BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Faik Bulut yazdı |

Bu dünyadan Hamaney de geçti!

Faik Bulut yazdı |

Hamaney, İran silahlı kuvvetleri ve onunla bağlantılı tüm kurumların başkomutanıydı. Ülkenin iç ve dış politikasında tek söz sahibiydi; yürütme, yasama ve yargı üçlüsünü denetleyip yönlendirebiliyordu. Hayati meselelerde bütün kurum ve yetkilileri belirleyen dini ve siyasi makamın baş sorumlusu olarak tek başına karar alma salahiyetine sahipti.

Faik BULUT

İran’ın ruhani lideri ve mürşidi Ayetullah Ali Hamaney, 28 Şubat 2026’nın akşam saatlerinde İsrail-ABD ortak saldırısı sonrasında öldürüldü. Ölüm haberini duyuran resmi açıklamayı ilk paylaşan kişi ABD Başkanı Donald Trump oldu. İran resmi televizyonu ise aynı olayı 1 Mart sabahı resmen duyurdu. İran’da anısına 40 yas ilan edildi. Doğum yeri olan ve Şiilerce kutsal sayılan Meşhed kentinde insanlar matem tutarak ağıtlar yakarken, Suriye’nin Şam, Hama ve Hums sokaklarında ise HTŞ yanlısı Sünni kesimler sokaklarda şenlikler düzenliyorlardı.

Hamaney’in öldürülmesi Avrupa Birliği Dış İlişkiler Başkanı Kaja Kallas tarafından “İran tarihinin dönüm noktası” olarak nitelendi. Haklıydı; 36 yıllık iktidardan sonra ülke yönetiminde bir dönem kapanmış oldu.

Humeyni efsanesi

Biz burada hayat serüvenindeki ilginç noktaları paylaşarak Ali Hamaney’in portresini çizmeye çalışacağız.

Her devrim veya tarihi olay gibi 1979’da başlayan İran İslam Devrimi’nin de kendine dair bir efsanesi bulunmaktadır. Aynı şey, bazı şahsiyetler için de geçerlidir. Ali Hüseyin Hamaney’inki de bu türdendir. 12 İmamcılık veya Caferilik diye bilinen Şii mezhebinin sekizinci imamı olan, tam künyesi Ali bin Musa Kazım ibn-i Cafer’in (Ali Rıza’nın) makamının bulunduğu Meşhed şehrinde dünyaya gelmiştir. Annesi Azerbaycanlıdır. Babası orta halli bir din mollasıdır. İmam Rıza makamının bulunduğu ruhani/dini bir ortamda büyümüştür. Ardından kendini İslami ilimlere adamış olup erken yaşta tarihi Şiiliğin devrimci ruhunu özümsemiştir.

Hamaney henüz 12 yaşındayken, Dr. Muhammed Musaddık 1951’de başbakan seçilmişti. Musaddık, ülkesinin milli bağımsızlığını elde etmek için cesur adımlar atmaktaydı. Mesela Anglo-İran petrol şirketini millileştirerek İngiltere’nin petrol tekeline son vermişti. Bu sayede İran halkının sömürgeci İngilizlere karşı mücadelesini de ateşlemişti. Dünyadaki yankılarının umulandan fazla gelişmesi üzerine İngiltere, 1952’de Uluslararası Adalet Divanı’nda İran hükümeti aleyhine dava bile açtı. Mahkemenin davayı reddetmesi üzerine dört koldan İran ekonomisini çökertmek üzere harekete geçen İngilizler ilk elde kendileriyle sıkı işbirliği yapan İran Şahı’nı devreye soktular. Başbakan Musaddık ise seçilmiş parlamentoyu güçlendirerek sosyal sağlık programını geliştirdi. Böylece Hamaney’in ailesinin de içinde olduğu fakir kesimlerin desteğini aldı.

