Tipik bir akraba ve taallukat devleti olmanın ötesinde yolsuzluk ve vurgunculuğu da içeren bir rejimle karşı karşıyayız. Görülmektedir ki biri Haçlı, diğeri pragmatik yeminli cihatçı Trump ile Colani, bölgeye beraber hükmedip bildiklerini okumaya devam etmeyi tasarlamaktalar.
Faik Bulut
ABD Hazine Bakanlığı, 2019 yılında Suriye Sivil Koruma Kanunu (CEASAR YASASI) gereği Eski Devlet Başkanı Beşar Esat dâhil Suriyeli bazı yetkilileri, kendi halkına karşı işlenmiş savaş suçlarından dolayı cezalandırma kararı almıştı. Esat rejiminin devrilmesinin ardından Şam’da geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile hükümeti hakkında bu yasa ve yaptırımın kaldırılması kararı alındı.
6 Şubat 2026 tarihinde ise Hazine ve Dışişleri Bakanlığı komisyonu Lübnan, Mısır, Ürdün ve Filistin’deki Hamas ile Müslüman Kardeşler (İHVAN) hareketini “terör” listesine aldı. Bu ay içinde uygulanacak olan kararlar uyarınca söz konusu örgütlerin mali faaliyetleri, banka işlemleri ve kişisel hesapları dondurulup yasaklanacaktır.
Buna karşılık cihatçı ve selefi İslam’ın temsilci olarak bilinen Suriye’deki iktidarı desteklemek babından CEASAR YASASI ve diğer yaptırımlar kaldırılmış oldu. Üstelik Irak hükümetinden Suriye’deki rejimle işbirliği yapması istendi. 13 nolu Kararname uyarınca Rojavalı Kürtlere tanınan bazı hakları imzalayıp duyuran ve eş zamanlı olarak Rojava kamplarında tutulmakta olan 7 bin kadar IŞİD’linin Irak’a taşınmayı onaylayan Ahmed Şara’yı mükâfatlandırmak için bazı ek adımlar atıldı. Böylelikle ABD Başkanı Donald Trump’ın “son aylardaki gözdesi” Suriye’deki mevcut rejim ile “terör” listesine giren devletler ve İslamcı örgütler arasına kesin bir çizgi çekilmiş oldu.
Amerikalı yetkili ve karar sahipleri arasındaki kanaat şudur: Suriye’deki İslam’ı modeli” şimdilik tercih edilen bir örnektir; öteki Selefiler ve politik İslamcıları temsil eden milisler (Lübnan’daki Şii Hizbullah ile Irak kökenli Haşdi Şabi bileşenlerine ek olarak Filistin’deki Sünni Hamas-İslami Cihad ile bölgedeki uzantıları, Yemenli Husi hareketi) birbirine zıt yapılardır. Günün birinde “Şara’nın savaşçıları” (HTŞ birlikleri) Lübnan ile Irak’taki Şii milislerle çatışacaktır.
Amerikalılar, Şara’nın neo-cihatçı tecrübesini “Sünni” bir İslam tarzı olarak yorumluyorlar. Sözüm ona bu yöntemle Hamas ve İhvan’ın gelenekçi/klasik İslam söylemlerinden uzak duran Müslümanları-müminleri cezbedebilecekler. Bu yüzden Trump, onun arkasında durmak suretiyle iktidardaki tecrübesini ve icraatlarını mümkün olduğunca bölgede yaymaya çalışıyor!
ABD tarzı Haçlı cihadı mı?
Yukarıda aktarılanlar mübalağa sayılabilir. Ancak saha gerçekliği öyle değil. Bizzat ABD Başkanı D. Trump, Şubat başında (2026) gerçekleşen başkentteki geleneksel yıllık Milli Dua Kahvaltısı (National Prayer Breakfast) sırasında din-iman eksenli konuşmasında şunları söyledi:
“Belki Tanrı nezdinde ideal bir insan değilim. Lakin hayatımda yaptığım iyi şeylerden ötürü cennete girmeyi de hak ediyorum. Oysa önde gelen başkanlar ve siyasetçiler ‘Tanrı’ adını anmaktan kaçınmaktalar. Bu eğilimi reddediyor ve diyorum ki: İnsanlık için ortaya çıkan kutsal haklar hükümetlerin değil, her şeye kadir Tanrının eseridir. Hayat ve özgürlük gibi temel beşeri haklar da Tanrının lütfudur.”
