Faik BULUT
Suriye ve Türkiye başta olmak üzere bölgede hızla değişip altüst olan gelişmelerin gürültüsü arasında dikkatimi çeken hadiselerden hareketle kendimce çıkarsamalarda bulunacağım.
HTŞ ve IŞİD militanlarını Haşdi Şabi milisleri ile çatıştırma ihtimali
Gazeteci-yazar Nevzat Bingöl bir söyleşisinde, “HTŞ ve IŞİD güçleriyle birlikte DSG’nin de Irak’taki İran yanlısı Haşdi Şabi milislerine karşı çatışmayı öneren Tom Barrack’ın teklifinin Mazlum Abdi tarafından reddedilmesi sonucu Halep ve Rakka operasyonları başlatıldı’ dedi. Aklıma yatmadığını yazınca da bana ulaşıp Erbil ve KDP-Barzani çevresinden bu iddiasını doğrulattığını söyledi.
Mesleki açıdan yine de gönlüm rahat etmedi; Duhok ve Erbil’den iki kaynağa meseleyi sordurttum. Doğruluğunu teyit etmemekle birlikte halk içinde böyle bir söylentinin dolaşmakta olduğunu aktardılar. Olayı varsayım temelinde ihtimal hesabına göre düşünmeme yol açan sıra dışı bir haber ise Türkiye’nin sıkı müttefiki Katar merkezli El Cezira TV kanalında yayınlandı. Buna göre: “Tutuklu sivil bir eczacı” Hol Kampı’nda “IŞİD unsurları ve örgütle bağlantılı olanlar yok” demişti.
Tam da o sırada kampta tutulan bir kişinin geçmişteki video görüntüsü sosyal medyada dolaşıma sokuldu. Bahsi geçen kişi, IŞİD’e biat için yemin ederken görülüyor ve şöyle diyordu: “Biz Amerika’nın demokrasisine izin vermeyeceğiz. Burada İslam Devletine (IŞİD) olan biatimizi ilan ediyoruz.” Nitekim son 15 günlük ateşkes uzatımı için öne sürülen şartlardan biri de “Kamplarda tutulan binlerce IŞİD mensubunun tahliyesi ve Irak’a taşınması” idi.
Ayrıca “ABD ve Irak koordinasyonunda yürütülen bu sürecin yalnızca Suriye için değil, Türkiye’nin iç güvenliği açısından da kritik bir risk yönetimi olduğu” belirtiliyordu. Hepsi iyi güzeldi de Irak’taki sıkı tahkim edilmiş, gayet korunaklı hapishanelere konulacak olan bu IŞİD’li unsurların ileride “İran’a yönelik operasyonlarda ve Tahran yanlısı Haşdi Şabi milislerinin ortadan kaldırılmasında” kullanılmayacağının bir garantisi var mıydı?
Nevzat Bingöl’ün yukarıdaki iddiasına (HTŞ ve IŞİD cihatçıları ile SDG milislerini Iraklı Haşdi Şabi üzerine sürme teklifi) ilaveten IŞİD’lilerin tutulduğu farklı kamplardan veya HOL kampından çok sayıda IŞİD’li ailenin kaçması ve Rakka’daki Aktan cezaevinden kurtarılması/ salıverilmesi konusunu bir araya getirince, “Böylesine çılgın ve kaotik bir ortamda mümkündür, muhtemeldir!” diye düşünmekten de kendimi alamadım.
Esasen IŞİD’in 2019 yılında bozguna uğradığı bir dönemde militanların bir kısmının HTŞ veya bileşenleri sayılan selefi örgütlerin himayesine girdiği bilinen bir şeydi. Esat rejiminin çökmesi sürecinde Arap Alevileri (Nusayri), Dürziler ve Kürtlerin yaşadıkları yerlerde de HTŞ saflarına karışmış/ sızmış IŞİD barbarları vahşi eylemlere imza atmışlardı.
Ahmed Şara, namı diğer Colani; 2016’dan itibaren aşırı pragmatist bir anlayışla Anglo-Saksonların imalathanesinde belli bir kalıba sokulup Şam’da iktidara gelmesinin yolunu açan batılı devletlerin şartlarına “eyvallah” diyerek koltuğa oturmuştu. Bu şartların bizi ilgilendiren kısmı ise batılıların “HTŞ içindeki aşırı uçları hizaya getir, törpüleyip terbiye et!” isteği idi.