İran halkının çoğunu yanına çekmeyi başaran Musaddık sosyal ve ekonomik reformlar yoluyla tüccar (bilhassa Tahran’daki meşhur Bazar esnafını) Şii din adamları ile işçiler arasında hatırı sayılır bir popülarite kazandı. İngiliz ve Amerikan istihbaratı tarafından desteklenen Batı yanlısı zengin zümreler (kaymak tabakası) ise Başbakan’a muhalefet ettiler. Her iki istihbarat teşkilatı İran Şahı’na bağlı ordu mensuplarını başarısız bir darbe girişimi için birlikte harekete geçirdiler. Darbe başarısız olunca İran Şahı Rıza Pehlevi yurtdışına kaçtı. Darbe yanlısı askerler devşirdikleri serserileri ve çeteleri yanlarına alarak Musaddık’ı devirdiler.

Bu sıralarda on beş yaşını dolduran Ali Hamaney, devrik Başbakan Musaddık’ın “ihanet/hıyanet” suçlamasıyla yargılanmasına tanık oldu. Mahkeme Musaddık’ı üç yıl hapis cezası ve ömür boyu ev hapsine mahkûm etti.

Cemal Abdülnasır’dan etkilenen Ali Hamaney

Aynı tarihlerde Cemal Abdülnasır öndeliğindeki Mısır ordusu, darbeyle Kral Faruk’u devirdikten sonra Arap ulusal kurtuluş hareketinin işaret fişeğini yaktı ve Batı sömürgeciliğine karşı tutum aldı. Abdülnasır ve diğer önderler, gelişmekte olan sömürge ülkelerin de katılımıyla Tarafsız Ülkeler Cephesini kurdular. O sırada devrik Başbakan Musaddık hâlâ hapisteydi.

Yıldızı giderek parlayan Abdülnasır’ın bu tür girişimleri güney ülkelerinin (Asya ve Afrika’nın sömürge ve yarı sömürge ülkelerin) cesaretini artıran bir umut ışığı haline gelmişti. İran halkları da bunlar arasındaydı. Onlar da kendilerince milli bağımsızlığı tekrar kazanmak istiyorlardı. 21 Temmuz 1956’da Mısır’ın efsane lideri Abdülnasır, İngiltere denetimindeki Süveyş Kanalını millileştireceğini ilan etti. Henüz delikanlılık çağına girmiş olan Hamaney, yeniden bağımsızlık ve devrim rüyaları görmeye başlamıştı.

Mısırlı düşünür ve filozof Hasan Hanefi, şu tespiti yapmıştı:

“Muhammed Musaddık’ın 1950’lerde başlattığı Milli Devrim, Mısır’daki Abdülnasır Devrimi ile Ayetullah Humeyni’nin başını çektiği İran İslam Devrimi’nin ortak paydası sömürgecilik ve Siyonizm’e karşı mücadeleydi. Sömürgeciler, kendilerine karşı ölümüne mücadele eden Abdülnasır’ın yakasını bir türlü bırakmadılar. Nitekim Süveyş Kanalının millileştirilmesini izleyen üç gün içinde İngiltere-Fransa-İsrail üçlüsü Mısır’a saldırdılar. Abdülnasır savaştan yüzünün akıyla çıkınca, bu olay yoksul halklara emsal teşkil etti ve ilham verdi. Böylece dünyanın dört bir yanında sömürgecilere karşı ulusal kurtuluş hareketleri başladı.

Bundan etkilenen esinlenen genç Hamaney, Süveyş Kanalındaki zaferin kendi ruhunu canlandırdığını hissederek devrimci düşüncesinin ufkunu açtı. Neticede bağımsızlık, haysiyet ve direniş hayali gelişmekteydi. Kendisi için çıkardığı ilk siyasi ders şu oldu: 1953 yılında Musaddık’ı deviren emperyalist güçler, bu sefer Süveyş Kanalı’na saldırmışlardı! O halde Batılıların petrol ve kanal işletmesine yönelik stratejik çıkarları, İran ile Mısır’a askeri müdahalenin esas sebebiydi. Durum böyleyken üstümüze düşen milli askeri bir düzen miydi yoksa seçimlere dayalı bir demokrasi mi? Malum, Batılılar işlerine gelmeyince demokrasiyi cehenneme ya da cezaevine gönderebiliyorlardı.

