Ecehan Balta
Şehirlerin bir alışkanlığı var: Kirliliği görünmez kılmak. Çöp poşeti kapının önünden alındığı anda mesele “çözüldü” sanıyoruz. Oysa çözülen şey, sadece görüntü. Çöp, asla yok olmaz; sadece yer değiştirir. Ve çoğu zaman, o yer değişikliği bir rastlantı değil, bir rejimin sonucudur: Kimin yaşadığı mahalle temiz kalacak, kimin toprağı ve havası “bedel alanı” olacak?
Türkiye’de “çöp” başlığı konuşulurken hep bir şey unutuluyor: Asıl mesele, atığın bir ticaret konusu haline gelmesi: Atığın uluslararası dolaşıma sokulması, “geri dönüşüm” etiketiyle ambalajlanması ve çevre ile emek maliyetlerinin düşük olduğu yerlere taşınması.
Çöp, uzak bir yerde “çözülür”
Modern tüketim zinciri, kentin merkezine hijyen, periferisine risk bırakır. Bu bir mekânsal adaletsizliktir: Çöpün kokusu, dumanı, sızıntı suyu, mikroplastikleri, yangınları ve zehirli bileşenleri belirli coğrafyalarda birikir. Bu coğrafyalar çoğu kez aynı özellikleri taşır: Yoksul haneler, göçmen emeği, kayıt dışı çalışma, tarımsal geçim ve zayıf denetim.
Burada “çöp” dediğimiz şeyin içeriği önemlidir. Kâğıt, cam, metal gibi görece daha az riskli akışlar bir yana; plastik, karışık ambalaj atığı, kirli ve ayrıştırılamayan fraksiyonlar, elektronik atıklar ve endüstriyel artıklar bambaşka bir hikâye anlatır. Çünkü bunların “geri dönüşüm” adı altında işlenmesi çoğu zaman gerçek bir dönüşüm değil, düşük maliyetli ayrıştırma, yakma, gömme ya da açık alanda biriktirme süreçlerine dönüşebilir. Kısacası çöp ekonomisi, yalnızca çevreyi değil, işçiyi de “harcanabilir” sayan bir düzenle iç içedir.



