Zelal Sadak
Ortadoğu’nun tarihsel eşiklerine ve kırılmalarına baktığımızda, büyük dizaynların ve toplum mühendisliği üzerinden inşa edilmeye çalışılan her sistemin zamanla hakikatin ortaya çıkışıyla birlikte çöktüğünü görürüz. Bu çöküşler genelde hakikatin gün yüzüne çıkması ve bastırılanın varlığını birçok forma girerek sürdürmesiyle yakalanan kaos aralıklarında görünür olur. Çoğu kez bu an bir doğum olarak nitelendirilir, oysa bu zaten doğmuş olanın tüm yok saymalara rağmen ete kemiğe bürünmesidir. Siyaset bilimi literatüründe ifade edildiği üzere kaos aralığında yeniden ortaya çıkıştır.
Bugün yine benzer bir eşikteyiz. Ama koşullar farklı. Dünya sadece iki kutuplu değil. Jeoekonomik hatlar belirleyici ve Kürt coğrafyasının dört parçası aynı anda basınç altında. Bu dört parça farklı rejimlerin içinde yaşıyor olabilir, fakat kaos anlarında aynı jeopolitiğin içine çekiliyorlar.
Kürtler son yüz yılda defalarca askeri varlık üretti, fakat bu askeri varlık savaş sonrasında kalıcı bir statüye dönüşemedi. İşte mesele burada.1925 Şex Said ve 1938 Dersim-Seyid Rıza isyanlarında ulus devletler çağının inşasında Kürtler kimlik, inanç ve kültürleri açısından tanınmadı. Her iki örnekte de askeri bir varlık, coğrafyaya hakimiyet ve toplumsal bir irade vardı. Fakat yine aynı eksik halka vardı; diplomatik karşılığın olmaması, uluslararası ve yerel hukukta bir zemin bulunmaması ve masada temsiliyet yokluğu. Bu nedenle savaş sonrası süreçte statüsüz kalındı. Demek ki mesele şu: Askeri güç tek başına yetmiyor. Eğer savaş sonrası masada yerin yoksa, hukuk metinlerinde adın yazmıyorsa ve diplomasi kanalların yoksa, kazanımlar kalıcı olmuyor. Bugünü anlamak için bunu unutmamak şart.
Bilinen temel fizik yasalarından biridir. Evrende var olan hiçbir şey bütünüyle yok olmaz. Sadece biçim değiştirir. Bu çok katmanlı coğrafyada ulusların, inançların, kimliklerin ve etnik yapıların varlığı inkar edilemez bir hakikattir. Onu inkar eden nihayetinde kendisini de yıkıma taşır. Yakın ve uzak tarih bunun örnekleriyle doludur.
İslamiyet’in Muhammed sonrası geçirdiği yapısal dönüşüm ve iktidarlaşma sürecinde zora başvurulması, farklı inanç ve yorumların başka formlarda varlığını sürdürmesine yol açtı. Şiilik, Haricilik ve onların altından doğan yapılar bunun örnekleridir. İnançlarda gördüğümüz bu gerçekliği kimliklerde de görürüz. Bir kimliğin ya da ulusun varlığı başka ulusların inkarı üzerinden inşa edilmeye çalışıldığında ortaya inkar edenin trajik yıkımı çıkar. Ortadoğu’da tekçiliği dayatarak varlığını sürdürebilen her sistem, ister devlet, ister din, ister ideoloji olsun, kaçınılmaz olarak çürümeye mahkumdur. Çünkü bu coğrafyanın binlerce yıllık tarihsel akışı tekçilik üzerinden sürdürülebilir bir düzen kurulamayacağını defalarca göstermiştir.
Bugün Ortadoğu’da yeni sert kırılmalar yaşanıyor. Yüzyıl önce bu coğrafyaya giydirilmeye çalışılan dar elbise artık yamalı ve dikişleri atmış halde. Şimdi yeni bir elbise dikilmeye çalışılıyor, fakat ölçüyü alan güçler yine coğrafyanın kendi ölçülerini görmezden geliyor. Bu elbiseyi giymek istemeyen Kürt halkı ise ölçülerini kendi belirlemek, modelini kendi özgünlükleri ile şekillendirmek istiyor.