Musaddık nerede başarısız olmuştu ve buna karşılık Abdülnasır nasıl başarmıştı? Bu sorunun yanıtından çıkardığı ikinci ve kesin ders ise şuydu: Abdülnasır demokrasinin kendini dış saldırılardan koruyup kurtaramayacağının farkındaydı. Haliyle geniş yığınlar tarafından desteklenen sağlam bir devlete sahip olmak biricik güvencesiydi. İran, tarihin öğrettiği bu acı dersi görmezlikten gelmemeliydi.

Sadece Hamaney değil, akranları ve kuşağı da Cemal Abdülnasır’ın hayranları arasındaydı. Nasır’ın başını çektiği ulusal kurtuluş hareketi Şiilerin İlim Havzalarındaki (Havza-i ilmiye medreseleri) talebeleri üzerinde derin etkiler bırakmıştı. Mısır ile İran bu bakımdan birbirlerine benziyorlardı. Her ikisi de Müslümanların yaşadığı ve geçmişi tarihin derinliklerine uzanan ülkelerdendi ve geçmişte sömürgecilik zincirini kırmak için yoğun mücadeleler vermişlerdi. İran, Mısır’dan farklı olarak sömürgecilere karşı mücadelesinde başarılı olması nedeniyle de diğer ülkelere örnek olmuştu.

Hamaney ise Şii ekolünden geldiği için milli devrimini kendi zihninde “İslami bir yöntemle, üstelik radikal bir şekilde” tasarlamaya başladığında, Mısırlı siyasal İslamcı teorisyen (İHVAN yani Müslüman Kardeşler hareketinin radikal öncüsü sayılan) Seyyid Kutub’un kitaplarıyla tanışmıştı.

Edebiyatçı Hamaney İslamcı düşünür Seyyid Kutub’un izinde

1960’lı yıllarda Havza İlmiye Medresesinde eğitim alırken edebiyat ve şiire düşkünlüğüyle dikkatleri üzerine çeken Hamaney medrese müfredatında Arapça dersi de olduğundan bu dil üzerine yoğunlaştı ve yetkinleşti. Arapçadan Farsçaya kitap çevirisine başladığında eline Mısırlı selefi düşünür Seyyid Kutub’un İslam ve Kuran hakkındaki yazılarını içeren eserler geçmişti. Çeviri sürecindeki incelemeleri sırasında Kutub’un radikal/köktenci İslam hususundaki farklı ve sıra dışı analizleri Hamaney’in fikirsel eğilimi üzerinde derin bir etki bıraktı. Abdülnasır’dan sonraki ikinci efsanevi kahramanını keşfettiğini idrak etmişti. Hayatın garip cilvesi şuydu ki, birinci kahramanı Abdülnasır, ikinci kahramanı Seyyid Kutub’u politik İslamcı düşüncelerinden ötürü idam etmişti!

Her durumda Kutub’un eserleri genç Hamaney’in fikir dünyasındaki ilk radikal yönelimi ateşlemişti: İslami davetin (çağrının) arınmışlığı Müslümanları selamete çıkaracak biricik kurtuluş yoluydu! Böylece Hamaney’in da aralarında bulunduğu “müstesna Kuran kuşağı”, bundan böyle Seyyid Kutub’un sıkça üzerinde durduğu “Cahiliye dönemindeki toplumu” aydınlatıp hidayete erdirebilmek uğruna “hakiki İslam” eksenli amansız bir mücadele verecekti.

İki Mısırlıdan biri olan Abdülnasır siyasi bakımdan Hamaney’i etkilemişken Kutub ise ona dinin ve İslam’ın geleceğinin yolunu göstermişti. Hamaney, Arapçadan çevirdiği Kutub’un eserlerini yakın çevresiyle birlikte gizli yahut aleni sohbet halkalarında tartışmaya başlamıştı. Kutub’un kitaplarında özellikle üzerinde durulan sosyal adalet savunusu ile Batı medeniyeti eleştirisi, İslami bir sistemin nasıl olacağına dair Hamaney’e fikir veriyordu.

