BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Alişan Akpınar yazdı |

Kürtler yenildi mi?

Alişan Akpınar yazdı |

Alişan AKPINAR

Öncelikle şunu belirterek başlamak gerekiyor; Kürtlerin son yüzyıllık tarihi bir yenilgiler tarihidir. Kürtler 1925 yılında Şeyh Sait İsyanı’nda yenildiler. 1930’da Ağrı İsyanı’nda yenildiler. 1938’de Dersim‘de soykırıma uğradılar. 1946’da Mahabat’ta yenildiler. 1975 yılında ABD’nin verdiği desteği çekmesiyle Irak’ta büyük bir yenilgiye uğradılar. Bu yenilgiden sonra, kendilerini toparlamalarının çok zor olduğu söyleniyordu. Kürtler 1983 yılında İran’da da yenildiler. 1983 yılında İran’daki molla rejimi, İran Kürdistanı’na büyük bir saldırı başlattı ve otuz bin Kürdü katletti. İran Kürtlerinin kendilerini toparlamalarının artık çok zor olduğu söyleniyordu. Bununla da bitmedi. Kürtler 1988’de Irak’ta büyük bir soykırım yaşadılar. Irak devleti Enfal saldırısıyla yüz binlerce Kürde soykırım uyguladı. Halepçe’de altı bin Kürdü zehirli gazlarla katletti. O dönemde, Kürtlerin yeniden ayağa kalkabileceğini kimse ummuyordu. Kürtler, Ortadoğu’da ağır kaybetmişlerdi ve yeniden toparlanmaları çok zor görülüyordu. Ancak böyle olmadı. Kürtler tüm bu yenilgi, katliam ve soykırımlara rağmen yeniden ayağa kalktılar. Her seferinde daha güçlü olarak ortaya çıktılar.

1990’ların başında biri çıkıp, otuz beş yıl sonra olacakları anlatmaya çalışsa ve “ümitsizliğe kapılmayın, otuz beş yıl sonra Kürtlerin Irak’ta federatif bir yapısı olacak. Suriye Kürdistanı’nda özerk bir idare kurulacak. Buralarda onlarca okul açılacak. Çocuklar anaokulundan üniversiteye kadar Kürtçe eğitim görecek. Yüzlerce Kürt sanatçı Kürtçe müzik yapacak, romanlar yazacak, filmler çekecek. Dünyanın birçok yerinde Kürt film festivalleri düzenlenecek. Radyodan televizyona, gazeteye, dergiye kadar, Kürtçe yayın yapan bir Kürt medyası olacak. Kürtler hakkında binlerce araştırma yayınlanacak. Yüz binlerce Kürt, yediden yetmişe, dünyanın dört bir yanında sokaklara çıkacak ve ‘Yek e, Yek e, Yek e! Kurdistan Yek e!’, ‘Rojava Rojhilat e, Kurdistan Yek Welat e!’ diye bağıracak” deseydi, Kürtlerle dalga geçtiği düşünülürdü. 1990’ların başında, bunların olabileceğini hayal etmek bile zordu.

Kürtler, 1923’ten bugüne, ulus-devleti olmayan bir ulus inşa etmeyi başardılar. Hem de bunu asimilasyona, katliamlara ve soykırımlara rağmen başardılar. Bugün dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, kendisine Kürdüm diyen birine Kürdistan neresidir, diye sorsanız, Rojava, Rojhilat, Bakûr, Başûr diye bir harita koyacaktır önünüze. Tüm Kürtlerin Kürdistan’a dair teritoryal bir tasavvuru vardır. Yine bir Kürde, Kürtlerin ulusal bayrağı var mı diye sorsanız, sarı, kırmızı, yeşil diyecektir. Aynı şekilde, milli marşınız var mı derseniz, “Ey Reqîb” marşını söyleyecektir. Kürtler yüzyıllık yenilgi tarihlerinden, ulus devleti olmayan bir ulus inşa ettiler. Bugün Kürt ulusçuluğu en güçlü dönemini yaşıyor. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki bu ulusçuluk, dışlayıcı, içine kapalı, ötekileştirici bir ulusçuluk da değil. Kürtler tüm Ortadoğu’ya demokratik toplum, birlikte yaşam, kadın özgürlüğü gibi bir proje de sunuyorlar. Bugün Ortadoğu’da böyle bir projeye sahip hiçbir hareket yok. Dolayısıyla, Kürtler bu son süreçte birçok gencini kaybetti, Suriye’deki iç savaş sırasında kontrolüne aldığı ve zaten kontrol etmesi pek mümkün olmayan alanları da kaybetti ama yenildiklerini söylememiz için somut hiçbir neden yok. Hatta Kürtlerin, birlik duygusu da dahil, kazandığı çok şey olduğu rahatlıkla söylenebilir. Öyleyse risk ne? Rojava’nın tasfiyesi Ortadoğu’daki Kürt varlığını yok edebilir mi? Bunun mümkün olmadığı açıksa da özellikle Suriye’de Kürt halkının bir katliam ve soykırım riskiyle karşı karşıya olduğunu da unutmadan hareket etmek gerekiyor kanısındayım.