Bugün Ortadoğu’da olaylar ayrı ayrı görünse de zaman ortak ilerliyor. Kürt özgürlük mücadelesinin oluşturduğu siyaset, dört farklı devlet yapısının içinde – Türkiye, Suriye, İran ve Irak’ta – aynı anda bir gerilim eşiğine dayanmış durumda. Bu tesadüf değil. Bu gerilim, biçilen elbisenin parçalandığını ve hakikatin artık gün yüzüne çıkması için koşulların her zamankinden daha fazla oluştuğunu gösteriyor. Her biri kendi iç dinamiğine sahip, her biri farklı aktörlerle çevrili; fakat basınç aynı döneme denk geliyor.
Türkiye’de 1,5 yılı aşkındır ilerleyen ön müzakerenin ardından ikinci aşamaya geçiş söz konusu. Bu müzakere alanı yer yer daralıyor, yer yer açılıyor; fakat müzakerenin taraflarından biri olan Türkiye devletin dili yumuşamıyor. Güvenlik vurgusunun tonu sertliğini koruyor ancak temas ihtimalinin kapısı ise tamamen kapatılmıyor, en azından aralık bırakılıyor. Aynı anda Rojava hattında çoğu kez norm dışı biçimde oluşturulmuş askeri ve politik baskı, sahadaki kaygan zemini derinleştiriyor. İran sahasında ise ABD ve İsrail tarafından başlatılan savaş söz konusu. Irak Federe Kürdistan Bölgesi ise hem Bağdat’la süregelen statü gerilimi hem de bölgesel jeopolitiğin baskısı altında kırılgan bir pozisyonda duruyor.
Bu dört gelişme yan yana konduğunda mesele tek tek krizler değil; Kürt coğrafyası açısından eşzamanlılık. Tarih bazen olaylarla değil, zamanın sıkışmasıyla ilerler. Farklı dosyalar, farklı aktörler, farklı sahalar aynı tarihsel aralığa yığılır. Bu yığılma, konjonktürel bir kırılma yaratır. Bugün Kürt siyasetinin dört parçada aynı anda gerilim eşiğine dayanmış olması, yalnızca yerel dinamiklerle açıklanamaz; bu, bölgesel düzenin yeniden biçimlendiği bir zaman sıkışmasına işaret eder.
Dört ayrı parçada ilerletilen Kürt siyasetine ayrıntılı bir göz atacak olursak, Türkiye’de başlatılan süreç yalnızca iç siyasal dengelerle açıklanamaz, hatta neredeyse tamamıyla dış politik gelişmelerin zorlamasıyla başlatılmış bir müzakere süreci demek yanlış olmaz. Suriye’de Esad rejimi düşmeden iki ay önce Türkiye’nin apar topar Meclis kapılarını kapatıp basına kapalı bir toplantı yapması ve ardından Bahçeli’nin Meclis’te Abdullah Öcalan’ın adını anarak müzakere çağrısı yapması bu bağlamdan bağımsız okunamaz.
Suriye’de yeni geçici hükümetin kurulması, Kürtlerin statüsü meselesi, İran’a Batı bloğunun başlattığı savaş ve Irak hattındaki kırılganlık, Türkiye’nin ifadesiyle güvenliğini etkileyecek planlanan yeni dizaynda hangi blokta yer alacağı hesabını doğrudan etkiliyor. Böyle bir tabloda Türkiye’nin iç siyasette Kürt kartını kullanarak dış siyasetinde alan açmak istemesi ve iç siyaseti nispeten sakinleştirerek kontrol altında tutma çabası dikkat çekiyor. Türkiye açısından bu durum, Demokratik Türkiye inşa etme politikasından çok zorunluluk haline gelmiş bir strateji gibi duruyor.