Kendisi bir sohbetinde açıkça söylemişti: Seyyid Kutup isabetli tespitler yapmıştır; çünkü kurulması tasavvur edilen yepyeni bir İslami düzene dair fikirleri, binlerce kitaptan daha değerlidir. Hamaney’e göre; Kutub’un “Bu Dinin Geleceği” ile “İslam ve Batı Medeniyeti Sorunu” isimli kitapları hayli kapsamlı ve etkin tezleri içermekte; Batılıların etkisinden kurtulmanın yol ve yordamını göstermekteydi.

Nitekim Mısırlı İslamcı teorisyenin kullandığı kavramları Hamaney’in siyasi ve dini nutuklarında açıkça görmek mümkündür: “Küresel kibirlenme ve büyüklenme, direniş topluluğu, kültürel istila” bunlar arasındadır. Mürşit makamına oturduktan sonra da bu kavramları hayatının son demlerine kadar nutuk ve sohbetlerinde kullanan Hamaney, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının zirveye çıktığı Mart 2024’te ise “Filistin halkının direnme, dayanma ve ölümüne mücadelesinden” söz edip Seyyid Kutub’un “Kuran’daki Sanatsal Tasvir” başlıklı kitabından alıntı yapmıştır.

Siyasi faaliyeti açısından da Kutub, Hamaney’in fikriyatının ilham kaynağı olmuştur. Mesela “Gölgelerin Sahibi” (Seyyid Kutub’un Fi Zilal’il Kuran-yani Kuran’ın Gölgesinde isimli kitabına atfen) lakabıyla andığı Kutub’u okumaları için İranlılara takdim ve tavsiye etmiştir.

Dinamik bir devrime doğru

1960’lı yılların sonuna doğru İran Şahı Pehlevi, Batı dünyasıyla ilişkilerini sıkılaştırıp sağlamlaştırdı. Paralel olarak da SAVAK isimli istihbarat teşkilatı baskı, zulüm ve vahşetini doruğa çıkarmıştı. Şah rejiminin baskısına ek olarak 1966’da “ikinci kahramanı” Seyyid Kutub’un Mısır’da idam edilmesi, Ali Hamaney’in kişiliğinde köklü bir değişime yol açtı. Deyim yerindeyse dinamik devrime doğru eğilimini hızlandırdı. Havsa-i ilmiye medresesindeki arkadaşlarıyla birlikte gizli/illegal bir yayınevi kurarak Kutub’un radikal İslamcı selefi fikirlerini içeren kitaplarına ek olarak İslam öğretisini kurtuluş ve selametin reçetesi olarak gösteren eserleri basıp çevresine dağıtıyordu.

Hamaney, 1960’lı ve 1970’li yıllarda özgürlüğünü tehlikeye sokan faaliyetlerde bulunmaya başladı; zira hakiki İslam’ın diktatörlere (İran Şahı ve onun dışarın destekleyen yabancı müttefiklerine) karşı halkı seferber etmenin biricik yolu olduğuna inanıyordu. “Ruhani Mürşit” hakkında yazılıp çizilenlere bakılırsa, Hamaney bizzat Kutub’unkilerle benzer selefi kitapları sohbet halkalarında eğitim malzemesi olarak kullanıp medrese talebelerinin devrimci hırsını bilemeye çalışıyordu.

Anlaşıldığı kadarıyla kendisi, mezhepçilik yapmadan Sünni eksenli radikal İslamcı fikirleri Şii devrim projesinin düşünsel kaynağı ve dayanağı haline getirmişti. O arada edebiyat/sanat dünyasından da kopmamaya çalışıyordu. Çevresine topladığı yazar-çizer, şair, sanatçı, düşünürlerle farklı sohbetler yapıyor; yeri geldikçe Şah karşıtı solcu ve sosyalistlerle siyasi/fikirsel ilişkiler kurup onlarla tartışabiliyordu. Bu yanıyla Hamaney, tipik bir taşra (Meşhedli) entelektüeli sayılabilirdi.