Nitekim son haftalarda önerilen şu oldu: “Suriye ve Rojava’daki IŞİD militanlarını yola getirip onları Amerikan ve Şam yönetimlerinin amaçları doğrultusunda, İran ve milislerine karşı vurucu güç olarak kullanalım, olmazsa birlikte tasfiye edelim!” Irak eski başbakanı ve şimdiki Kanun Devleti Koalisyonu önderi Nuri Maliki ise tutuklu IŞİD militanlarının Irak’taki cezaevlerine nakline şiddetle karşı çıktı.
Türkiye ile Şam hükümetlerinin, HOL Kampı ve benzeri IŞİD toplama merkezlerinin idaresinin kendilerine verilmesinde ısrar edip, Tom Barrack’ın müsaadesiyle istediklerini elde etmelerini başka türlü yorumlayamıyorum. Türk basınında çıkan “SDG, hapisteki/ıslahevindeki (içeride bulunan ve IŞİD’in beynini yıkayıp intihar eylemleri ve başka hedefler için kullandığı) çocuklara eziyet ediyordu” mealindeki haberlerde beni korkutup endişelendiren husus ise esas maksadın üstünü örtmeye yaramasıdır.
Amerika sayesinde ortaya çıkıp yine ona dönen cihatçılar
HTŞ’nin Şam’da iktidarı almasından çok önce Anglo-Sakson emperyalizmini temsil eden İngiliz-Amerikan yönetimi, Neo-selefi denilen politik İslamcıları kullanma hususunda zaten konsept değişikliğine gitmişlerdi. Daha önceleri göreli olarak Hizbul Tahrir, Müslüman Kardeşler ve Vahhabi gibi hareketlerle işbirliği yaparken son yıllarda özellikle silahlı cihatçıları tercih etmeye başladılar.
Batılılar tarafından ehlileştirilen bu cihatçılar sahiplerine karşı son derece uyumlu ve uslu olmakla birlikte, Anglo-Sakson emperyalizminin işaret ettiği hedefleri biyonik terminatörler-robotlar gibi barbarca imha etmekten de geri durmadılar. Bunu iyi bilen ABD ve Avrupalı küresel güçler, yeni gözdeleri ve tetikçileri olan HTŞ gibi cihatçıların önünü açmak için Müslüman Kardeşler Hareketi ve Hizbul Tahrir gibi kullanım tarihi bitmiş olan İslamcıları “terör örgütü” diye yasaklama yoluna gittiler.
Müslüman dünyasında ölümler sırasında en çok tekrarlanan özdeyiş olan “Allah’tan geldik, ona dönüyoruz” misali, cihatçılar da 1979’da Afganistan’da Rus işgaline karşı kullanıldıkları günden bu yana, aradaki bazı kırgınlık ve çatışmalar sayılmazsa, “Amerika bizi sahneye çıkardı, ondan geldik ona dönüyoruz!” anlayışını devam ettirmekteler. Afganistan günlerinde “mücahit”, 2000’li yıllarda “terörist” diye anılan El Kaide’nin kurucu önderi Usame bin Ladin ile onun güncellenmiş modeli sayılan Colani (Trump-Barrack ikilisine göre eski terörist, yeni mücahit!) bu uygulamanın tipik örneğidir.
Reagan dönemi Amerikan yönetiminin siyasetleri sayesinde Afganistan’da El Kaide’yi kuran Bin Ladin orada ünlendi. Savaşın bitmesiyle birlikte emperyalistlerin kendilerini terk edişine öfkelenen militanları 11 Eylül 2001 yılında New York şehrindeki ikiz kuleleri tahrip ettiler. Avrupa’nın birçok şehrinde kanlı intihar eylemleri düzenlediler. Afganistan çıkışlı Kaide örgütünün Suriye’deki mirasçılarının Batı ile uzlaştıkları görülüyor. Bu da bizlere küresel emperyalizm ve kapitalizmin emrine geri döndüklerini gösteriyor.
Gösterileri düzenlemek yetmez kontrol altında tutmak gerekir
Almanya’nın çeşitli kentlerinde Kürt gruplar, Suriye’de hükümet güçleri ile omurgasını YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki çatışmalara tepki olarak protesto gösterileri düzenlediler. Frankfurt, Dortmund, Stuttgart, Hannover, Bremen ve Trier’in aralarında bulunduğu çeşitli kentlerde düzenlenen gösterilere on veya yüz binlerce kişi katıldı.
