Kawe Karzan
Yaşamın her alanı derin bir kriz içinde; hiçbir şey yolunda gitmiyor. İnsanlık, tarihinin en kapsamlı, en kesintisiz ve belki de en derin krizlerini yaşıyor. Ekonomik sıkıntılar, yoksulluk, işsizlik, nüfus artışı, enflasyon ve insanların bir parça ekmeğe muhtaç hale geldiği bir yüzyıldayız. Toplumsal ve etik krizler de hız kesmeden derinleşiyor. Onurlu bir yaşam sürmek neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda.
Sadece insanlar değil, doğa da doğal dengesinden sapmış; yerküre aşırı ısınıyor, kuraklık artıyor, doğal felaketler çoğalıyor. Resmi siyaset ise yorucu, bıktırıcı ve umutsuzluk verici bir alan olarak görülüyor. Öte yandan insanlık, tarihin en yaygın bilgi çağında, bilgi toplumunda yaşıyor. Yine de insanlar çaresiz ve muhtaç hissediyor.
Yaşam yaşanmıyor; yalnızca zaman geçiyor. Sanki yaşamın kalbi durmuş, zaman akıyor, nefes alınıyor ama hayat anlamını yitirmiş. İnsanlara yaşamın güzellikleri ve anlamı yerine, katlanılmaz ve sürdürülmesi güç yükler dayatılıyor. Toplumbilim dilinde buna sistematik kriz deniyor.
Bölge halkları, binlerce yıl boyunca farklı inanç, kültür ve yaşam tarzlarıyla bir arada yaşamış ve tarihsel zorlukların üstesinden birlikte gelmişlerdir. Ancak son iki yüzyılda onlara düşmanlık politikaları dayatılmış, makro ve mikro milliyetçilikler toplumsal yapıya zehir gibi enjekte edilmiştir. Bu süreçte, kolayca kapanmayacak yaralar açılmış ve halklar arasında sanki birbirinden bağımsız bir kader olacağı düşüncesi aşılanmıştır. “Benim ülkem, benim devletim, benim milletim güçlü olsun, diğerleri ne halleri varsa görsünler” anlayışı yayılmıştır. Bir halkın üstünlüğü ve özgürlüğü, başka bir halkın düşüşü ve köleliği üzerinden şekillendirilmiştir. Batı Avrupa kökenli ulus-devlet milliyetçiliğinin yükü artık Ortadoğu halkları için katlanılamaz hale gelmiş, bu yük omuzlarında ağırlaşmış ve bu durumda çok fazla ilerleme kaydedilemeyecek gibi görünmektedir. Kimse yaşamdan büyük bir şey istemiyor, onurlu ve şerefli bir insan gibi yaşamak dışında, ancak belki de bu bile çok mu aşırı bir taleptir?
Kimisinin modern ve çağdaş dünya, kimisinin küreselleşme çağı, kimisinin ise kapitalist dünya olarak tanımladığı bu çağ, bölge için fazlasıyla uğursuz ve verimsiz olmuştur. Peki, bu durum düzelecek mi? Savaşlar sona erecek mi? Yaşam yeniden doğal akışına girecek mi, yoksa daha da kötüleşecek mi?
Bir şey çok net: Dışarıdan dayatılmış, bölge halklarına ideolojik ve politik bir zorunluluk olarak sunulmuş olan katı ulus-devlet zihniyeti ve paradigmasıyla fazla yol alamayız. Adeta tarihsel bir aşamanın sonuna gelmiş gibiyiz…
Son iki yüzyılda kurulan ulus-devletler, bölgeyi adeta bir kan gölüne çevirdi. Neredeyse bir tek gün bile savaş ve yıkım olmadan geçmedi. Hepsi, güçlü bir devlet olma, bölgesel güç haline gelme ve sözde kalkınma adına! Söylemde kalkınma vurgusu hâkim, ancak gerçekte herkes dipte sürünüyor. Refah ve bolluk içinde yaşayanlar ise yalnızca devletin tepe kadrolarında yer alıyor ve sayıları bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu durum, tıkanmış bir yaşamın açık göstergesi.