Devlet ile hükümet arasında bir ikircikliğin ve iki ayrı bölgesel politik yönelimin olduğu görülüyor. Birinin yüzü Batı bloğuna dönükken, diğeri doğu ve yerel dinamiklerle ilişkilenerek sürdürülüyor. Bu iki biçim birbirini besliyor, fakat zaman zaman güçler arası çatışmaya da sebep oluyor. Bu durum Türkiye’de demokratik siyasetin ve Demokratik Cumhuriyet’in fiili alanı olan hukukun ve politikaların söylemde kalmasına yol açıyor. Bu durum Türkiye’nin iç demokratik siyasetini ilerletmediği gibi dış politikasına da zarar veriyor. Türkiye’nin kendi içinde aşamadığı bu eşik uzun vadede daha fazla zorlanmasına sebep olacak gibi görünüyor. Bu Türkiye için büyük bir kırılma ve tarihsel eşik. Son iki yüz yıllık ve özellikle son yüzyılda derinleşen milliyetçilik ve tekçilik politikasının reddedilmesi ve çoğulcu demokrasiye yönelmesiyle mümkün olabilir. Bu da ikinci aşamaya geçişi ve ilerlemeyi sağlayacak önemli bir eşik olacaktır.
Suriye’de ve özelde Rojava’da son haftalarda yaşanan 29 Ocak ateşkesi ve mutabakatı sonrasında sahadaki hareketlilik ve diplomasi trafiği sıradan bir gelişmeye işaret etmiyor. ABD’nin Suriye’deki askeri varlığına dair geri çekilme belirsizliği arttıkça, Rojava’nın güvenlik meselesi ve Kürtlerin statüsünün mimarisi de değişiyor. Uzun süre askeri bir çapa ile dengelenen alan, şimdi siyasi ve idari bir zemine kayıyor. Koşullar bunu gerektiriyor, hatta dayatıyor. ABD’nin askeri varlığının sahadan kademeli çekilmesi sonrası oluşacak tablo tartışılırken, bölgede normun nasıl kurulacağı meselesi öne çıkıyor. Ancak norm dışı yapıların tetiklenmeye hazır bir zeminde varlığı belirsizliğini koruyor.
6 Ocak’ta Rojava’ya yönelik saldırıların başlaması ve ardından gelen 29 Ocak ateşkesi sonrasında Kürtlerin yürüttüğü çoklu diplomasi trafiği dünya siyasetinde dikkatle izleniyor. Geçici Şam hükümetiyle entegrasyon tartışmaları bu nedenle yalnızca geçici bir taktik değil, Kürtler açısından stratejik bir zorunluluk halini alıyor. Eğer entegrasyon askeri eritmeye değil kurumsal temsile dayanırsa, statü de askeri koruma üzerinden değil idari meşruiyet üzerinden inşa edilebilir. Bu uzun vadede daha sağlam bir zemin üretir. Rojava’da yürütülen politikanın da birçok engele rağmen bu eksende ilerlediği görülüyor.
Fakat risk devam ediyor. Entegrasyon süreci bölgesel güçlerin pazarlık dosyasına dönüşürse, statü inşa etmek yerine statü aşındıran bir araca dönüşebilir. Kobanê’ye yönelik kuşatmalar, esir takasının gerçekleşmemesi, geri dönüşlerin sağlanmaması ve 29 Ocak mutabakatının fiilen güçlü ilerlememesi zeminin hala kaygan olduğunu gösteriyor.
İran’da uzun zamandır molla rejiminin yaptığı sayısız hak ihlali ve idamlar, şeriat yasasının dayatmalarıyla zorlanan yaşam, Kürtlere yönelik ağır baskılar ve kadınların özgürlük mücadelelerine verilen sert cezalar söz konusuydu. İçeride halkına karşı baskıcı, inkarcı ve tekçi dayatmalarla varlığını sürdüren yönetimler dış politikada da kırılgan olur ve müdahalelere açık hale gelir. Bugün İran’da olan tam da bu. ABD ve İsrail’in İran’ın anti demokratik bir rejim olduğu gerekçesiyle demokrasi getireceğini iddia etmesinin gerçek müdahale sebebi olmadığı aşikar. Ancak bu durum dolayısıyla baskıcı İran rejimini savunmayı da gerektirmez. Sonuç itibarıyla ABD ve İsrail ortaklığıyla İran’a yönelik saldırılar başladı. Bu durumda İran Kürt sahası ve Irak İran sınır hattı ilk baskı alanına dönüşebilir, hatta dönüşmeye başlamış görünüyor. Eşzamanlılık burada daha da belirginleşiyor. İran’daki bir sert kırılma Irak’taki dengeleri etkiliyor, Irak’taki dengeler ise Türkiye’deki demokrasi dilini ve Kürt politikasını etkiliyor. Bunun benzerini Suriye politikasında da görmüştük.