Gösteriler sırasında bazı kentlerde şiddet olayları yaşandı. Yedi polis memuru, gösterilerde kullanılan patlayıcı havai fişekler nedeniyle yaralandı. Kentlerdeki taşkınlıklar sonucu kamu düzenini bozma suçlamasıyla soruşturmalar başlatıldı. Yaşanan olayları kınayan polis sözcüsü Timo Brenner, “Gösteri yapma kisvesi altında polis güçlerine ve üçüncü kişilere saldırmak, demokratik toplantı özgürlüğü anlayışıyla bağdaşmaz” dedi.
Nusaybin’de bayrak indirme hadisesi
21 Ocak’ta Nusaybin-Kamışlı sınırında Türk bayrağının indirilmesi ile ilgili 14 kişi gözaltına alındı. Cumhurbaşkanı Erdoğan “Hesap sorulacak” derken, “Terörsüz Türkiye” sürecini başlatan Devlet Bahçeli ise DEM Parti’yi hedef aldı.
Bayrak indirme konusu tartışılırken gazeteci Saygı Öztürk, her nasılsa, 1980 darbesi öncesinde ismi çokça tartışılan ve PKK ile çatışmalarda gündemde olan Korgeneral Hasan Kundakçı’dan bir anı aktardı. Kuzey Kıbrıs’ta görev yaptığı sırada Kundakçı, Rum kesiminden kuzey sınırını geçerek Türk bayrağını indirmeye kalkan gencin vurulması olayını anlatmış ve “indiren, indirilir” sloganını tekrarlamıştı.
İster istemez bu anı, Nusaybin’de provokasyon söylentisinin sonradan hangi belalara yol açabileceği hakkında birilerinin aklına “karpuz kabuğu” düşürülebilirdi. Bereket DEM Partisi ve Kürt hareketleri, olayı kışkırtıcı bir eylem olarak gördüklerini açıklayıp kınadılar ve “Her türlü sabotaj ve provokasyona karşı dikkatli olma” hususunda kendi tabanlarıyla kamuoyunu uyardılar.
Bu tür kitle protesto ve gösterilerini, etkinlik veya eylemleri düzenleyenlerin muhtemel sabotaj, yakıp yıkma, tahrik ve provokasyonlara karşı uyarılarda bulunmakla yetinmeyip olayları önlemek üzere aktif tedbirler almaları şart olmuştur.
SWOT Analizi yapmanın önemi
SWOT Analizi, bir projede sürecin veya durumun güçlü ve zayıf yönlerini belirlemek, dış çevreden kaynaklanan fırsat ve tehditleri saptamak için kullanılan yöntemin adıdır. Bu kural protesto ve eylemleri için de geçerlidir. Mesela HTŞ’nin baş cihatçısı Colani, Almanya’ya resmi ziyaret yapmayı planlamıştı. Buna karşılık Kürt hareketi bu ziyaretin kitlesel protesto yoluyla önlenmesi için çağrıda bulunmuştu.
Buraya kadar her şey normaldi; ancak çağrı metninde diplomatik ve barışçıl siyasete aykırı bariz hatalar vardı: Colani’yi kabul edecek olan Almanya başbakanı ile federal hükümet yetkililerine ağır suçlamalar yöneltilmişti. Bu suçlamalar ise Halep vahşeti ile Rojava’daki olaylar nedeniyle son derece öfkeli olan Kürt kitlesinin sokakta her türlü kışkırtma-tahribat yapma ihtimalini artıyordu.
Ayrıca Alman hükümet yetkililerini sert ifadelerle eleştirip “suç ortağı” ilan etmek diplomatik olmayan bir taktiktir. Oysa miting yapmanın amacı sadece ziyaretin iptali değil, aynı zamanda Alman kamuoyuna Kürtlerin sesini duyurmak ve hükümetin HTŞ iktidarına destek vermesini önlemektir. Swot analizi tam da burada gerekliydi.
Bir eylem planlarken bunun sınırlarını (nerede ne yapılacağını, ortama uygun hangi sloganların atılıp atılmayacağını, Vandalizm-holiganizm türü tahripkâr davranışların nasıl önleneceğini, eylemin nerede duracağını) belirlemek, barışçıl olmasını sağlamak, siyasi partiler, medya ve kamuoyunun sempatisini kazanarak destek almak, karar merkezlerini Kürt meselesi lehine tavır almaya ikna ve mecbur etmek gibi tedbirleri almak gerekmektedir.