İnsan ve toplum gibi doğa da ulus-devletin yıkıcı etkisinden nasibini aldı; adeta yok oluşa sürükleniyor. Peki, tüm bunlar kendiliğinden mi oluyor? Yoksa bazı çevrelerin savunduğu gibi, insan eylemlerinin bir sonucu mu? Asıl sorulması gereken şu: Bu yıkımın temelinde dünya sistemi ve onun ulus-devlet yapılanması mı yatıyor?
Yüzyılı aşkın süredir devam eden İsrail-Filistin savaşı, hız kesmeden sürüyor. Suriye ve Irak’ta geleneksel yönetimler devrildi, ancak kan akışı durmadı; çatışmalar artık Lübnan ve İran’a da sıçramış durumda. Bugün ise İran-İsrail arasında yeni bir savaşın eşiğindeyiz. Elbette bunun yaşanmamasını temenni ederiz, fakat bu tür gelişmeler artık dileklerle engellenebilecek gibi görünmüyor.
İsrail medyasına yansıyan haberlere göre, Netanyahu ile Trump arasındaki temaslar sahada “Nil’den Fırat’a kadar İsrail” projesi olarak şekilleniyor. Bir başka ifadeyle, “Büyük İsrail” tahayyülü adım adım hayata geçiriliyor. Öte yandan İran tarafında, İsrail’in haritadan silinmesi yönündeki söylemler her gün yineleniyor. Diplomatik düzlemde rasyonel politikalardan söz edilse de yaşananlar ne yazık ki akılcı çerçevelere sığmıyor. Ortaya çıkan tablo, daha çok cehaletin ve rasyonalite dışı hesapların ürünü.
Bugün her ulus-devletin elinde bir ordu ve gelişmiş silahlar var. Ancak uygarlığımız, ne gariptir ki sorunlarını çözmek için çoğunlukla en uygar olmayan yöntemlere başvuruyor. Bu yöntemlerle gerçekten bir çözüm üretilebiliyor mu, ayrı bir tartışma konusu. Ancak açık olan şu ki, devletler hâlâ şiddeti temel bir araç olarak tercih ediyor.
Demokrasi, refah ve barışçıl yöntemlerle sorunları çözme, sanki batı uygarlığına özgüymüş gibi bir algı yaratılıyor. Sanki Ortadoğu ulus ve halklarında imkansızmış gibi! Avrupa merkeziyetçiliği, Ortadoğu toplumlarına ve sosyolojik alt yapısına çok derinden aşılanmıştır.
Ortadoğulu ulus-devletlerin iflası ve çözümsüzlüğü, en açık biçimde kendi halklarını Avrupa’ya göçe zorlamalarında kendini göstermektedir. Gerçekten de insanlar, neden ölüm pahasına en tehlikeli ve karanlık yollara başvuruyor? Eğer yaşanabilir bir hayat mümkünse, neden İran’ın genç nüfusunun büyük bir kısmı yurt dışına çıkma arayışında? Neden yaşam olanaklarını başka coğrafyalarda arıyorlar? Tüm bunlar, derin bir iflasın ve toplumsal tükenişin göstergesi değilse, nedir?
Ancak sıkça vurgulanması gereken bir nokta var: Bugün yaşananlar, bireylerin tek tek eylemlerinin değil; modern dünya sistemi ile ulus-devlet yapılanmasının doğrudan sonuçlarıdır. Tüm bunlardan insanlığı toptan sorumlu tutmak, aslında dünya sisteminin bilinçli, planlı ve ideolojik bir propagandasından ibarettir. Bu propagandanın amacı, insanın zihninde ve ruhunda özgürlük ve eşitlik temelinde demokratik bir yaşamın mümkün olmadığına dair bir algı yaratmaktır.
Böylesine çarpık bir düzen içerisinde ekonomik sorunlara çözüm aramak, yalnızca saf ve yüzeysel bir bakışın ürünü olabilir. Adil ve birlikte yaşanabilir bir hayatın yollarını bu düzenin içinde aramak ise, çağın gerçeklerini kavrayamamaktır. Çünkü mevcut ulus-devlet yaşam biçimi, temelde rekabet, çatışma ve karşılıklı yok etme üzerine kuruludur. Bu, dünya sisteminin ve ulus-devlet formunun yapısal karakteridir. Ortadoğu’da bu model ne geçmişte oturdu ne de gelecekte oturacaktır. Yüz yıl da geçse, farklı bir sonuç doğmayacaktır.
