Amed DİCLE
Halep’te saldırılar üçüncü gününe girdi. Bugün ise daha kapsamlı bir şekilde devam etmesi bekleniyor.
Sivillere yönelik saldırıların kanıtları ve görüntüleri kamuoyuyla paylaşılıyor. Şu ana kadar en az 9 sivil katledildi, yaralı sayısı ise 60’ı aşmış durumda. Sahadan gelen bilgiler, saldırıların doğrudan sivil yerleşimleri hedef aldığını ortaya koyuyor.
Saldırıları gerçekleştiren gruplar HTŞ ve SMO. Bu gruplar, geçen Mart ayında Alevilere yönelik gerçekleştirdikleri katliamlarla zaten biliniyor. Söz konusu katliamlar çeşitli raporlarla belgelendi ve bu yapılar birçok ülke tarafından yaptırımlara maruz bırakıldı.
Türkiye Milli Savunma Bakanlığı, Kürtlere yönelik saldırılarda Şam’a her türlü desteği vermeye hazır olduklarını duyurdu. Ancak sahadaki tablo, bu desteğin zaten uzun süredir fiilen verildiğini gösteriyor. Zira adı geçen grupların tamamı Türkiye’nin doğrudan ya da dolaylı denetimi altında. Son bir aylık askeri ve diplomatik trafik, bu gerçeği açık biçimde gözler önüne seriyor.
Öte yandan Şam yönetimi de bu saldırıları resmen ve fiilen üstlenmiş durumda. Halep’te yaşananlar, taktik bir askeri hamleden çok, Kürtleri siyasi denklemden tasfiye etmeyi hedefleyen ortak bir saldırı konsepti olarak şekilleniyor.
Şam’daki iç dengeler ise dikkat çekici biçimde sorunlu. Colani, yani Ahmed el Şara, ortalıkta yok.
Bazı bilgilere göre 30 Aralık’taki bir saldırıda yüzüne şarapnel parçası isabet ederek yaralandı. Hayati tehlikesi olmadığı, ancak yaklaşık 20 gün kamuoyu önüne çıkmayacağı ve estetik bir operasyon geçirmesinin gerektiği iddia ediliyor. Bunlar doğrulanmış bilgiler değil; ancak Şam’da olağan dışı bir durum olduğu açık. “Ahmed Şara nerede?” sorusuna net ve tutarlı bir yanıt verilemiyor.
Kürtlere yönelik saldırı kararında belirleyici isim olarak Esad Şeybani öne çıkıyor. Suriye Dışişleri Bakanı olan Şeybani’nin Türkiye vatandaşı olduğu biliniyor. Aslında Ahmed Şara, DSG ile bir anlaşmaya daha yakın bir pozisyondaydı. Muhtemelen tam da bu nedenle devre dışı bırakıldı. Şeybani’nin esas olarak Ahmed Şara’ya değil, Hakan Fidan’a rapor verdiği yönündeki bilgiler, Şam’daki karar alma süreçlerinin ne ölçüde dışa bağımlı hale geldiğini gösteriyor.
Peki Kürtler neden hedefte?
Halep’te yaşananlar dar bir askeri hesap ya da yerel bir çatışma değil; Türkiye’nin Suriye’de Kürtleri denklem dışına iterek teslim alma stratejisinin kritik bir sınamasıdır. Özerk Yönetim ve DSG, sahada yalnızca silahlı varlık değil, kurumsal kapasite, nüfus yönetimi ve siyasal süreklilik üretmiş bir aktör olarak teslimiyeti yapısal olarak imkansız kılıyor.
Halep bu nedenle hedefte: Burada belirlenecek denge, Kürtlerin Suriye’de kurucu bir güç olarak kalıp kalmayacağını tayin edecek. Türkiye’nin askeri baskıyla sonucu zorlaması, Kürtleri zayıflatmaktan çok Suriye’deki sarmalı derinleştiriyor, çözümü daha da uzaklaştırıyor. Çünkü sahadaki gerçeklik şunu gösteriyor: Suriye’de istikrar, Kürtleri bastırarak değil, Kürtlerin öncülük ettiği ve işleyen çok merkezli bir siyasal düzeni kabul ederek mümkün olabilir.