“Eylemin amacı nedir? Ağır suçlamalar yönelterek, ortalığı yakıp yıkarak hükümet ikna edilebilir mi? Kitlesel eylemimiz vesilesiyle mümkün olduğunca barışçı yöntemlerle ve tabandan sıkıştırarak bir heyetin görüşmeye davet edilmesi sağlanabilir mi?” sorularının doğru cevabını vererek sokağa çıkmak gerekir.
Gerçekte Alman basını Rojava olaylarında hükümetin çıkarcı siyasetine uygun olarak sessiz kaldı ve HTŞ cihatçılarını pek eleştirmedi. Bazen de SDG’yi töhmet altında bırakacak haberler sundu. Kitle eylemi medyayı ikna etmenin bir vesilesi olarak da kullanılabilirdi. Medya binasının önünden geçerken (taş atmadan, camlarını kırmadan vs) tavrını değiştirmeye çağıran sloganlar atılabilir, belki de bir Kürt heyetinin medya yetkilileriyle konuşması sağlanabilirdi.
Köln gösterisinde dikkat çeken iki olay
Köln’deki gösteriye katılan üç kişi farklı rakamlar verdiler: 25-30 bin, 50-60 bin ve 100 bin. Polis ise katılımın 10 bin civarında oluğunu açıkladı. Bir arkadaşım şuna dikkat çekti: Başlangıçta DEM-SDG çevresi ayrı, Türkiye’deki DEM dışında kalan partilerle Başur kökenli olanlar ise ayrı yerlerde toplandılar. Fakat çok geçmeden bir araya geldiler. Ortak sloganlar attılar. Bu bir ilkti.
Buradaki bir arkadaşımın akrabası ise farklı bir noktaya işaret etti: “Şehirde toplanan yaklaşık 50 bin insanın yarısına yakını orta üst kesimden esnaf ve işadamı idi. Ve ilk defa yaşanan bir olaydı.”
Esasen her şeyi sokaklar belirlemeyebilir. Protesto veya mitinglerin yanı sıra her ülke ve şehirde kamuya açık alanlarda kurulacak ekranlarda hem kendi meselesini anlatma hem HTŞ gibi hasımları teşhir edebilecek görüntüler, dramatik hikâyeler, trajediler vs. gösterilebilir. Fotoğraf sergileri açılabilir.
Mesela Nusaybin’deki mitingin bir devamı olarak Tuncer Bakırhan, “11 Eylül 2001 yılında New York’taki cihatçıların mirasçılarıyla iş tutmanın Batının çıkarlarına vereceği zarar” ve Kürtlerin bölgedeki varlığının (veya yokluğunun) güçler dengesine olumlu/olumsuz etkileri hakkında Amerika ve Avrupa basınında bir makale yayınlatma girişiminde bulunabilir.
Bazen de mitinglerin-sokak hareketlerinin gördüğü fonksiyondan daha işlevsel olan yöntemler vardır. Mesela bir hafta önce kadınların saç örgüsü gösterisi, sırtına bayrak sarılmış emzikli bir Kürt çocuğunun sosyal medyada viral olması, “ben İngiliz vatandaşı veya Alman vatandaşı bir Kürdüm” diyerek bulunduğu ülkenin parlamentosu veya benzeri kurumlarında konuşup hükümetlerini Rojava lehine harekete geçmeye yönelik çağrılar, çifte vatandaşlığı olan gurbetçi Kürtlerin bu minval üzerine dilekçe vermeleri, çeşitli kuruluşların toplantılarına katılmaları, vs.
Arap aşiretlerin saf değiştirme meselesi
İktidar çizgisinden gazeteci Nedim Şener, 19 Ocak 2026 tarihli Hürriyet’te şunları yazdı:
“Suriye’de 8 Aralık 2024 devrimi ile tüm dengeler değişti. ABD, ‘kullandığı’ bölücü PKK/PYD/YPG yerine artık ülke birliğini sağlamayı amaçlayan Şara yönetimini destekliyor…
Sadece ABD değil, işgal ettiği alanlardaki Arap aşiretleri de PKK/SDG’ye sırtını döndü ve tek tek Suriye yönetimine tabi olduklarını ilan ettiler. Halep operasyonu ile birlikte Kürt aşiretleri de Suriye yönetimine bağlılıklarını açıkladı.
