Zelal SADAK
Demokrasi üzerine konuşurken genellikle aynı kavramların etrafında dönülür: halk iradesi, temsil, katılım. Oysa bugün asıl sorunun burada olup olmadığı giderek belirsizleşiyor. Belki de mesele demokrasinin ne olduğu değil; ne zaman ve nasıl bir seyir düzenine dönüştüğü. Çünkü çağdaş siyasette dikkat çeken şey, insanların siyasetten uzaklaşması değil; siyasetle sürekli temas hâlinde olmalarına rağmen, bu temasın dünyayı düzenleyen bir karşılık üretmemesi. Görmek, bilmek ve yorumlamak hiç olmadığı kadar yaygın; buna karşılık müdahale etmek, karar almak ve sorumluluk üstlenmek giderek daha istisnai.
Bu belirsizlik, küresel siyasetin güncel örneklerinde daha da görünür hâle geliyor. Venezuela bağlamında dolaşıma sokulan demokrasi ve insan hakları dili, halkların siyasal özneleşmesini gerçekten genişleten bir imkân mı yaratıyor, yoksa halk iradesini geçersizleştirmenin daha rafine bir yolunu mu açıyor, bunu kesin olarak söylemek zorlaşıyor. Bir siyasal tercih “yanlış” olarak kodlanırken, o tercihi askıya alan müdahaleler çoğu zaman “demokratik sorumluluk” söylemiyle sunulabiliyor.
Demokrasi, bu noktada, halkların kendi kaderini tayin hakkını büyüten bir ilke olmaktan uzaklaşıp, güç ve sermaye dolaşımlarını meşrulaştıran bir dile doğru kayıyor gibi görünüyor.
Daha da düşündürücü olan ise, “halkın seçtiği” denilen ve seçimle geldiği iddia edilen pek çok siyasal figürün, fiilen halk iradesinden çok küresel güç merkezlerinin onayı ve desteğiyle iktidara taşınmış olması ihtimali. Seçim, bu bağlamda demokratik bir irade beyanından ziyade, antidemokratik bir düzenlemenin üzerini örten bir araç gibi işleyebiliyor.
Demokratik olmayan yöntemlerle belirlenen aktörler sandık aracılığıyla meşrulaştırılıyor; iktidara geldiklerinde ise demokrasiyi bir ilke olarak değil, gerektiğinde parlatılan, gerektiğinde kaba güçle askıya alınabilen bir araç gibi kullanıyor.
Bu döngü yalnızca iktidara geliş anıyla sınırlı kalmıyor; aynı aktörler, demokratik ölçütlerle gelmedikleri hâlde, çoğu zaman demokratik yollarla da gitmiyor. Gönderilme süreçleri de yine “demokrasi” adına işletilen baskılar, yaptırımlar ve müdahalelerle gerekçelendirilebiliyor. Giden demokrasi adına gönderiliyor, gelen demokrasi adına getiriliyor; fakat bu dolaşımın hiçbir aşamasında demokrasi, etik ya da siyasal bir ölçüt olarak gerçekten devreye girmiş gibi görünmüyor.
Yeraltı kaynaklarının, jeopolitik konumların ve ekonomik bağımlılıkların belirleyici olduğu bu sahnede, halklar çoğu zaman olup biteni izleyen, kararların kendi adlarına ama kendileri olmadan alındığı bir seyir konumuna itilmiş durumda. Benzer bir kayma Gazze’de sivil yaşamın sistematik biçimde imhasında, Ukrayna’da savaşın uzun vadeli bir siyasal düzenleme ve yıpratma tekniğine dönüşmesinde ve İran’da rejimin, başta Kürtler olmak üzere halklara yönelen sert ve süreklileşmiş baskı politikalarına karşı son günlerde yeniden sokağa taşan toplumsal ayaklanmaların şiddetle bastırılmasında da görülüyor.
İran örneğinde siyasal olan, bir yandan içeride çıplak zor ve güvenlik aygıtlarıyla halkın özneleşme talebini bastırmaya çalışırken, öte yandan bu bastırma pratiği dışarıdan uygulanan yaptırımlar ve kolektif cezalandırma rejimleriyle birleşerek halkı çift yönlü bir kuşatma altına alıyor.
