BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Akın Olgun yazdı |

Münih’te zarlar yeniden mi atıldı?

Akın Olgun yazdı |

Akın OLGUN

Roma imparatoru Sezar’ın, tarihe geçen en meşhur ve bilindik sözüdür, “Alea iacta est“ yani “zarlar atıldı”.

Rubicon ırmağını geçerken söylediği bu söz, aslında geri dönüşü olmayan bir aşamayı işaret eder ve “Rubicon ırmağını geçmek” deyimi de yine Sezar’la birlikte anılır.

Rubicon bir sınırdır ve Sezar, Roma yasalarını çiğneyerek komutasında bulunan lejyonları Roma’ya sokmuştur. O an, geri dönüşü olmayan andır işte.

Metaforik anlamda da günümüz siyasetinde birçok olaya, soruna denk gelen bir durumdur bu. (Bkz 15 Temmuz)

Tom Barrack’ın ve onu temsil eden anlayışın, Suriye’de DSG’ye teslimiyet dayatması ve Rojava’nın kuşatılarak, Kürtlerin kurduğu sistem dahil, her kurumunun parçalanıp, HTŞ’ye teslim edilme politikası, açık şekilde söylemek gerekirse, Kürtlerin sınırını aşma girişimiydi.

Tehlikeli bir oyundu. Eğer Kürt ulusal güçleri, bu tutumu boşa düşürme ve o sınırı askeri, stratejik ve diplomatik anlamda belirgin hale getirme siyasetini kurmasalardı, şimdi büyük, kanlı bir Arap-Kürt savaşı yaşanıyordu bölgede.

Hatta bir adım daha ileriye giderek söylersek, Kürt-Türk savaşına dönüşme ihtimali de vardı ve bölgesel anlamda etnik çatışmalar, tüm bölgeyi korkunç bir iç savaşa sürükleyebilirdi.

İşte uzaktan çok anlaşılmayan ama sahada olanların derinden hissettikleri gerçek buydu.

Öcalan’ın da defaatle altını çizdiği ve her görüşmeyi Rojava gündemli ele alıp, çözme iradesi de bununla ilgiliydi büyük ihtimalle.

Böyle olduğu ihtimalini, sürecin en başından beri yaptığı uyarılardan da anlayabiliyoruz. Özellikle İsrail ve Amerika’nın tutumuna dikkat çeken yaklaşımlarını, dışarı sızan görüşme notlarında bulmak mümkün.

“Darbe” metaforunu, klasik anlamda kullanmadığı şimdi daha iyi görünüyor olmalı diye düşünüyorum.

“Norm dışı” olarak tarif ettiği güçlerin, bölgedeki Kürt kazanımlarını yok etmeye dönük büyük bir plan kurdukları ve bu planın sadece Rojava’yı değil, Federe Kürdistan Bölgesi’ni de kapsadığını anlamamız çok uzun sürmedi malum.

Yakın zamanda, Hakan Fidan’ın “Sıra Irak’ta” diyerek işaret ettiği şeyin etkisini de böyle hissettik.

Kaan uçaklarının motoruyla ilgili söyledikleri ile Irak’a dair söyledikleri arasında aşırı özgüven ve bir popülizm açlığı olduğu da aşikâr.

Bu popülizm açlığının, Erdoğan’ı, Irak Başbakanı’nı arayarak, durumu toparlama zorunluluğu ile baş başa bıraktığı da ortada. Hakan Fidan, Cumhurbaşkanını izahat veren bir duruma düşürerek, kredisinden önemli ölçüde puan kaybetmiş de olabilir.

Rojava’ya dayatılan teslimiyetten, Münih’te ağırlanan Kürt realitesine uzanan yolu doğru okuyabilirsek, tüm olup bitenleri, bölgesel planda da doğru zemine oturtabiliriz diye düşünüyorum.

Münih, zarların yeniden atıldığını gösteren önemli işaretler veriyor hepimize.

Örneğin, Şara’nın iktidarda kalma isteği, Türkiye’nin Suriye için biçtiği rolden çok daha fazlasına tekabül ediyordur belki de. Olamaz mı?

İktidar olma, iktidarda kalma eylemi ve arzusu sadece her türlü şiddeti kullanma güdüsünü değil, aynı zamanda büyük tavizler vermeyi de içerir. (Bkz. Suriye’nin güneyinin İsrail kontrolüne verilmesi)

Şara’nın, iktidarda kalma duygusunu hep Türkiye’den yana kullanmayacağını, Münih Güvenlik Konferansında ortaya çıkan tablo ile görmüş olabiliriz. Bilmek ile görmek arasında çok fark olduğu malum. Türkiye de bu gerçeği elbette bilir ama görmesi yeni bir durumu işaret eder. Zaten bilmediğini iddia etmek, Erdoğan’ın iktidar savaşlarında aldığı pozisyonları zerrece anlamamak olurdu.

Münih Güvenlik Konferansına damgasını vuran, vurması istenen bir Kürt gerçekliği var karşımızda. Bence asıl sarsıcı olan bu ve buna duyulan ihtiyaç.