Fırat’ın doğusunda PKK/YPG/SDG’nin geri çekilmesine yol açan Arap aşiretlerin ayaklanmasında 2025 yılı Kasım ayından itibaren Şara’nın Aşiret İşleri Danışmanı Cihad İsa El Şeyh (Ebu Ahmed Zekkur) koordinesinde yürütülen çalışmaların etkili olduğu söyleniyor. Cihad İsa El Şeyh, Suriye Ordusu’nun Halep’in dış mahallelerine yönelik operasyonlarında da etkili bir isim olmuştu.
El Şeyh’in mensubu olduğu Bakara Aşireti’ne bağlı milislerin, geçici hükümet güçlerinin önünü açması ve mahallelerdeki bazı milislere hükümet saflarına katılmaları karşılığında güvenlik garantileri sunmasının ardından Suriye Ordusu, bölgeyi kontrol altına almayı başarmıştı.
Onun bir başka girişimi ise Fırat’ın doğusundaki aşiretlerle yaptığı toplantılardı. Kendisi ve beraberindeki heyet, kasım ayında Türkiye’de Kilis, Urfa ve Mardin illerinde çok sayıda Suriyeli ve Arap aşiret lideriyle görüştü. Ardından Rasulayn, Rakka ve Deyr ez-Zor bölgelerine geçerek yerel ileri gelenlerle toplantılar yaptı.
Heyetin en kritik duraklarından biri, Suriyeli mültecilerin en yoğun bulunduğu şehir olan Urfa oldu. Ziyaretin ikinci ayağı Haseke kırsalındaki Rasulayn bölgesiydi. Burada Arap şeyhleriyle birlikte Hıristiyan kanaat önderlerini de ziyaret eden Şeyh, ‘Suriye, tüm evlatlarının elbirliğiyle yeniden inşa edilecektir’ ifadesini kullandı.
Bu süreçte birçok Arap aşireti, Suriye yönetimine bağlılığını ilan etti. SDG içindeki Arap aşiretlerin de Şam yönetimi tarafına geçmesiyle PKK/PYD/YPG direnme gücünü kaybetti. Böylece aşiretlerin mücadelesiyle Suriye yönetimi 24 saat içinde Fırat’ın doğusunda PKK/SDG’den temizledi.”
AKP’nin önemli simalarından gazeteci-yazar Yasin Aktay 12 Ocak’ta aşiretlerin SDG’ye karşı hazırlanmasının arka planını yazdı:
“Cihad İsa El Şeyh’in hem Kürtlere hem Arap aşiretlerine ayrı ayrı hitap eden çağrısı şöyle:
Arap aşiretlerine: Barış hayatı tercih etmek, Savaş ise ağır bir sorumluluktur… Fırat’ın doğusundaki Arap aşiretlerinin şeyh ve ileri gelenlerine, toprağın, tarihin ve kaderin ortakları olan Kürt kardeşlerimize sesleniyoruz.
Bugün sizlere ne bir düşmanlık diliyle, ne üstünlük iddiasıyla, ne de tehdit üslubuyla hitap ediyoruz. Aksine, Suriye’ye, onun evlatlarının kanına ve yıllardır acı, çatışma ve bölünmüşlükle yıpranmış gelecek nesillerine duyduğumuz samimi kaygı ve sorumluluk duygusuyla sesleniyoruz.
Birinci ve asli tercihimiz barış, diyalog ve milli ortaklıktır. Hukukun çatısı altında, ayrımcılığın ve dışlamanın olmadığı, tüm vatandaşların eşit olduğu bir devlet inşa etmektir. Çünkü barış zayıflık değil, bilakis hikmetin en yüce mertebesidir. Yeniden imarın, mültecilerin geri dönüşünün, ekonomik istikrarın ve herkesin onurunun korunmasının tek yolu da barıştır.
Sizler tarih boyunca toplumun emniyet supabı, toprağın ve namusun koruyucusu, istikrarın temel direği oldunuz. Bugün rolünüz her zamankinden daha büyüktür: Sürüklenmenin değil aklın, gerilimi tırmandırmanın değil sükûnetin, ayrıştırmanın değil birleştirmenin rolü. Güçlü aşiret, silahı çoğaltan değil; fitneyi önleyen, canları ve kanları koruyan, vatanın menfaatini dar hesapların üstünde tutan aşirettir.