Bu örneklerin hiçbiri birbirinin aynısı değil; ancak hepsinde siyasal alanın halkın kurucu eylemi olmaktan uzaklaşıp, adına çoğu zaman “istikrar”, “güvenlik” ya da “demokrasi” denilen bir düzenleme rejimi içinde işletildiği hissi güçleniyor. Halklar bu süreçlerde özne olmaktan çok alınmış kararların muhatabı olarak konumlandırılıyor; siyaset, katılımın değil maruziyetin alanına doğru kayıyor.
Suriye ise bu tabloda daha karmaşık ve tek cümleye sığmayan bir yerde durur. Bir yanda çoklu dış müdahaleler, vekâlet savaşları ve militarize edilmiş bir siyasal akıl; öte yanda özellikle Rojava’da halkların özsavunma pratikleri, yerel meclisler, komünler ve özyönetim deneyimleri. Aynı coğrafyada hem askıya alınma hem özneleşme eşzamanlı olarak var olur. Bu nedenle Suriye’nin özgünlüğü, demokrasinin yokluğunda değil; demokratik özneleşme imkânlarının sürekli kuşatıldığı, buna rağmen yer yer ısrarla kurulmaya devam edildiği bir zeminde yatar.
Demokrasi burada bir vaat olarak kullanılmıyor; bedeli ödenerek sürdürülen bir pratiğin özüyle ortaya çıkıyor. Tam da bu yüzden sürekli boğulmaya çalışılan bir alan hâline geliyor. Tüm emperyal yapıların eş zamanlı biçimde devrede olduğu; buna karşılık demokrasinin en etik ve felsefi temeller üzerinden kurulmaya çalışıldığı nadir alanlardan biri olması, Rojava’yı kapitalist modernitenin en fazla tehdit algıladığı ve bu nedenle sürekli çıkmaza sürüklemek için seferber olduğu bir yer hâline getiriyor.
Bu noktada içten içe yükselen soru kaçınılmazdır: Kimin demokrasisi?
Josef Stalin’in “halk demokrasisi” mi, Küba’nın devrimci siyasal deneyimi mi, Antik Atina’nın sınırlı ama doğrudan katılıma dayalı düzeni mi, yoksa modern Fransa’nın temsilî cumhuriyet geleneği mi? Aynı kelime bu kadar farklı tarihsel ve siyasal bağlamda bu kadar farklı anlamlara gelebiliyorsa, belki de asıl soru demokrasinin ne olduğu değil; kimin adına ve kime karşı işlediğidir. Demokrasi, modern dünyada giderek belirli bir siyasal içeriği olan bir pratik olmaktan çıkıp, meşruiyet üreten bir etiket gibi dolaşıma giriyor.
Tam da burada demokrasinin teorik eşiği belirir. Demokrasi, bir yönetim tekniği ya da kurumsal düzenekler toplamı değildir; siyasal eşitliğin nasıl ve kimler için kurulduğuna dair bir iddiadır. Sandık, temsil, çoğunluk ve hukuk bu iddianın araçları olabilir; fakat demokrasi bunların kendisi değildir. Demokrasi, kimin sözünün söz sayıldığı, kimin ortak dünyayı kurma yetkisine sahip kabul edildiği sorusuyla başlar. Bu nedenle demokrasi, tamamlanmış bir rejimden çok, eşitlik iddiası ile fiilî eşitsizlikler arasındaki sürekli bir gerilim hâlidir. Bu gerilim bastırıldığında, demokrasi kendi içeriğini yitirir ve halk adına yönetmenin meşru diline dönüşür.
Bu kırılma, “seyir” kavramını edilgenlikten çok daha politik bir yere taşır. Jacques Rancière’in işaret ettiği gibi siyaset, yönetişim biçimlerinden önce, kimin konuşabildiği ve kimin yalnızca bakmakla yetindiği meselesidir. Seyirci olmak, kayıtsızlığın değil; sözün tanınmadığı bir konumun adıdır. Konuşmak mümkündür, ancak konuşmanın dünyayı düzenleyen bir ağırlığı yoktur. Tepki vermek serbesttir, fakat bu tepkinin karar süreçlerinde bir karşılığı bulunmaz. Ses vardır; ama söz askıdadır.
