna’yı işgali sonrası turnuvalardan menedildi. Savaş yaptırım gerekçesi sayıldı ve FIFA açık bir karar aldı. Rusya menedildiğinde sporun apolitik olduğu iddiası rafa kaldırıldı. Bu karar, ilkenin değil tercihin işlediğini açıkça gösterdi.
O halde soru ağır ama kaçınılmaz: İlke varsa, herkese mi geçerli?
Ortadoğu’da bir savaş sürüyor. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri, İran’a yönelik askeri saldırılar gerçekleştiriyor; Gazze yıkımın içinde, Lübnan hattı genişleyen çatışmanın eşiğinde. Bu artık “gerilim” diye geçiştirilecek bir tablo değil; adı konmuş bir savaş.
Ve bütün bunlar olurken 2026 Dünya Kupası Amerika Birleşik Devletleri’nde oynanacak.
Bu cümleyi özellikle böyle, dolaysız yazmak gerekiyor. Çünkü bazen cümleyi yumuşatmak, gerçeği de yumuşatmak olur.
2026 FIFA Dünya Kupası’nın ev sahipliği tartışmaya açılmadı; yer değişikliği konuşulmadı, takvim işlemeye devam etti. FIFA’dan ilkesel bir değerlendirme gelmediği gibi, “bu koşullarda dünya kupası düzenlemek ne anlama gelir?” sorusu da ortada yok.
Ev sahipliği teknik bir takvim meselesi değil; dünya sahnesinde verilen bir onay. Dünya Kupası düzenlemek bir ülkeye küresel bir platform açmak demek. O platform yalnızca futbola değil, diplomasiye, imaja ve meşruiyete de açılıyor. Büyük organizasyonlar yalnızca eğlence üretmiyor; normalleşme üretiyor.
Savaş yaptırım gerekçesi olabiliyorsa, aynı ilke neden Amerika söz konusu olduğunda işletilmiyor?
İlke herkese eşit uygulanmıyorsa, burada konuştuğumuz şey etik olmaktan çıkıyor; güç ilişkilerine dönüşüyor.
Sessizlik tarafsızlık diye sunulabilir; takvimi sürdürmek teknik bir rutin gibi gösterilebilir. Fakat bazen hiçbir şey söylememek en açık pozisyon haline gelir.
1934’te faşist bir rejim dünya kupasını kendi vitrini haline getirmişti. Bugün koşullar birebir aynı değil; ama büyük organizasyonların siyasal meşruiyet üretme kapasitesi hâlâ yerinde duruyor. Uluslararası kurumların gerçekten tarafsız olup olmadığını anlamak için bazen verdikleri kararlara değil, kaçındıkları kararlara bakmak yeterli.
Bizim baktığımız yer başka; futbol tribünde yaşar, sokakta anlam kazanır, bir halkın hafızasında yer eder. Onu iktidarların vitrinine asılmış bir dekor gibi görmeye razı değiliz. Sporun siyasetten ayrı olduğu masalı tekrarlandıkça mesele kapanmıyor; futbol zaten kamusal hayatın tam ortasında duruyor.
Futbol, büyük organizasyonların sahnesinde meşruiyet üretmek için kullanılabilir; aynı futbol tribünde adalet talebiyle ayağa kalkanların, haksızlığa karşı ses çıkaranların, kolektif hafızayı canlı tutanların alanıdır. Bu yüzden futbol tarafsız değildir; tarafı, onu sahiplenenlerin durduğu yerden belirlenir.
Dünya Kupası yalnızca bir turnuva değil; kimin adına, kimin sessizliğiyle sahne kurulduğunu gösteren bir aynadır.