Kürt kardeşlerimize: Sizler Suriye’nin asli bir parçasısınız. Kökleriniz bu toprağın tarihine derinlemesine uzanır. Fedakârlıklarınız inkâr edilemez, haklarınız pazarlık konusu yapılamaz. Kürtlerin Suriye’deki geleceği, ulusal çevresiyle çatışmakta ya da geçici dış projelere bel bağlamakta değil; tüm evlatlarıyla güçlü ve adil tek bir devlet içinde samimi bir ortaklıkta yatmaktadır.
Şunu açık ve sorumluluk bilinciyle söylüyoruz: Savaş, yeni Suriye hükümetinin arzuladığı bir seçenek değildir; ona yönelmez, onu temenni etmez. Çünkü bedelinin herkes için, istisnasız, çok ağır olacağını bilmektedir. Ancak aynı zamanda devlet, ülkenin birliğini, egemenliğini ve vatandaşlarının güvenliğini koruma görevinden de vazgeçemez.
Eğer savaş dayatılır, barış için alan bırakılmazsa; onu körükleyen ve sebep olan taraf, sonuçlarının siyasi, ahlaki ve tarihî sorumluluğunu bütünüyle üstlenecektir.
Bugün açık bir yol ayrımındayız: Ya diyalog kapısını açan, yeni bir toplumsal sözleşmenin temelini atan, her bileşene devlet içinde hakkını veren barış yolu… Ya da kazananı olmayan, geleceği bulunmayan, hatırası bile hayırla anılmayacak olan savaş yolu…
Bu: Suriye herkes için vardır ve ancak herkesle birlikte inşa edilir, diyen bir milli mesajdır.”
Cihad İsa El Şeyh’in yukarıdaki vaatlerini, hak hukuk söylemlerini, eşitlikten dem vuran sözlerini Halep ve Rojava’daki halkın maruz kaldığı mihnet, eziyet ve vahşetle karşılaştırarak gerçeği görmek mümkündür. Buna rağmen Yasin Aktay, aynı tarihli yazısında bildiğini okumayı sürdürmektedir:
“Ama gelin de başında ulusalcılık yelleri esen bizimkilere (Türkiyeli Kürtlere-FB) anlatın. Halep’te Suriye hükümetinin tanıdığı sürenin dolmasıyla birlikte başlattığı operasyona veryansın eden bilhassa DEM’liler ve maalesef bazı muhafazakâr Kürtler ne dediklerinin, ne istediklerinin farkındalar mı gerçekten? Kürt meselesinde hiçbir zaman resmi politikaları onaylamamış ve onlara karşı her türlü eleştiriyi ve muhalefeti etmiş biri olarak ben bunda Kürtlere ait en ufak bir çıkar, bir yarar göremiyorum. Onlar ne görüyorlar, gerçekten merak ediyorum.
Türkiye eski Türkiye değil. Kürt sorununu doğuran ne şartlar ne anlayış var. AK Parti’nin ve Erdoğan’ın İslami inanç ve ilkelerinden gelen bir anlayışla konuya yaklaşımı sayesinde bugün Türkiye’de Kürt sorununu doğuran şartlardan ve baskılardan, inkârdan eser yok. Kürtler eskiden de eşit vatandaşlardı ama şimdi kimlikleriyle, dilleriyle tanınan ve itibar gören eşit vatandaşlardır. Suriye’de ise Kürtler yüzyıl boyunca bizdekinden çok daha kötü bir ayırımcılığa tabi tutulmuşlardır.”
Aynı Aktay, 24 Ocak’taki makalesine şöyle bir başlık koymuştu: “Suriye ve Türkiye kazandı ama Kürtler kaybetmedi. Türkiye’nin yanı sıra ikinci bir devletleri oldu.”
Buradan hareketle merak ettiğim soruları paylaşayım:
* Mesud Barzani’nin Arap aşiretleri hakkında, Mazlum Abdi’ye yaptığı “dikkatli ve hesaplı davran” uyarısı nasıl karşılandı?
* Birkaç yıldan buyana İran, Suriye ve Türkiye’nin destekleyip cesaretlendirmesiyle zaman zaman SDG’ye karşıt tavır alan, bazen de silahlı çatışmaya giren Rakka-Deyrizor bölgesindeki Arap aşiretlerinin tutumlarına karşı nasıl bir tavır geliştirildi?
