Türkiye, kuralsızlaşan bir dünyada esnek manevra kabiliyetini mi önceleyecek, yoksa yeni dönemde egemenlik, insan hakları ve çok taraflılık ilkelerini tutarlı biçimde savunan bir norm savunucusu olarak yeni bir düzenin ahlakî ve hukukî inşasında söz sahibi mi olacak?
Doğu ERGİL
Kırılgan Bir Sistemin Uzun Aşınması: Küresel Bir Tartışma
“Liberal Uluslararası Düzen”, II. Dünya Savaşı sonrasında özellikle ABD öncülüğünde inşa edilen ve uluslararası ilişkileri kurallara, kurumlara ve karşılıklı bağımlılığa dayandırmayı amaçlayan siyasal–ekonomik mimariyi ifade eder. Bu düzenin normatif temeli liberalizmdir: Egemen devletlerin hukuki eşitliği, uluslararası hukukun üstünlüğü, insan hakları, serbest ticaret ve çok taraflılık…
Kurumsal sütunları, Birleşmiş Milletler, Bretton Woods sistemi (IMF ve Dünya Bankası), GATT/WTO, NATO ve bölgesel entegrasyon projeleridir. Amaç, güç siyasetini sınırlamak, ekonomik karşılıklı bağımlılığı artırarak savaş riskini azaltmak ve demokrasiyi teşvik etmektir.
Bu düzen Soğuk Savaş boyunca kısmen sınırlı bir coğrafyada (Batı bloğu) işlerken, 1991 sonrası dönemde küresel ölçekte genişledi. Küreselleşme, ticaret hacminin artışı, tedarik zincirlerinin entegrasyonu ve uluslararası normların yaygınlaşması bu dönemin karakteristik bileşenleridir. Ancak düzen hiçbir zaman tam anlamıyla evrensel veya eşitlikçi olmadı; güç asimetrileri sürdü, müdahalecilik eleştirileri arttı. Zaten gelişmekte olan ülkeler, sistemin kurallarının Batı lehine tasarlandığını savundu.
Bu düzenin “çöktüğü” iddiası, 2008 finans krizi, yükselen popülizm, ABD’nin çok taraflılıktan geri çekilmesi eğilimleri, Çin’in yükselişi ve Rusya’nın revizyonist politikaları gibi gelişmelerle ilişkilidir. Kurallara dayalı sistemin yerini giderek güç rekabetinin aldığı, ticaret savaşlarının arttığı ve uluslararası kurumların etkinliğinin azaldığı ileri sürülmektedir. Dolayısıyla tartışma, düzenin tamamen sona erdiği değil; normatif meşruiyetinin, kurumsal etkinliğinin ve hegemonik taşıyıcısının (ABD) zayıfladığı yönündedir.
Liberal uluslararası düzenin çöküşü üzerine yürüyen tartışma, yalnızca Washington, Moskova ya da Pekin’i ilgilendiren bir entelektüel konu değildir. Bu tartışma, Türkiye gibi hem düzenin parçası hem de onun çeperinde konumlanan ülkeler için doğrudan siyasal sonuçlar üretmektedir.
Türkiye’de yaygın bir kanaat var: “Uluslararası hukuk zaten güçlülerin hukukudur; dolayısıyla bu düzen baştan sorunluydu.” Ancak bu yaklaşım, Türkiye’nin bizzat kendi deneyimini göz ardı eder.
Liberal Düzen ve Türkiye: Dahil Olma ile Mesafe Arasında
Türkiye, Soğuk Savaş sonrası dönemde liberal uluslararası düzenle tam uyumlu bir aktör olmadı; ama ondan faydalanan bir ülkeydi.
- NATO üyeliği;
- Avrupa Konseyi ve AİHM sistemi;
- Gümrük Birliği;
- Uluslararası sermaye ve ticaret ağları, katılmanın somut göstergeleriydi.
Bu yapıların tamamı, Türkiye’de:
- Hukukun üstünlüğü söylemini,
- Yurttaşlık hakları tartışmasını,
- Yerel yönetimler ve azınlık hakları gündemini besleyen bir hukukî-siyasî çerçeve sundu. Ancak bu çerçeve, hiçbir zaman içselleştirilmedi; araçsal amaçlarla kullanıldı.
Kosova, Ukrayna ve Gazze: Türkiye’nin Norm–Çıkar Gerilimi
‘Liberal uluslararası düzen’ tartışması, Türkiye perspektifinde üç kriz üzerinden okunmalıdır: Kosova (1999), Ukrayna (2014–), Gazze (özellikle 2023 sonrası).
Kosova: Müdahaleci Liberalizme Destek
Kosova müdahalesinde Türkiye, NATO üyesi olarak (Sırbistan’a karşı) askeri operasyona katıldı ve Kosova’nın bağımsızlığını tanıdı. Bu pozisyon, insani müdahale ve koruma sorumluluğu (R2P) gibi liberal normlarla uyumluydu. Ankara burada egemenlik ilkesinin mutlak olmadığını, ağır insan hakları ihlallerinde uluslararası müdahalenin meşru olabileceğini fiilen kabul etti.
Bu tutum, Türkiye’nin o dönemde Batı ittifakıyla normatif ve kurumsal uyum arayışında olduğunun göstergesiydi.
Ukrayna: İlkesel Söylem, Stratejik Denge
Ukrayna savaşında Türkiye, Rusya’nın ilhak ve işgal girişimlerine karşı egemenlik ve toprak bütünlüğü ilkesini açık biçimde savundu; Kırım’ın ilhakını tanımadı. Ancak Batı’nın uyguladığı kapsamlı yaptırımlara katılmadı. Bunun yerine:
- Montrö Sözleşmesi’ni uygulayarak denge sağladı,
- ‘Tahıl koridoru’ gibi arabuluculuk girişimlerinde rol aldı,
- NATO üyesi kalırken Rusya ile ekonomik–enerji ilişkilerini sürdürdü.
