Tuğçe Tatari
Türkiye’de iktidara yakın medya günlerdir bir hikâye anlatıyor; Türkiye, Suriye’ye mecbur kaldığı için müdahale edecek, deniyor.
Hatta bu müdahalenin, oradaki halkı SDG’den korumak için yapılacağı mesajı veriliyor.
Bu anlatıyı güçlendirmek için de geçmişten, başka ülkelerden, başka çatışmalardan görüntüler servis ediliyor. Kamuoyuna “başka çare yoktu” algısı yerleştirilmek isteniyor.
Peki bunu neden yapıyorlar?
Çünkü aslında cevabını bildiğimiz ve hepimizin tek bir ağızdan sorması gereken “Bizim Suriye’de ne işimiz var” sorusunun önünü baştan almak için.
Oysa Suriye’de yıllardır süren savaşın ardından belli başlı dengeler oluştu.
Yapılmış anlaşmalar, verilmiş sözler vardı. Bunlardan biri de 10 Mart Mutabakatıydı. Buna göre SDG’nin 2025 sonuna kadar merkezi Suriye yönetimine kademeli ve pozisyon sahibi olarak entegre olması; hakların tanınması, ateşkes ve SDG’nin Suriye ordusuna katılımı öngörülüyordu.
Bu arada Türkiye ne diyordu?
“SDG, PKK’nın uzantısıdır. Ve bizim için bu bir beka sorunudur.”
Oysa PKK kendisini lağvetti, silahları yaktı, Türkiye’den çekildi ve hepsinden önemlisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tüm önemli unsurlarının da devrede olduğu bir “barış süreci” yürütmekte.
Bunun sonucu olarak, süreç kesintiye uğramazsa; Kürtlerin haklarının tanınması ve örgütten kimilerinin siyaset yapabilmesinin önündeki engellerin kaldırılması, yasal düzenlemelerle özellikle siyasilerin mağduriyetlerinin giderilmesi bekleniyor.
Türkiye bunların olabilmesinin tek koşulunu adeta Abdullah Öcalan’ın bir çağrısıyla Rojava’nın teslim edilmesiyle sonuçlanmasına bağlamış görünüyor, dersek çok da yanlış bir şey söylemiş olmayız.
Suriye’deki Kürtler kazanılmış haklarından vazgeçerse belki Türkiye’deki Kürtler hak kazanabilir; belki ancak o koşullarda her şey değişebilir.
“Belki” vurgusu burada yaşamsal önemde.