Hatırlatalım: Yılda bir kez gerçekleşen bu ayine çok sayıda siyasetçi, başkan ve din adamı katılarak dini-ahlaki söylemlerde bulunmaktadırlar.
İmam ne yaparsa cemaat daha aşırısına kaçar misali, haçlı ruhunu sürekli vurgulayan konuşmalar yapmaktan geri kalmayan Pete Brian Hegseth (1980) Donald Trump’ın ikinci kabinesinde ABD Savaş Bakanı olarak atandı. Princeton Üniversitesi’ndeki lisans günlerinden bu yana muhafazakâr ve Cumhuriyetçi siyasette aktif olarak yer alan Hegseth Amerikan Fox News TV sunucusu, yazar ve Milli Kara Muhafızları Komutanı olarak ün yaptı.
Hegseth bahsi geçen ayinde şunları söyledi: “Amerika, bir Hıristiyan devleti olarak kuruldu. Özünde de böyle kalacak. Dolayısıyla ordu da bir Hıristiyan ruhuyla hareket etmektedir. Çünkü bu fikir ve hissiyat her askerin DNA’sında (deyim yerindeyse doğasında-FB) var. Biz hükümet sorumluları olarak bunu titizlikle muhafaza ediyoruz. 250 yıldan bu yana en kutsal vazifemiz Tanrının yüceltilmesidir.”
Burada ara verip bir noktayı hatırlatmak isteriz: Amerikan ordusunda görev yapan Müslüman, laik ve ateistlerin oranı yerine göre %2 ile 24 arasında değişebilmektedir.
Savaş Bakanı Pete Brian Hegseth’in sözleriyle devam edelim:
“İsa Mesih’in görevi hakikat ile yalan arasında ayrım yapmaktı. Keza ilahi işler ile dünya işleri, nur ile karanlık, hayır ile şer işleri de bu ayrıma dâhildir. Başkanımız Trump’ın dediği gibi, yeryüzündeki insanları razı etmek üzere davet edilmedik; tam tersine ilahi buyruklara uyup manevi-ruhani savaşı sürdürmek için buradayız.
Vatan uğruna kendini feda etmek tek bir şeyden kaynaklanır: Derin iman! Yani Tanrıya olan sürekli muhabbetimiz ve O’nun bize vaat ettiği ebedi bir hayat! İncil’e olan bağlılığımız da bunun bir parçasıdır. Asker birliği, vatanı ve yaradanı için canını ortaya koyar ki karşılığında ebedi hayat kazanabilsin ve Amerikan ruhunu koruyabilsin.
Sadece yalın kılıçları değil, aynı zamanda Hakk’ın manevi kılıcını kullanmayı da sürdürmeliyiz. Bizler yalnız özgürlük uğruna vuruşanlar değil, aynı zamanda göğsümüz ve beynimizdeki imanın da savaşçılarıyız. Esasen başlangıcından beri de böyleydik.”
Amerikan savaş gemileriyle askerlerinin Ortadoğu, Akdeniz ve Hürmüz boğazına yığınak yaptığı şu günlerde Savaş Bakanının kolundaki dövmede Latince Deus Vult (Tanrının İradesi) ibaresi yazıyor. Kolundaki Arapça dövmede ise “Kâfir” kelimesi geçiyor. Anlaşılan o ki Papalığın Haçlılar döneminde Müslümanları kâfir ilan edişini anımsatmaya çalışıyor.