Bu tablo, normatif söylem ile jeostratejik çıkar arasında bir denge siyaseti gözetildiğini gösterir. Türkiye burada düzeni savunan bir aktör değil; düzen içinde var olan boşluklardan manevra alanı üreten bir aktör görünümü verdi.
Gazze: Ahlaki İtiraz, Kurumsal Zemin Eksikliği
Gazze konusunda Türkiye’nin pozisyonu daha keskin bir söyleme dayandı. Sivillerin korunması, orantısız güç kullanımı ve insani hukuk ihlalleri konusunda güçlü bir ahlakî eleştiri dilkendirdi.
Ancak bu eleştiri:
- Çok taraflı hukuki mekanizmalar üzerinden sistematik bir diplomatik stratejiye dönüştürülemedi,
- Uluslararası Ceza Mahkemesi veya BM mekanizmaları çerçevesinde sürdürülebilir bir norm inşasına bağlanamadı.
Bu nedenle Türkiye’nin Gazze’deki tavrı, ahlakî pozisyon düzeyinde güçlü; fakat kurumsal norm üretimi bakımından sınırlı kaldı.
Egemenlik Söylemi ve Kosova Paradoksu
Türkiye’de Kosova müdahalesi çoğu zaman şu argümanla anılır:
“Egemenlik ihlal edildiyse, çıkarımıza uyduğunda bunu biz de yaparız.” Bu söylem, özellikle ‘Kürt sorunu’, yerel yönetimler ve AİHM kararları bağlamında devreye sokuldu.
Oysa buradaki temel bir çelişki,Türkiye, Bosna ve Kosova’da insanî müdahaleyi savunurken, kendi yurttaşları söz konusu olduğunda egemenliği mutlak anlamda anlamasıdır.
Bu, liberal düzenin çöküşünün yerel bir tezahürüdür: Egemenlik, yurttaşı koruyan bir ilke olmaktan çıkıp, devleti yurttaştan koruyan bir kalkana dönüşmektedir.
Kosova’yı “ilk günah” ilan eden çevreler, ( bunlara ‘sol’ dahil) Türkiye’de istemeden devletin, insan haklarını askıya alma pratiklerine teorik meşruiyet sağlamaktadır.
Irak’tan Suriye’ye: Çifte Standartların Bölgesel Mirası
Irak’ta 2003 yılında olanlar (Amerika ve müttefiklerinin işgali) yalnızca liberal düzeni küresel ölçekte zedelemedi; Türkiye’nin dış politika tasavvurunu (komşularla sıfır sorun; demokraside ve hukuk devletinde örnek olma ve uluslararası anlaşmazlıklarda arabuluculuk) da kökten etkiledi.
- ABD’ye duyulan güven sarsıldı,
- Uluslararası hukukun bağlayıcılığı sorgulandı,
- “Güçlü olan yapar” anlayışı normalleşti.
Bu zihinsel kırılma, Suriye iç savaşıyla birlikte daha da derinleşti.
Türkiye, bir yandan mülteci krizinin yükünü taşırken, bunun ödülü olarak hukuk ihlâllerinde uluslararası toplumun seçici duyarlılığına tanık oldu. Bunun sonucunda ‘liberal düzen’, Türkiye’de artık ahlakî bir referans değil; çıkarların öne sürüldüğü bir pazarlık masası olarak görülmeye başlandı.
Hukukun Erozyonu: AİHM, Yargı ve İç Çöküş
Liberal düzenin Türkiye’deki en somut dayanaklarından biri AİHM mekanizmasıydı.
Ancak:
- AİHM kararlarının uygulanmaması,
- Anayasa Mahkemesi kararlarının fiilen etkisizleştirilmesi,
- Yargının yürütmeye bağımlı hâle gelmesi, Türkiye’yi düzenin pasif bir mağduru olmaktan çıkarıp, aktif bir aşındırıcısı konumuna yerleştirdi.
Türkiye’nin Dışarıdan Görünümü
Kosova’da müdahaleci liberalizme destek veren, Ukrayna’da egemenlik normunu savunurken yaptırımlara mesafe koyan, Gazze’de ise yüksek sesle ahlakî itirazını dile getiren bir Türkiye var. Bu tablo bir çelişkiden çok, norm ile çıkar arasında salınan bir dış politika pratiğine işaret ediyor.
Sorun şurada düğümleniyor:
Türkiye, “liberal uluslararası düzen çöktü” söylemini zaman zaman kendi iç hukuk ve demokrasi tartışmalarından bağımsız bir meşruiyet zemini olarak kullanıyor. Oysa dış düzende kuralsızlık arttıkça, orta ölçekli güçlerin en büyük güvencesinin yine hukuk ve kurumsallık olduğu gerçeğini önemsemiyor.
Dolayısıyla asıl mesele şu:
Türkiye, kuralsızlaşan bir dünyada esnek manevra kabiliyetini mi önceleyecek, yoksa yeni dönemde egemenlik, insan hakları ve çok taraflılık ilkelerini tutarlı biçimde savunan bir norm savunucusu olarak yeni bir düzenin ahlakî ve hukukî inşasında söz sahibi mi olacak?
Bu tercih yalnızca dış politika yönelimi değil; Türkiye’nin iç hukuk rejimi ve yeni cumhuriyet tasavvuruyla da doğrudan bağlantılıdır.