* Sıkıntılı günlerde Türkiye’nin boşluktan istifade bazı aşiretleri yanına alması, hatta bir kısmını Urfa’ya yerleştirip orada karşıt faaliyete geçirmesinin tehlikeleri görülmesine rağmen, bu hadiseyi teşhir etmenin dışında Özerk Yönetim ne yapabildi?
* Esat rejiminin düşmesinin ardından bazı aşiretler SDG saflarını terk edip Şam ile işbirliğine yönelince, nasıl ikna edildiler?
* SDG ile aşiretlerin arası bozulunca ikna etme ve uzlaşma için devreye giren Amerikalılar ile Fransızların önerileri ne yöndeydi?
* Uygulamalardaki eksiklik ve kusurlar neydi?
Uyaran haberler ve değişim alametleri nasıl karşılandı?
Türkiye ile bozuştuğu sıralarda Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Ankara’ya inat hem SDG güçlerini destekledi, hem bazı Arap aşiretlerini Kürtlerle ittifak kurmaya ikna etti hem de kendi denetimindeki Orient TV kanalında Kürtçe yayın yapılmasını sağladı.
Şimdi durum değişti ve Ocak 2026’da BAE merkezli “The National” dergisi şöyle bir tespit yaptı: “Bir zamanlar Amerika’nın Suriye’deki gözdesi konumundaki Kürt liderliğindeki milisler (PYD/SDG) yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. SDG, ABD’nin Halep’teki yenilgisine eşlik etmesinin ardından doğuda kalan toprakları kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu söylüyor.”
Bu ve buna benzer çok sayıda haber-yorum Batı medyasında yayınlandı. İlk zamanlarda SDG’ye müzahir bir tutum takınan Suudi basını, Mazlum Abdi ile İlham Ahmed’in söyleşilerine geniş yer vermekteydi. Ancak nihayetinde bir örgüt olan SDG’nin zayıflatılıp devreden çıkarılması, onun yerine merkezi bir devleti temsil eden Ahmed Şara’nın desteklenmesi hususunda ABD-Türkiye-Suudi Arabistan’ın mutabakata varmalarından sonra Suudi medyası tamamen SDG aleyhinde yayınlar yapmaya başladı. Üstelik de Halep’teki vahşete değinmediği gibi HTŞ güçlerini övüyorlardı.
Yine bir soru: Bütün gelişmeler karşısında Kürt hareketi ne türden taktik ve stratejiler geliştirdi?
ABD’nin SDG’ye mali yardımının azalması
ABD federal hükümetin borcu 2026 yılının ilk ayında 38,5 trilyon dolara fırladı. Yani ülkenin milli üretiminin yaklaşık %120’sine denk düşen bir borç söz konusu. Üstelik 2025 mali yılında Amerikan bütçe açığı 1,8 trilyon dolar; ülkenin harcamaları ise 7 trilyon dolar kadardı. Böylesine yüklü bir borcu ve bütçe açığı olan ABD, dış politika ve savunma harcamalarını kısmak zorundaydı. Yardım musluğunun kısılması genel olarak ABD’nin müttefikleri veya vekil güçlerini de kapsamaktaydı.
Örneğin 2-3 yıl öncesinin bütçesinden PYD/SDG’ye ayrılan yardım miktarı yaklaşık 1 milyar dolarken 2025’te bu oran 500 milyona indirildi. 2026’da ise 130 milyon dolarla sınırlandırıldı.
Esasen Amerikan yönetimi “Vekil aktörler bile maliyet-fayda süzgecinden geçecek!” diyerek daha önce müttefiklerini uyarmıştı. Zaten ABD’nin ilgilendiği veya varlığını sürdürdüğü herhangi bir bölgede denge-denklem değişirse, Donald Trump-Tom Barrack ikilisi Savunma ve Dışişleri bakanlıklarını baskılayarak vekilini/ortağını/müttefikini değiştirebileceği sinyalini vermişti.
Buna dayanarak merak ettiğim şudur: Acaba Kandil ve Rojava’daki siyaset erbabı, yukarıdaki gelişmeler sonucu denge-denklem değişikliği ve mali yardımların azalmasından hareketle uzağı gören çok yönlü stratejik bir okuma yapabildiler mi?