İHVAN hareketine bakışı

Şii meşrepli genç Hamaney Seyyid Kutub’un da içinde yer aldığı Mısır merkezli Müslüman Kardeşler hareketiyle siyasi ve ideolojik bakımdan ihtilaf halindeydi. Bununla birlikte Kutub’un analizleriyle ortaya attığı kavramlarından yararlanarak İran’da bir İslam devrimi fikrini geliştirmeye çalışıyordu. Bunun için de Abdülnasır’ın ulusalcı görüşleri ile selefi teorisyen Kutub’un İslamcı görüşlerinin sentezini oluşturmaya gayret ediyordu. Esasen Kutub ile genç bir subayken İHVAN hareketiyle bağlantılı sayılan Abdülnasır uzun süre benzer şeyleri dile getirmişlerdi. Her ikisi de milli egemenlik ve sömürgecilik karşıtlığı noktasında aynı şeyleri düşünüyor, devrimci bir İslam toplumu ile tam bağımsız bir devlet kurmayı tasarlıyorlardı. Bu fikirsel sentez, Hamaney’in düşünsel ve siyasi yöneliminde yol gösterici bir rol oynayacaktı.

Humeyni’nin izinde; Ayetullah Burucerdi’nin etkisinde

19 yaşına giren Hamaney, geleneksel dini öğretiminde önemli bir mesafe almıştı. Dil, akide (dini öğreti), İslam fıkhı ve usul gibi mevzuları Meşhed’deki eğitimi sırasında zaten almıştı. 1960’larda Irak’taki kutsal mekânlara (Hz. Ali ile diğer Şii imamların kabirlerinin bulunduğu makamlar) gitti. Necef ile Kerbela’da Şii din âlimlerinin nezdinde üst düzey dersler aldı. Anadili Farsça kadar Arapça dilini de geliştirmiş oldu. Babasının talebi üzerine İran’ın dini merkezi olarak ünlenen Kum şehrine giderek oradaki Havza-i ilmiye medreselerinde üst düzey (özellikle usul ve fıkıh konusunda) dini eğitim aldı. O zamanki hocaları Büyük Ayetullah Burucerdi, Allame (bilge) Seyyid Muhammed Tabtabai, Ruhullah İmam Humeyni idi.

1950’lerin sonunda Kum şehri din eksenli fıkıh ve felsefe ekseninde büyük tartışmalara sahne oldu. Merce (Şii inancının başvuru makamı) sayılan Büyük Ayetullah Burucerdi son derece itibarlı bir makamda bulunuyordu ve tartışmaların başını çekiyordu. Muhtelif Havza-i ilmiye medreselerinde verilen dersleri tek müfredat altında birleştirmişti. Şii kurumları üzerinde büyük bir etkisi vardı. Kum’daki din adamlarıyla Irak’tan Hindistan’a kadar uzanan kutsal mekânlardaki ulema arasına bağlantı kurmuştu. Kendisi dinin korunması ve ılımlı bir siyaset noktasında ısrarlıydı.

Burucerdi siyasi alanda Şah ile kapışmamak için pragmatik bir orta yol izliyordu. Ardından İslam mezhepleri (özellikle Sünni ve Şii dünyası) arasında yakınlaşmaya önem verdi. Bu amaçla Kahire’de kurulmuş olan “Dar Taqrib Beyn’el Mezahib”i (Mezhepleri Yakınlaştırma Kurumu’nu) destekledi. Sünni dünyasının merkezi sayılan El Ezher İslam müessesince Caferilik inancı fıkhının resmen tanınmasını memnuniyetle karşılamıştı.

Onun 1961 yılında vefat etmesinin ardından Şii dünyasındaki din adamları siyasetle daha fazla iştigal ettiler. Başlarını ise İmam Humeyni çekiyordu. Humeyni, Şah’ın “Ak Devrim” adıyla başlattığı modernleşme hareketine karşı tavır almıştı. Bu proje; tarımda reform, ormanların kamulaştırılması, bazı devlet kurumlarının özelleştirilmesi, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması ve medeni kanunların dünyevi temelde değiştirilmesini kapsıyordu.