Halep’te alınacak sonuç, bu gerçeğin teyidi ya da inkarı olacak; aynı zamanda Kürtlerin Türkiye ile ilişkilerinin teslimiyet dayatması üzerinden değil, karşılıklı kabullenme temelinde şekillenip şekillenmeyeceğini de belirleyecek.
Diğer yandan, DSG 4 Ocak’ta yapılan görüşmede makul, uygulanabilir ve sahadaki gerçeklikle uyumlu bir vizyon sundu. Bu yaklaşım, toplantıya garantör olarak katılan ABD tarafından da makul ve gerçekçi bulundu. DSG açısından bu tutum bir geri çekilme değil; sahadaki fiili gücü siyasi çerçeveye taşıma ve çözümün parametrelerini tanımlama girişimiydi. Ancak bu yaklaşım, karşı blok tarafından, ya yanlış bir okuma sonucu ya da bilinçli biçimde zayıflık olarak algılandı. Bugün sahada yaşanan askeri tırmanma, esas olarak bu yanlış ya da kasıtlı algının sonucudur.
Saldırıların askeri düzleme kayması halinde ise tablo değişebilir. DSG’nin elinde yerel toplumsal destek, uzun süreli savunma deneyimi, esnek askeri yapı ve asimetrik savaş kabiliyeti bulunuyor. Bu nedenle bugün “makul” görünen tutum, bir geri çekilme değil; eşik siyaseti. O eşik aşıldığında, çatışmanın maliyeti Şam ve Türkiye açısından hızla artacaktır.
Nitekim DSG Genel Komutanlığı, sivillere yönelik saldırıların bütün Suriye’yi açık bir savaş alanına çevireceği uyarısında bulundu.
KCK ise yaptığı açıklamada, Türkiye’nin tehdit ve çatıştırma siyasetinden vazgeçmesi, 10 Mart anlaşmasının uygulanması için pozitif rol oynaması ve silahlı gruplar üzerindeki nüfuzunu barış yönünde kullanması çağrısında bulundu.
İsrail Dışişleri Bakanı saldırılara tepki gösterirken, ABD henüz net bir tutum açıklamış değil. Oysa ABD, 4 Ocak toplantısında garantör ülke olarak DSG’nin sunduğu vizyonu makul bulmuştu. Tom Barrack’tan henüz bir açıklama gelmedi; ancak ABD’nin sahadaki çatışma ve direnişin seyrine bakarak pozisyonunu netleştirmesi bekleniyor.
Sonuç
Bugün gelinen noktada açık olan şu:
Kürtler ve DSG olmadan Suriye’de yalnızca siyasal denge değil, en temel düzeyde can güvenliği de sağlanamaz. DSG’nin devre dışı bırakılması, Suriye’de düzenin işlemesi değil; şiddetin yaygınlaşması, sivillerin korunmasız kalması ve ülkenin kalıcı bir istikrarsızlığa sürüklenmesi anlamına gelir. Bugün sahada siviller için fiili güvenlik üretebilen tek yapı DSG’dir ve bu gerçeklik görmezden gelinerek kurulan hiçbir denklem sürdürülebilir değildir.
Kürtleri tasfiye etmeye yönelik her hamle, kısa vadede askeri baskı yaratabilir; ancak orta ve uzun vadede Suriye’yi yeniden başa saran, daha derin ve daha karmaşık bir kriz üretir. Halep’te yaşananlar bu nedenle yalnızca bir saldırı dalgası değil; Suriye’de Kürtleri denklem dışı bırakmanın mümkün olmadığının bir kez daha sınandığı tarihsel bir eşiktir. Kürtlerin yok sayıldığı her senaryo, Suriye’yi sil baştan bir istikrarsızlık döngüsüne sokarken, çözümü daha da uzaklaştırır.
Bu tablo aynı zamanda Türkiye açısından da belirleyicidir: Halep’te çıkacak sonuç, Türkiye’nin Kürtlerle ilişkilerini teslimiyet dayatmasıyla sürdüremeyeceğini ya da bölgesel gerçekliği kabul ederek yeni bir ilişki zemini kurmak zorunda kalacağını gösterecektir. Başka bir ifadeyle, Halep’te belirlenen denge yalnızca Suriye’nin geleceğini değil, Kürtlerin bölgesel statüsünü ve Türkiye’nin bu statüyle nasıl bir ilişki kurmak zorunda kalacağını da tayin edecektir.