Kürtlerin omuzlarına, geleceğe dair nasıl konumlanacağına, kendisini nasıl ifade edeceğine ve bunun beceresini nasıl ortaya koyacaklarına dair de büyük sorumluluk da yüklüyor bu durum elbette.

Bu yeni durumun, masada olmayı, masada kazanmayı ve bunun becerisini büyütmeyi çok daha önemli hale getirdiği ortada.

Öcalan’ın devletle aynı masaya oturup, aylarca, yıllarca yürüttüğü müzakereler, bu yanıyla bir ders konusu olabilir. Çünkü, Türk devletiyle masaya oturmak, yedi düvelle masaya oturmaya eş değer bence. Yani hiç de kolay bir şey değil bu ve sanırım hiçbir zaman da doğru anlaşılamadı.

Yeni durum, politik bir estetiğe, ideolojik anlamda stratejik esnekliğe ve en önemlisi bunu kurabilecek komünal akla daha fazla ihtiyaç duyacak belki de. Paradigma çerçevesinden bakınca da, olmazsa olmaz görünüyor.

Kürt siyaseti açısından bu “yeni” bir durum değil ama olması beklenenin ve ihtimallerin dünden daha büyük olduğu ise ortada. Büyük denizlerde kaptanlık yapma dönemi olarak da tarif edebiliriz bu hakikati.

Görünen o ki, yeni dönemin masada kurulacağı gerçeği, stratejik denklemde de yeni adımları mecbur kılacak ve entegrasyon, ikinci aşama tartışması bu yanıyla oldukça zorlayacak gibi görünüyor Kürt siyasetini.

Öte yandan, Münih’te ortaya çıkan meşruiyet zemininin, Türkiye devleti realitesinde ve siyaset gerçekliğinde nereye tekabül edeceğini yakında anlayacağız fakat bunun çok pozitif olacağını söylemek abartılı olur ve hatta komisyondan çıkacak raporun dili, yaklaşımı ve olasılıklar bize birçok veri sunacaktır diye de düşünüyorum.

Tekrar atılan zarlara geri dönersek;

Amerikan Dışişleri Bakanı Marko Rubio’nun “General Mazlum” seslenişi dikkatlerden kaçmamıştır sanırım.

Elbette Mazlum Abdi’nin Suriye siyasetinde önemli bir aktör olduğu gerçeğine denk düşer bu sesleniş ama daha önemlisi onun temsil ettiği “demokratik ulus” merkezli, barışçıl ve öz savunmaya dayalı siyasetin, bölgesel anlamda açık, meşru kabulüne de göz kırpar.

Kimse öylesine seslenmez birilerine ve kimse uluslararası arenada öylesine ağırlanmaz. Öyleyse, yeni dönemin Suriye’sinde Kürtlere açılan bu kapıdan, sadece Kürtlerin değil, Şara’nın da geçeceğini düşünebiliriz. Her entegrasyon karşılıklı bir ilişkilenmeyi ve karşılıklı var olmayı zorunlu kılar çünkü.

Devler liginde bu küçük bir şeymiş gibi görünebilir ama Kürt gerçekliğinin geldiği ve etki ettiği yer ve kesimler açısından büyük bir adımdır ve artık Öcalan çok daha güçlü bir pozisyona sahiptir diyebiliriz.

Tam da bu yüzden, komisyon raporu hem bu duyguyu zayıflatmak hem de devletin ne kadar güçlü olduğunun altını çizmek için, “beka”, “terör” içeriğinden konuşmak isteyecektir büyük ihtimal.

Kürtlerin stratejik düşünme refleksi ne kadar dumura uğratılırsa, o kadar büyük sonuçlar alınacağını düşünen organize bir kötülük aklının, uzun zamandır, özellikle DEM Parti’nin Kürt seçmen tabanına yönelmiş olması, bundan bağımsız olmasa gerek.

Münih’te duvara çarpan “yenildiler” yaklaşımı, şimdi hedef olarak kendisine DEM Parti’yi seçecek muhtemelen ve onun üzerinden yeni bir tartışma dalgası oluşturmaya çalışacak.

Siyasetin boşluk tanımadığı gerçeği ise hep baki…

Benzer Haberler

33 yılda bir görülen çakışma |

Dört inanç, aynı gün oruç tuttu

Komisyon toplantısında parti temsilcileri söz aldı:

İnfaz kanunu, AİHM kararları, kayyumlar...

Kanser tedavisi görüyordu I

Adalet peşindeydi: Yeter Gültekin hayatını kaybetti

Akın Olgun yazdı |

Münih’te zarlar yeniden mi atıldı?

“Suriye’de entegrasyonu takip ediyoruz” |

Erdoğan, komisyon raporu için "yol haritası niteliğinde" dedi

İlk duruşma 11 Mayıs’ta l

İmamoğlu hakkındaki "casusluk" iddianamesi kabul edildi

Tutuklu yargılanan sanık kalmadı |

'Kent uzlaşısı' davasında 2 kişi hakkında tahliye kararı