Bu askıya alınma yalnızca siyasal kurumların ürünü değildir; birlikte yaşama biçimlerinin dönüşümüyle de yakından ilişkilidir. Modern bireyciliğin yükselişi, çoğu zaman özgürleşme anlatılarıyla kutsanır. Oysa kamusal olan açısından bakıldığında, bu yükselişin aynı zamanda siyasal sorumluluğun içe doğru çekilmesi anlamına geldiği görülür. Birey, kendini ortak dünyaya açılan bir varlık olarak değil, korunması gereken kapalı bir alan olarak kurdukça; kamusal alan birlikte eylemenin değil, seyrederek mesafe almanın zemini hâline gelir. Aktiflik kamusal sorumluluk olmaktan çıkıp kişisel performansa; pasiflik ise siyasal bir sorun olmaktan çıkıp makul bir tutuma dönüşür.
Psikolojide “seyirci etkisi” olarak adlandırılan olgu — herkesin gördüğü ama kimsenin müdahale etmediği an — bu bağlamda bireysel bir karakter zaafı değil, bozulmuş bir kamusal ilişki rejiminin sonucu olarak okunmalıdır. Sorumluluk kalabalıkta dağılmaz; daha önce bireyin içine çekilmiş ve orada askıya alınmıştır. Tam da bu noktada Richard Sennett’in Kamusal İnsanın Çöküşünde tarif ettiği kırılma belirir: Kamusal insanın geri çekildiği yerde seyirci çoğalır. Öteki, birlikte hareket edilen bir muhatap olmaktan çıkar; uzaktan izlenen bir görüntüye dönüşür. Siyaset, ortak bir dünya kurma pratiği olmaktan uzaklaşıp, bireylerin birbirini seyrettiği bir dolaşıma kayar.
Bu nedenle karşı karşıya olunan şey yalnızca demokrasinin eksik uygulanması değildir. Sorun, demokrasinin seyirle ikame edilmesidir de. Yurttaş, karar alan bir özne olmaktan çıkıp, önceden alınmış kararların gerekçelerini izlemeye çağrılan bir figüre dönüşür. Bu dönüşüm kimi zaman kaba demagojilerle, kimi zaman ise teknik zorunluluk, güvenlik söylemi ve uzmanlık diliyle gerçekleşir.
Bir bütünen felsefeye dayanmayan bir demokrasi yalnızca kırılgan değil, aynı zamanda kolayca araçsallaştırılabilir bir yapıdır. Onu demagogların ya da teknokratik akılların elinde halkları yönetmenin en soysuz araçlarından birine dönüştüren de budur. Felsefeye dayalı bir demokrasi ise politik mücadeleyi etik ve bilimden ayırmadan düşünmeyi mümkün kılar. Etik, gücün sınırını çizer; bilimin sunduğu imkânların ne pahasına kullanılabileceğini sorgular. Bilim ise demagojiyi çözer, manipülasyonu teşhir eder ve seyir ile hakikat arasındaki mesafeyi görünür kılar. Bu ilkeler doğrultusunda demokrasi yeniden etik-politik bir siyasal içerik kazanabilir.
İçinde yaşadığımız çağın korkunçluğu, şiddetin görünür ama müdahalenin neredeyse imkânsız, bilginin dolaşımda ama hakikatin askıda olmasıdır. Demokrasi, ya kapitalist modernitenin antidemokratik mantığına bütünüyle eklemlenip araçsallaşacak ya da felsefi ve etik temelleriyle yeniden kurulmak ve hatırlanmak zorunda kalarak amaçsallaşacak.
Bugün asıl soru, halkların neyi desteklediklerinden çok, hangi koşullarda özne olabildikleridir. Bu sorudan kaçan her demokrasi, kaçınılmaz olarak seyir üretmeye devam edecek.



