Müslüm Yücel
Cemil Meriç, Türkiye’de “edebiyat” ve “sosyoloji” bahsinde dikkat çeker. Her iki alanda da yazdığı “kitaplar” vardır. Sosyoloji disiplinine sahip olmamasına rağmen üniversitede dersler vermiştir. Balzac ve Hugo çevirileri vardır. Birkaç şiir (Afrin) yazmıştır ama şiirde de başarılı olamamıştır. Meriç’te dikkat çeken iki şey vardır: İslamcılık ve Türklük; bunlar, kimi zaman Osmanlıcılık/ İslam olarak değişebilir. Meriç, yobazlığını gizlemez, yobazlığın “erdemlerini” sayar. Meriç’e göre “Yobazlık, Şark’ın nefis müdafaasıdır. Yobaz, samimiyet, yobaz kendini bir naas’a hapseden idrak; bir naas’a, yani sonsuza. Yobaza düşmanlık, tarihe düşmanlık. Yobaz biziz, en güzel tarafımızla biz.” Burada beni etkiler Meriç; kendini gizlemeyen biri, kim olursa olsun, saygıyı hak eder…
Meriç’le ilgili çok yazdım, şimdi konu, aşağıda anacağım bir şiiridir. Meriç, pek şiiri bilmez. İyi bir şiir okuru da değildir. Meriç’in “Şiir susar” diye başlayan bir tanımı vardır ki bu Ziya Gökalp’in “Şuur devrinde şiir susar, şiir devrinde şuur seyirci kalır” ifadesinin abartılı bir yankısı olmaktan ileri gitmez.
Meriç’in Afrin adlı şiirine gelince: Konu, Afrin çayıdır. Afrin ve Reyhanlı arasında akan bu çay, kışın rüzgârı tehdit eder, sahilin kahrını şiddetlendirir; evleri, tarlaları önüne katıp gider, Amik ovasını da halka mezar eder. Şiirin, pastoral kısmından sonra karavana başlar, “gam şimşekleri çakar”, bildiriye döner, Bayburt/ Balkan arası bir oyun havasıyla; uslu, çekingen çaya- suya nasihatle biter: “Böyle şahlanma Afrin, çarçabuk yorulursun/ Yaz, tembellik aşılar damarlarına aman!”
Şiir zorlamadır ne kafiye vardır ne de ritim: “Teşdid ederdin”, “eşsen” gibi yavan olduğu kadar akışı bozan ifadeler, hıcığın ötesindedir.