Gelgelelim reformlar tepki toplayınca Şah, sopa ve baskı siyasetine başvurmayı yeğledi. SAVAK isimli istihbarat teşkilatının yetkileri genişletildi, ağırlıklı olarak dini vakıflara devlet adına el konuldu. Bu da Havza-i ilmiyenin gelir kaynaklarının azalmasına yol açtı. Siyasi alan iyice kısıtlanmıştı. Tarım reformu, köylülerin şehre akın etmesine yol açtı. Toplumsal uçurum iyice açıldı, genel hoşnutsuzluk yaygınlaştı.

1953’te İmam Humeyni, talebesi Ali Hamaney’i doğum yeri olan Meşhed şehrine gönderdi. Amaç, bu şehirdeki din adamlarını Şah rejimine karşı ayaklanmak için seferber etmekti. Sonuçta 24 yaşındaki Hamaney, Haziran 1963’te ilk kez tutuklanmış oldu.

Humeyni’nin sahneye çıkışı

Aşura Günü’ne denk düşen 3 Haziran’da İmam Humeyni, ateşli bir konuşmayla Şah Pehlevi’ye veryansın etti; bu arada Ak Devrim ile ülkeye yönelik Amerikan müdahalesi ve İsrail’in Filistin topraklarını işgal etmesini (1948’de) de sert bir dille eleştirdi. İki gün sonra emniyet kuvvetleri Humeyni’nin evini bastı, tutuklayarak Tahran’a götürdü. Bundan dolayı Kum ve Tahran’da başlayan protestolar Şiraz ve Meşhed şehirlerine yayıldı. Göstericiler başkentteki karakolları basınca da sıkıyönetim ilan edildi. “Ya Humeyni ya da ölüm!” sloganı ortalığı inletiyordu.

Saray muhafızları halka ateş açtı. Çatışmanın sonucunda aralarında mollaların da olduğu yüzlerce insan öldü, yaralandı veya tutuklandı. Ayaklanma bastırıldıktan sonra Humeyni mecburi ikamete tâbi tutuldu. 1964 yılında önce Türkiye’ye ardından Irak’a sürgün edildi. Bu kalkışma, 1979 Devrimi’nin habercisi olarak kayıtlara geçti. Bu süreçte Humeyni ile Hamaney’in ilişkileri gelişti; o kadar ki ikincisi din hocasının bölgedeki sesi haline geldi. Hamaney İmam Humeyni’nin mesajlarını halka iletiyor ve icabında onun üslubuna benzer nutuklar atıyordu.

Hamaney siyasi kişiliğini buluyor

1960’lardan itibaren siyasi kişiliği ön plana çıkan Hamaney, Kum’da dini dersler alıyor; yanı sıra cami minberlerinde veya başka kürsülerde fırsat buldukça Şah aleyhinde konuşmalarını sıklaştırıyordu. “Ak Devrimi” sömürgeci batının bir projesi olarak tanımlıyor; halka her seslenişinde İslami değerleri sahiplenmelerini öğütlüyordu.

Bu faaliyetleri SAVAK teşkilatının dikkatini çekince, Hamaney hemen her fırsatta tutuklanmaya başladı. Bin türlü eziyet ve işkenceye maruz kaldı. Daha sonra bunları hatırladıkça şunları söyledi: “Hapishane bambaşka bir üniversitedir, medreselerde öğrenmediğim şeyleri burada zorla öğrettiler. Bilhassa tahammül ve sabır nedir, bildim ve uyguladım.”

Şah rejimi Hamaney’i ülkenin uzak bölgelerine, mesela güneydoğu bölgesindeki İranşehr’e sürdü. O, yine de rahat durmadı; propaganda ve ajitasyon faaliyetlerini sürdürdü. Sonuçta gençleri çevresine toplamaya başardı. İşin garip tarafı şu ki, bu sürgün şehri Sünnilerin yoğun olduğu bir diyardı. Bunu fırsat bilen Hamaney, Sünni din adamlarıyla ilişkiler kurdu.

