Şükrü Aslan
Dünyanın pek çok ülkesinde doğrudan ya da dolaylı Suriye’nin konuşulduğu şu son haftalarda, herhalde inandırıcılıktan en uzak söylem ‘Suriye, Suriyelilerindir’ vurgusu oldu. Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de en üst düzeyde kamu yöneticilerinin sıklıkla kullandıkları bu söylem, gerçekte Suriye’nin kaderine dair, Suriyeli olmayan aktörler ve dinamiklerin rollerini örtmeyi mümkün kılan bir işlev görüyor.
Bununla birlikte ‘Suriye Suriyelilerindir’ vurgusu, böyle olup olmadığından bağımsız olarak, ülkelerin/devletlerin mülkiyet sahipliğine ve biçimine ilişkin dikkate değer bir çerçeve sunuyor. Olguların gösterdiği gibi modern devletlerde kimlik-mülkiyet ilişkisi, genellikle savunula gelen idealin aksi istikamette işlemiştir. Görünüşe göre devletlerin kuruluşunda ‘vatan’ imgesi esas alınmış, mülkiyet sahipleri de ‘vatandaşlar’ olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla ülkelerin sahipleri teorik olarak vatandaşlarıdır.
Ne var ki sözkonusu devletler/ülkelerde yaşayan herkes ‘vatandaş’ olarak kodlansa bile, aralarındaki kimliksel hiyerarşi mülkiyet politikasını ve algısını hem derinden etkilemiş, hem de bambaşka yüzleriyle yansıtmıştır. Tecrübelerin gösterdiği gibi kağıt üzerinde tüm vatandaşlar ‘ülkenin sahipleri’ olsa da, gerçekte ‘asıl sahipler’, hakim kimliği esas alan, kuran, koruyan ve onun üzerinden kendine çıkar arayanlar olmuştur.