Şu anda Kürtlerin yaşadığı en büyük risk, yeniden katliam ve soykırımlarla karşılaşma olasılığıdır. Ortadoğu yeniden kurulurken, devasa ordulara sahip devletler, büyük bir bölüşüm, paylaşım ve dizayn çabasına girmişken, devletsiz bir halk olan Kürtler elbette böyle bir riskle karşı karşıya. Böyle zamanlar devletsiz halklar için soykırım riskinin arttığı dönemlerdir. Zaten bunu yaşayarak da görüyoruz. Son bir yılda HTŞ binlerce Alevi’yi katletti, Dürzi halkını yok etmek için harekete geçti ve yüzlerce Dürzi’yi öldürdü. İsrail devreye girmeseydi muhtemelen Dürzi halkına büyük bir soykırım yapılacaktı. Şimdi soykırım riskiyle karşı karşıya olan halk Kürtler. Böyle dönemlerde, üst-emperyal ve alt-emperyal güçlerin tek derdi kendi çıkarlarını maksimize etmektir. Bunun için de ellerindeki tüm yıkıcı gücü kullanırlar. Oysa devletsiz halkların buna karşı koyacak imkânları sınırlıdır. Bu devletler masaya oturur, anlaşır ve sonrasında yaşanacak insanlık krizlerini çok da önemsemezler. Şu an Rojava’da yaşanan bu.

Ancak mesele burada da bitmiyor. Rojava sadece, yükselen Kürt ulusçu tahayyülü için simgesel bir anlam taşımıyor. Rojava aynı zamanda, son kırk yılda Kürt halkının elde ettiği her şeyin savunulacağı bir kale durumunda. Çünkü Rojava düşerse Şengal de düşer. Şengal düşerse Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bugüne kadar inşa ettiği her şey büyük bir risk altına girer. KDP ve KYB’nin Rojava’ya verdiği destek, bunun açıkça görülmesiyle ilgilidir. Dünyanın neresinde olursa olsun, Kürt halkı da bunun bilincindedir. Rojava’ya saldırılar başladığından bugüne, Kürtlerin yaşadığı her yerde kesintisiz biçimde gösteriler yapılıyor. Çünkü tüm Kürtler, Rojava’yı savunmanın, son kırk yılda elde edilen her şeyi savunmak anlamına geldiğini ve Suriye’deki Kürtlerin bir katliam riskiyle karşı karşıya olduğunu gayet iyi biliyor. Bu gösteriler, Rojava meselesini dünya gündemine taşımış durumda. ABD ve Avrupalı devletlerin devreye girerek yeniden bir anlaşma yapılmasını sağlamalarında bunun büyük bir etkisi oldu şüphesiz.

Rojava’nın dünya gündemine girmesi ve Kürt halkının direnişi önemli ancak bu tek başına yeterli değil elbette. Fehim Taştekin’in yıllar önce söylediği gibi “yıkıl git, diren kal” dönemlerini yaşıyoruz. Deyrizor ve Rakka’dan çekilen SDG güçleri şu anda kendi halklarının yaşadığı toprakları koruyor. Bu direniş, Rojava’nın geleceğini belirleyecek temel dinamiklerden biri olmaya devam ediyor. 30 Ocak itibarıyla bir anlaşma sağlanmış olsa da sahada direnerek ayakta kalmanın önemi hala çok büyük. Türkiye’nin desteğini de alan HTŞ’nin, Kobani’yi tamamen kuşatması ve yüz binlerce insanı Gazze’dekine benzer bir ölüm kalım mücadelesine mecbur bırakması, muhtemelen halkın dayanamayıp göç etmesi ya da SDG’nin toplumsal desteğini kesme amaçlarını taşıyordu. Ancak durum en azından şimdilik bunun tam tersinin olduğunu gösteriyor. Gazze’den farklı olan durum şuydu; Gazze’de İsrail’e soykırım yapma izni verilmiş ve görmezden gelinmişti. Bugün itibariyle ABD ve Avrupa’nın genel anlamda Rojava için bu izni vermediği görülüyor. Kürtlerin, Avrupa başta olmak üzere dünyanın her tarafında gösterdiği tepki bu durumda etkili olmuşa benziyor.