İran gibi yüzlerce kültürün, inanç ve mezhebin bir arada yaşadığı bir ülkede; merkeziyetçi, tekçi ve yasakçı bir yönetim modeli nereye kadar sürdürülebilir, üstelik bunu, kendisi dışındakileri yaşamdan dışlayarak yapmak pahasına?
Yeşil Hareket liderlerinden Mir Hüseyin Musavi, 12 günlük savaşı kınadığı bir mektupta, ülkenin karşı karşıya kaldığı acı durumun bir dizi büyük hatanın sonucu olduğunu belirtti.
Musavi, bu savaş deneyiminin, ülkenin kurtuluşunun ancak tüm vatandaşların kendi kaderini tayin hakkına saygı gösterilmesiyle mümkün olabileceğini ve mevcut sistem yapısının tüm İranlıları temsil etmediğinin açıkça ortaya koyduğunu ifade etti.
Devamında ise, Kurucu Meclis’in kurulması için referandum yapılmasının, halkın kendi kaderini tayin hakkının hayata geçirilmesinin önünü açacağını ve bu sınır ile bölgedeki düşmanları ülkenin iç işlerine müdahale etmekten caydıracağını söyledi.
Tüm bu karamsar tabloya rağmen yine de umut var. Zira bölge halkları, ulus-devlet odaklarının dışında bir güç olarak sahneye çıkma eğiliminde ve artık bu yapıları etkileme gücünü gösterebilmektedir. Her ne kadar sistemli ve demokratik bir otorite formuna kavuşmamış olsalar da halklar mevcut sistemden büyük beklentiler içinde değiller.
Devletçi ve iktidar odaklı yapılara dayanmayan, devlet dışı olarak tanımlanabilecek demokratik sistemler, partiler ve sivil toplum örgütleri; eğer demokratik değerlere sıkı sıkıya bağlı kalır ve etkileyici olmayı başarabilirlerse, etkileri onlarca ordudan daha fazla olabilir ve zamanla güçlenerek filizlenirler. İnsana yakışan onurlu bir yaşamın yolu da bu çizginin dışında görünmüyor.
Bu bağlamda, savaş, güç ve şiddete başvurmaksızın sorunları daha demokratik zeminlerde çözme imkânı doğabilir. Ancak İran’da bu zemin açılmaz ve totaliter bir zihniyette ısrar edilirse, bunun herkes için trajik sonuçları olacaktır. Kimse bu durumdan kazançlı çıkmaz; en başta da mevcut iktidar zarar görecektir.
Eğer Türkiye, katı merkeziyetçi ulus-devlet siyasetinden ve yapılanmasından, demokrasiye ve özgürlüklere açık bir cumhuriyet modeline doğru bir dönüşüm sürecini başarıyla gerçekleştirebilir ve bunu sonuna kadar sürdürebilirse, bunun etkileri yalnızca Ortadoğu’da değil, İran’da da hissedilecektir. Ortadoğu’daki katı ulus-devletler, bölge üzerinde dış hegemonya kurmak yerine, içerde demokrasiyi geliştirme yönünde bir rekabet sürecine girebilir.
Kendilerini ayakta tutabilmek adına, yok oluş ve tükenişe sürüklenmek yerine demokratik değerlere yönelmek, bu devletlerin uzun vadeli çıkarınadır. Önümüzdeki süreçte bölgede böyle bir dönüşüme tanıklık etmemiz olasıdır. Zira başka bir yol kalmamıştır. Eski yapıda ısrar edenler, bu sistemin baskısıyla yüzleşmek zorunda kalacaktır.
Türkiye bu gerçeğin farkına varmış gibi davranıyor, en azından devletin beli bir kesimi bunun derin anlamını kavramış gibi görünüyor. Ancak aynı şey İran için belirtemeyiz. Demokratik otoriteler, var olan ulus-devletleri güçlendirecektir. Bu siyaseti ve yol haritasını geliştiren ve izleyen ulus-devlet yapılanmaları, ayakta kalma şansına sahip olacaktır. Ancak bu kasırganın karşısında durmaya çalışan yapılar ise, muhtemelen yok olup gidecektir. Irak, Suriye bunların en çarpıcı örnekleridir. Yaşanabilir bir gelecek ancak bu yolla mümkün olabilir. Bu da demokrasi mücadelesini azami düzeyde vermekle olabilecek bir şeydir.