Ocak 1974’te farklı vilayetlerde nutuklar atınca, tekrar tutuklanarak iki ay boyunca tecrit zindanlarında kaldı. Bir yıl sonra tutuklama tekrarlandı. Bu süre içinde Humeyni daha geniş çevreleri kapsayan ve özellikle din adamlarından oluşan bir ilişki ağı kurmuştu. 1970’li yıllarda Hamaney Irak’taki kutsal mekânları her ziyaret edişinde üstadı ve hocası İmam Humeyni ile de görüştü. Bu sayede Meşhedli fakir çocuk-genç Hamaney, süreç içinde din âlimi ve ardından siyasi bir militan olarak sahnedeki yerini almış oldu.

Militanlıktan mürşitliğe

1979 İslam Devrimiyle birlikte Hamaney, İmam Humeyni’nin en sadık talebesi ve siyasi yardımcısı oldu. Siyasi yanı ön plana çıkmıştı. Halkı coşturan konuşmalar yapıyor, kapı arkasındaki kulislerde ortak kararlar alabiliyordu.

İlk aşamada Devrim Başkanlığı Meclisinde yer aldı. Ardından Tahran’daki Cuma hutbelerini irad etmek üzere tayin edildi. Bu arada İslam Anayasası’nın oluşturulmasına katkıda bulundu. Devlet ile dini makam arasındaki irtibatın simgesi sayılan Velayet-i Fakih kuralının formüle edilmesine yardım etti. Bu zaman zarfında din adamı olmaktan ziyade ülkenin milli şahsiyeti olarak ön plana çıktı.

1980-88 yılları arasındaki İran-Irak savaşı sırasında cepheleri dolaşıp askerlere moral veriyordu. Savaş kararlarını veren bir kurulun (Savunma Yüksek Kurulu) içinde yer almıştı. Pasdaran (Devrim Muhafızları) komutanlarıyla arasını iyi tutarak onları destekledi ve onlar tarafından desteklendi. O sıradaki bir görüntüsünde başındaki (Hz. Hüseyin ile soy bağını temsil eden) siyah sarıkla Besic (Devlet milisleri) gönüllüleriyle birlikte bir fotoğrafı bulunmaktaydı.

Halkın Mücahitleri örgütünün düzenlediği 1981 yılındaki bir sabotaj eylemi sonucunda 73 önemli şahsiyet kişi öldü, Hamaney’in ise sağ kolu sakatlandı.

İmam Humeyni’nin 3 Haziran 1989’daki vefatı sırasında o zamana kadar dini makam açısından henüz Hüccetülislam derecesinde olan Hamaney sertlik yanlısı görüşleriyle de tanındığı için, Üstadının yerine halef seçilecek konumda değildi. Zaten Humeyni’nin yerini alacak adaylar arasında adı da geçmiyordu. O sıralarda Ayetullah Hüseyin Ali Muntazari’nin Velayet Makamına oturup ülkenin ruhani lideri olacağına kesin gözüyle bakılıyordu.

1985 yılındaki bu belirleme gelişen olayların seyrine göre zamanla değişti. 4 Haziran 1989’da gerçekleşen kapalı bir toplantıda dönemin cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani’nin böyle bir tayine karar vermesi istedi. Rafsancani yetkililer ve uzmanlara danıştıktan sonra İmam Humeyni’nin “Hamaney lider olma yeteneğindedir” mealindeki konuşmasına istinaden Hamaney’in adını önerdi. Görüşme ve tartışmaların ardından Hamaney’in mürşit olup Velayeti Fakih makamına oturmasına karar verildi.

Hamaney, kararı gülümseyerek karşıladı; yalnız ortada bir sorun vardı: Böyle bir makama dini açıdan Ayetullah mertebesine yükselmeyenler seçilemezdi. Ayetullah Muntazari’nin taraftarları ile Hamaney’in hasımları, bu kararı “yumuşak darbe” olarak nitelediler. Anayasanın ilgili maddesinde değişiklik yapılarak bu sorun da halledilmiş oldu.