Lafta “İslamcı radikalizm” ile mücadele ettiğini söyleyenlerin fiiliyatta Müslüman ülkelere yönelik Haçlı zihniyetiyle hareket edenler oldukları çok açık. Bu ibare ortaçağdaki Haçlı Seferleri sırasında da kullanılıyordu. Nitekim oğul George Bush 16 Eylül 2001’de Crusade (Haçlı Seferi) şiarını dillendirmekten çekinmiyordu.
Colani gerçekten ılımlı Sünni İslam temsilcisi mi?
Şam diyarı, yüzyıllardan beri genelde resmi İslam’ın Ortodoks ocağı olagelmiştir. Osmanlı devrinde aşırı selefi ve politik İslamcılar ile gelenekçi dindar kesimler arasındaki mücadele sürüp gitmiştir. 1800’lerin sonu ve 1900’lerin ilk çeyreğinde bile Şam’daki din bilginleri ile tasavvufçular Suudi çıkışlı Vahabilik hareketine karşı durmuşlardır.
Buradaki soru şudur: Ahmed Şara (cihatçı kod adlı Colani), hangi çizgidedir?
Örneklendirelim. 6 Şubat 2026’da Suriye’nin başkenti Şam’da açılan Uluslararası Kitap Fuarının açılışında bir konuşma yapan Colani şunları söylüyordu: “İnsanoğlu sürekli olarak hakikat ve marifet arayışında olagelmiştir. Dünyanın sırlarını ve hazinelerini keşfedebilmek için fazlaca marifet edinerek bilincini geliştirmiş, bilinci arttıkça da ilim (dini bilimlere) ihtiyacı fazlalaşmıştır. Bu ilim kaynağı hiç kurumaz ve asla insanın susuzluğunu gideremez. Onun peşine düştükçe ihtiyacı da artıp durur.”
Suriye Kültür Bakanı Muhammed Yasin Salih ise 1954 yılından bugüne devam eden geleneksel Şam Fuarındaki “köklü değişimi” kendince şöyle tanımlıyor: “Şimdiki fuar, kurtuluştan (Esat rejiminden) sonraki ilk açılıştır. Kültürel açıdan büyük bir tarihi dönemece tekabül eder. Çünkü ilk defa fuar alanında Beşar Esat posterleri asılmamıştır ve sergilenen kitaplara sansür konulmamıştır. Yine ilk kez emniyet güçleri burada kontrol maksadıyla dolaşmamıştır.”
Kültür Bakanının “tarihi dönemeç” diye nitelediği köklü değişime davet edilen yazar ve benzer şahsiyetlerin kahir ekseriyeti İslamcıydı. Abdulkerim Bakkar, Yasin Alluş, Abdulrahman Elhac, Emced Nur (Sudan’da film yapımcısı), Ürdünlü Eymen el Attum, Filistinli Edhem Şarqawi… Şeref misafiri ise Suudi Arabistan’ın Kültür Bakanı Prens Bedr bin Abdullah bin Ferhan ile Katarlı mevkidaşı Şeyh Abdulrahman Bin Hamad Bin Casim Bin Hamad El Sani bunlar arasındaydı.
Bahsi geçen bu isimler, her yerde görülebilen normal protokol olarak algılanabilir. Ancak fuarın ilan, reklam ve tanıtım işlerine bakan ekibin militanlardan oluşması; savaş meydanında cihat varmışçasına (video görüntüleri, posterler, afiş türünden malzemeler üzerinden, kalem yerine silahlı gösteriler) sunum yapmalarını bir kenara bıraksak bile gerçekler ortada yerde durmaktadır.
Colani rejiminin politik İslamcı ve cihatçı yüzünü gösteren dört önemli kanıttan söz edebiliriz:
1-Günümüzdeki Selefi ve cihatçı akımların fikir babası sayılan ve bağnaz Sünnici bakış açısıyla mezhepçilik yaparak Nusayriler, Dürziler ve Şiiler hakkında “imha edilmesi gereken kâfirler” fetvasını veren İbn Teymiye’nin kitapları için fuar alanında özel bir stant kurulmuştu.
2-Arap ülkelerinden 100 kadar selefi yayınevi fuara katılmıştı.