Diğer taraftan Haseke ve Kamışlı da benzer bir şekilde kuşatmaya alınmaya çalışıldı. Haseke ile Kamışlı arasındaki bağ koparılarak Haseke kuşatılmaya çalışılırken, Irak Kürdistanı’nı Kamışlı’ya bağlayan Semalka sınır kapısı ele geçirilerek Kamışlı’ya da kuşatma yapılması planlanıyordu. Böylece SDG köşeye sıkıştırılacak ve teslimiyet anlamına gelecek bir anlaşma imzalamaya mecbur bırakılacaktı. SDG askeri olarak tasfiye edilirken, özerk bölgenin tüm kazanımları ortadan kaldırılacaktı. Ancak SDG buna izin vermedi. Yapılan tüm saldırılara karşılık verdi ve bu planın uygulanmasına engel oldu. Bu direniş, sürecin çok uzayacağını ve kitlesel bir katliam göze alınmadan SDG’nin yenilmeyeceğini gösterdi. Ancak ABD ve İsrail bu meselenin bir an önce halledilmesini bekliyordu çünkü asıl hedefleri olan İran ve Irak’a odaklanmaları gerekiyordu. Yeniden inşa edilen Ortadoğu’da belki de en önemli adım, yani İran’a müdahale gündemdeyken Suriye’de sorunlu bir alan bırakmak istemiyorlardı. Türkiye ve HTŞ, buldukları bu fırsatı kullanarak Rojava’yı tasfiye etmek istese de hem sahadaki direniş hem de Kürt halkının ortak tepkisi, bu planın uygulanmasına en azından şimdilik izin vermedi. Ancak Türkiye’nin de HTŞ’nin de Rojava’nın tasfiyesi planından vazgeçtiğini düşünmek için hiçbir neden yok. Elbette yeni fırsatları kollayacaklardır. Buna karşın 30 Ocak anlaşması, Kürt halkının bir katliamla karşılaşma riskini şimdilik ortadan kaldırmış gibi görünüyor.

Anlaşmanın en önemli yanlarından biri, SDG’nin bir ordu olarak kalması oldu. Biri Kobani’de, üçü Haseke ve Kamışlı’da olmak üzere dört tugayın oluşturulması konusunda anlaşmaya varıldı. Dolayısıyla SDG’nin asla taviz vermediği, ordu olarak kalma ve Kürt halkının bulunduğu bölgeleri koruma koşulu kabul edildi. Bunun başlı başına bir kazanım olduğu kanısındayım. Diğer taraftan, Rojava özerk bölgesinin bugüne kadar oluşturduğu kazanımların ne olacağı konusu belirsizlikler taşıyor. Rojava’daki okullarda verilen diplomaların Suriye Eğitim Bakanlığı tarafından onaylanacağı karara bağlanmış olsa da anasınıfından üniversiteye kadar anadilde eğitim konusunda net bir karar yok. İlham Ahmed bu konuda görüşmelerin devam edeceğini söylüyor. Yine kadın savaşçılardan oluşan YPJ’nin, kurulması planlanan dört tugay içinde yer alacağı söylense de bu durumun özel bir vurgu almadığı görülüyor. Mazlum Abdi HTŞ’nin, Kürtlerin yaşadığı hiçbir bölgeye girmeyeceği konusunda anlaştıklarını söylüyor. Abdi aynı zamanda, tam olarak istedikleri gibi bir anlaşma imzalamadıklarını ancak bu şartlarda olabilecek en iyi anlaşmayı imzaladıklarını belirtiyor. Bu anlaşma, kapsamlı bir barıştan çok kapsamlı bir ateşkes olarak görülebilir. Kürtlere bir teslimiyet anlaşması imzalatılarak Rojava tasfiye edilmek istendi ancak şimdilik bu başarılamadı.