Mutlak devlet aklı ve tek adam rejimi

Böylece tam yetkiyle donatılan Hamaney, İran silahlı kuvvetleri ve onunla bağlantılı (emniyet-jandarma-milis güçleri vs) tüm kurumların başkomutanı oldu. Ülkenin iç ve dış politikasında tek söz sahibiydi; yürütme, yasama ve yargı üçlüsünü denetleyip yönlendirebiliyordu. Hayati meselelerde bütün kurum ve yetkilileri belirleyen dini ve siyasi makamın baş sorumlusu olarak tek başına karar alma salahiyetine sahipti.

O tarihten itibaren mutlak yetkilerini kullanan Hamaney, edebiyatçı ve herkesle diyalog kurabilen kimliğini ve İslam Devrimi’nin başlangıç aşamalarındaki teorik ideallerini bir yana bırakıp devlet ile ona bağlı makamların yanında yer aldı. Devletin çıkarını halkın menfaatleri ve taleplerinin üstünde tuttu. Böylece devlet ile İran halkları arasındaki uçurum giderek büyümüş oldu. Devlet aklıyla hareket ettiği için muhaliflere de hayat hakkı tanımadı. Parlamento seçimleriyle cumhurbaşkanı seçilenlerin fiili yönetimde yani yürütme erkinde sözleri neredeyse hiç geçmiyordu. İkinci ve hatta üçüncü plana atılanların tipik örnekleri ise M. Hatemi, H. Ruhani, M. Pezeşkiyan’ın şahsında görülebilir.

Devlet aklıyla hareket eden Ahmedi Nejat’ın hileli seçimler sonucunda cumhurbaşkanı seçilmesine itiraz eden reformcuların oluşturduğu Yeşil Hareket’in 12 Haziran 2009’da başlattığı sokak protestoları kanla bastırıldı, liderleri çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. Kürt liderlerden Abdurrahman Kasımlo (13 Temmuz 1989) ile Şerefkendi ve arkadaşlarının iki farklı ülkede katledilmeleri (17 Eylül 1992) emrinin Hamaney tarafından verildiği; Kasımlo’nun Ahmedi Nejat’ın da aralarında bulunduğu bir istihbarat timi tarafından katledildiği basında ve mahkeme tutanaklarında kayda geçildi.

Gerek 2022 Mahsa Jina Emini’nin katledilmesi gerekse günümüzdeki pahalılık yüzünden başlayan halk hareketlerini bastırmaya yönelik emir ve talimatların da Hamaney ile çevresindeki baskıcı ceberut devlet aygıtı tarafından verildiği alemin marufudur.

Osmanlı dönemindeki bir mezar taşına yazılan “Gün akşamludur Sultanım” ibaresi her tahakküm ve saltanatın yıkılacağını ifade eder. Hameney’in devlet adamlığı adına sebep olduğu zulüm, baskı ve katliamları da bu hesaptan sayılır.

Benzer Haberler

Gazetecilere ‘İncirlik’ soruşturması l

Gözaltına alınan 4 kişi serbest bırakıldı

Faik Bulut yazdı |

Bu dünyadan Hamaney de geçti!

Son tarih 14 Mart 2026 |

Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri için başvurular başladı

“Kürt partilerine saldırılar ittifakı hedef alıyor” |

PJAK’tan İran açıklaması: Rejim çöküşün eşiğinde

Komisyonun ortak raporunu değerlendirdi |

Öcalan: Bu bir sonuç değil, kapı aralamadır

Demirtaş ile görüşme sonrası açıklama |

İmralı Heyeti: Sürece katkı sunmak istiyor, tahliye edilmeli

“Sözü eyleme geçirme vakti” |

Koçyiğit: Yasal düzenlemeler için vakit kaybedilmemeli

Özgür Özel:

Türkiye'nin pozisyonu Amerika'ya göre değişmeyecek