3-Etkinliklerde iki slogan başat idi. “Tarihi Yeniden Yazıyoruz!” “Tarihi Yeniden Okuyoruz!”
4-Amerikan’ın Irak işgaliyle birlikte ortaya çıkan El Kaide yetiştirmesi Ürdünlü Ebu Musaab Zerkavi’ye ait “Rafızilerden Bahsetme Zamanı Geldi mi?” başlıklı kitabı fuarda sergilenmeye başladı.
Esas gürültü de bundan koptu. Malum ABD askerlerine karşı koyma sürecinde palayla kelle koparan, insanları ateşlerde yakan Zerkavi, “Rafızi” diye aşağıladığı Şiilere yönelik büyük katliamlara imza atmıştı. Bu davranışı sonucunda yaşanan Sünni/Şii vuruşması ise Amerikan yönetiminin işine geliyordu. Bu yüzdendir ki birkaç kez Zerkavi’yi vurma fırsatı doğmuşken Amerikan operasyon timleri, talimat üzerine vazgeçmişlerdi.
Konuya gelirsek… Zerkavi’nin sesli anlatımları ve aldığı notlardan derlenen kitabının fuarda satışa çıkarılması Irak istihbaratının da dikkatini çekmişti. Konu rapor edilince Irak hükümeti hemen devreye girerek kitabın fuardan kaldırılması ve bir daha gösterilmemesi hususunda Şara ile görüşüp anlaştı. Bu siyasi-diplomatik skandal böylece kapatıldı.
Tekrar soralım: Mezhepçi zihniyetle cihat fetvaları veren İbn Teymiye ile El Kaide eğitimli Ebu Musaab Zerkavi’nin kitaplarını fuarda sergileyen, 100 kadar selefi yayınevini davet ederek kitaplarının satılmasını sağlayan Suriye rejimi için ılımlı İslam denilebilir mi?
Trump ile Suriye Özel Temsilcisi T. Barrack, İbn Teymiye ve Zerkavi konusunda belki cahil olabilirler. Sonuçta görülmektedir ki Haçlı tarzı cihatçı zihniyet ile Şam tarzı Sünni cihatçı zihniyet Ortadoğu’yu yeniden tasarlayabilmek için ele ele vermişlerdir.
Buyurun pratikteki örneklerine…
Lübnan’da jandarmalık görevi
Suriye geçici hükümeti İçişleri Bakanlığının 1 Şubat’taki açıklaması ilgililerin dikkatinden kaçmadı: “Başkent Şam’ın Mezza bölgesindeki kışlaya ve askeri havaalanına roket atan terörist bir hücre çökertilmiştir!” Hizbullah örgütü ise söz konusu olaydan ötürü kendisine yönelik itham ve suçlamaları kesinlikle reddetti.
Bakanlık bu işin arkasındaki örgütün Lübnan’daki Şii Hizbullah olduğunu duyururken, Lübnanlı Hizbullah karşıtları derhal harekete geçtiler. Mesela Milletvekili Eşref Rifi şöyle diyordu: “Töhmet altındaki örgüt Yeşilay kurumu veya sıradan bir kuruluş değil, nihayetinde Suriye’deki iç savaş sırasında binlerce çocuk ile masum insanın ölümüne sebep olan savaşçı bir gruptur. Son eyleme ilişkin elimde yüzde yüzlük bir delil bulunmuyor. Ancak delile ne hacet, zaten adı geçen örgüt eskiden beri sabıkalıdır.”
HTŞ ve taraftarı cihatçılar da bu vesileyle geçmişte kullanageldikleri mezhepçi sloganları yeniden gündeme getirdiler. Bunlardan biri de şöyleydi: “Cinlenip cinnet geçirmiş İran, biz Sünnilere hükmetmek istiyor!” Şii kesime ve Hizbullah’a yakın duran El Ahbar gazetesi, Şam’daki iktidar çevresinden sızan bir kulis bilgisini yayımladı. Geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Ocak ayı sonlarındaki kapalı bir oturumda HTŞ komutanlarına şöyle seslenmişti: “Artık Hizbullah ile hesaplaşmanın zamanı geldi. Çünkü iç savaş sırasında Esad’ın yanında bizlere ne yaptıklarını asla unutmadık!”