Bundan sonra ne olacağını öngörmek zor. Öncelikle ABD ve İsrail’in, İran’a yapacağı olası bir saldırının sonuçlarını bilmek kolay değil. Eski Ortadoğu tasfiye edilirken, en büyük taş henüz yerinden çıkarılmadı. Bu taşın yerinden çıkarılmasının yaratacağı etki, tüm aktörleri, planlarını yeniden gözden geçirmek zorunda bırakabilir. İran’da yaşanacakların Kürtler açısından yaratacağı sonuçları da bilmiyoruz. Bu sonuçlar, Kürtleri daha güçlü hale getirebileceği gibi, katliam ve soykırım risklerini artırabilir de. İran Kürtleri, Rojava benzeri özerk bir yapı kurmak isteseler bile, bu yapının çok yönlü saldırılar altında olacağı kesin. Diğer yandan, Kürt halkının sokaklara çıkarak gösterdiği birlik iradesinin, Kürt siyaseti tarafındaki nasıl okunacağı ve ne yapılacağı da çok önemli bir yerde duruyor. Kürtler, bir araya geldiklerinde güçlü bir etki yaratabileceklerini görmüş oldular. Ancak Kürt siyasi hareketlerinin “küçük olsun benim olsun” anlayışını terk ederek bir araya gelip gelmeyeceklerini bilmiyoruz. Bu olursa Kürtlerin elinin güçleneceği açık.

Ancak yaşadığımız dönemin yapısı nedeniyle hiçbir şeyin garantisi yok. Elinizdeki sınırlı imkânlarla direnmeye çalışabilirsiniz ama nihayetinde büyük askeri güçlerin kapıştığı bir alanda bulunuyorsunuz. Bu güçlerin kararlarını olumlu yönde değiştirecek şeyler, halkların kardeşliği şiarından vazgeçmemek ve barış mücadelesini yükseltmek olacaktır. Halkların kardeşliği dönemi bitti diyenler, bilerek ya da bilmeyerek, emperyalizmin halkları halklara kırdırma politikasına destek veriyor. Bu yıkıcı girdaptan çıkmanın tek yolu buna karşı koymaktır. Kürtler, ABD ve İsrail’in Sünni- Şii savaşı projesine katılmayı reddettiler ve şimdilik bunun bedelini ödüyorlar. Ancak önümüzdeki günler, Kürtlerin bu kararının ne kadar doğru olduğunu bize gösterecek diye düşünüyorum.

Bununla birlikte Kürtlerin mücadelesi, bu süreci dönüştürmek için tek başına yeterli olmayacaktır. Bu ancak diğer halkların desteğiyle mümkün olabilir. Kürtler şu anda Rojava’da soykırım riskine karşı direniyor, yapabilecekleri başka bir şey yok. Kürtler ne Türkiye’yi ne Suriye’yi ne de İran’ı tek başlarına demokratikleştiremezler. Ancak Rojava direnişini desteklemek ve Rojava’yı ayakta tutmak, halkların kardeşliğini yeniden inşa etmek açısından çok önemli bir başlangıç olabilir. Olası bir Şii- Sünni savaşı ve Rojava’nın tasfiyesi, Ortadoğu açısından korkunç bir insanlık kriziyle karşı karşıya kalmamıza neden olacaktır. Bu nedenle hepimizin görevi halkların kardeşliği duygusunu yitirmeden, güçlü bir barış mücadelesi geliştirmek olmalı. Tüm halkların barış kararlılığıyla kendi devletlerini baskı altına alması zorunlu. Halkların kardeşliği duygusunu ve savaşı durdurma iradesini yitirirsek ya bu sürecin parçası ya da seyircisi oluruz.

 

Benzer Haberler

30 Ocak Anlaşması |

Rojava’da son durum: Entegrasyon adımları, açıklamalar -CANLI BLOG

“Diyar Koç’un yaşam hakkı tehlikede” |

Koçyiğit: DSG-Şam anlaşmasının pratikleşmesi önemli

Ocakta vergi zammı yapılmıştı l

Sigaraya 'geçiş zammı' geliyor

Özgür Özel Osmaniye’den Erdoğan’ı eleştirdi:

Devletin parasıyla yapılanları kendi eseri gibi anlatıyor

“Diyar Koç’un yaşam hakkı tehlikede” |

Koçyiğit: DSG-Şam anlaşmasının pratikleşmesi önemli

“Suriye için tarihi bir fırsat” |

Temel: Türkiye de anlaşmayı desteklemeli