Irak özelinde bakıldığında Haşdi Şabi’nin devlet içindeki konumu ve İran’la olan bağı Bağdat yönetimini ABD ile çoklu bir denge siyasetine zorluyor. ABD’nin Irak merkezi yönetimine yüklenmesi İran etkisini daraltma çabası olarak okunabilir. Türkiye’nin son dönemde Bağdat’la yoğunlaşan temasları enerji, bölgesel güç dengesi ve Kürtlerin statüsünü daraltma çerçevesinde ilerliyor. Bu gelişmeler Federe Kürdistan Bölgesi’ne doğrudan yansıyor. Erbil’e düşen her füze yalnızca askeri bir mesaj değil, statünün ne kadar hassas olduğunu hatırlatıyor. Bu durum Kürdistan bölgesel yönetiminin askeri varlıkla beraber güçlü ve çoklu siyaset, ekonomik bağımsızlıkla ilerleyebileceğini gösteriyor.
Ortadoğu sahasında görünen bir diğer hat ise yeni dizaynın ‘makbul’ ve ‘makbul olmayan’ İslami siyasal yapılar arasında bir ayrıştırma içermesi. Körfez merkezli ve Batı İsrail devletleriyle uyumlu İslami yönetim biçimleri daha fazla destekleniyor ve güçlendiriliyor. Şam geçici hükümetinin Suriye’de güçlendirilmesi bu bağlamda da okunabilir. İran eksenli ve Şii inanca yakın yapıların da tasfiye edilmesi ise bu denklemin ideolojik hattını oluşturuyor. Suriye’de, Mısır’da, Libya’da ve Lübnan’da yaşanan müdahaleler yalnızca rejim değişikliği değil, hangi siyasal ve ideolojik modelin sistemle uyumlu kabul edileceğinin belirlenmesi süreci olarak da okunabilir. Bu tablo Ortadoğu’daki yeniden dizaynın yalnızca ekonomik ya da askeri değil, ideolojik ve siyasal bir tasarım içerdiğini gösteriyor.
Bütün bu çok katmanlı denklem Kürt coğrafyası açısından üç temel ihtimal barındırıyor.
Birincisi; Kürt bölgelerinin güvenlik kuşağına ve tampon alana dönüştürülmesi, yani nükleer gerilim, milis ağları ve sınır güvenliği başlıklarının ilk yansıma alanı haline gelmesi.
İkincisi; Kürtlerin büyük güçlerin ya da bölgesel aktörlerin vekil unsuru olarak konumlandırılması, sahada işlev gören ama savaş sonrası masada sınırlı temsil bulan bir aktöre indirgenmesi.
Üçüncüsü ise askeri varlıkla birlikte hukuki ve kurumsal statü üretmeye yönelen bir siyasal strateji geliştirilmesi, yani geçiş coğrafyasında kalıcı bir özne olma iradesi.
Mesele yalnızca petrol, doğalgaz ya da ticaret yolları değil, nükleer eşik, silahlı yapıların tasfiyesi, rejim tiplerinin yeniden tasnifi ve güvenlik adı altında kurulan politikaların dönüşümüdür. Bu denklemde belirleyici olan askeri kapasitenin kendisi değil, siyasal aklın ve kurumsallaşma hedefinin netliğidir. Askeri güç diplomasi ve hukukla birlikte kurgulanırsa masada kalıcılık mümkün olabilir.
Ulusal birlik bu tabloda stratejik bir zorunluluktur. Dört parça kopuk ve dar alanlarda hareket ederse yeniden tampon alana sıkışma ihtimali artar. Ortak bir akıl ve hukuki perspektif üretilebilirse bu yüzyıl farklı bir eşige dönüşebilir. Soru açıktır. Bu yeni ekonomik ve jeopolitik haritada Kürtler geçiş alanı mı olacak yoksa tampon alan mı? Tampon alan statüsüzlük ve sürekli bedel demektir. Geçiş alanı ise statü ve kurumsallık gerektirir. Statüsüz geçiş alanı olmaz. Bu eşzamanlı kırılma ya bir daralma olacak ya da kapalı kapıların zorlandığı tarihsel bir eşik.