Bu bilginin sızması, Suriye’deki iktidar ile emrindeki cihatçıların Lübnan’da tasfiye edilmesi planlanan Hizbullah’a yönelik operasyona bir şekilde dâhil edileceklerine ve yardımcı olacaklarına dair iddiaları doğrular niteliktedir. Nitekim Şubat başından itibaren Lübnan sınırının Suriye tarafında HTŞ bağlantılı Çeçen, Özbek, Uygur ve benzeri cihatçı gruplar ağır ve hafif silahlarla mevzilenmeye başladılar. İHA gibi hava araçları da sürekli keşif uçuşları yapmaktalar.
Gerek El Ahbar gerekse tarafsız gözlemciler, Lübnan Hizbullah’ına yönelik muhtemelen eşzamanlı iç ve dış operasyonların ABD-İsrail ikilisinin planının bir parçası olduğunu ve Ahmed Şara’nın da burada kendine verilen rolü oynayacağını ileri sürüyorlar. Nitekim Colani’nin bu hizmetine karşılık Akdeniz sahilinde faaliyet gösteren Chevron şirketi ile doğalgaz-petrol anlaşması imzalandı ve Amerikan yönetimi kesenin ağzını açmış oldu.
Söz keseden açılmışken Şara’nın serbest piyasacı anlayışının ne anlama geldiğine de bakalım.
Hükümetteki Şara biraderler ve yeni cihatçı oligarklar
The Cradle arabic sitesinde konumuza ilişkin bir değerlendirme bulunuyor. İngilizce başlığı (Syrian President Ahmed al-Sharaa’s brother gets senior role in government). Arapçası “Gölge Ekonomi: Şara ailesi hükümetini nasıl yönetiyor?” (اقتصاد الظل: كيف تحكم عائلة الشرع قبضتها على سوريا ) şeklinde çevrilebilir.
Özet bilgi verelim: Şara, kendi iktidarı bünyesinde “Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine bağlı ekonomiden sorumlu birimler (heyetler) ağını bir kararnameyle resmileştirmişti. Heyetler ağı şu alanları kapsıyor: İhracat, ithalat, gümrük, kalkınma, sivil havacılık vs. Bazıları daha önce ilgili bakanlıklara (ulaştırma, maliye, ekonomi, ticaret gibi) bağlıyken, şimdi doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlandı.
The Cradle arabic sitesine konuşan Suriyeli uzmanlara göre durum şöyle: Görünüşte yukarıda anılan bakanlıklar hâlâ mevcuttur; ancak biçimseldir. Esas idareci yani söz ve karar sahipleri Şara’ya direkt bağlı olan “derin ekonomik devletin” memurlarıdır. Bu gölge devlet aygıtı, bizzat Şara tarafından atanan kardeşleri ile sürpriz bir şahsiyet tarafından yönetilmektedir.
Sürpriz şahsiyet sahneye çıkan kişi Ebu Meryem el Avustrali lakabıyla bilinen İbrahim Sukriye isimli bu zat, Avustralya doğumlu olup Lübnanlı bir baba ile Avustralyalı bir annenin çocuğudur. Kendisi 2013 yılında Suriye’deki cihatçılara katılmıştır. Kardeşlerinden Ahmed ise Şam’daki ilk intihar eylemcisi olarak bilinir. Diğer kardeşi Omar, 2016’da Avustralya mahkemesince El Nusra Cephesi üyesi olmaktan 4,5 yıl hapse mahkûm edilmiştir.
İbrahim Sukriye, sosyal medyada İbrahim Mesud veya İbrahim bin Mesud kod adıyla yazıp çizmekte ve kendisini araştırmacı-yorumcu olarak sunmaktadır. Bazı site ve bloglarda “Kriket oyununa ve dönere tutkun bir işadamı” diye tanıtılmaktadır. Geçmişteki güvenlik raporlarına bakıldığında ise HTŞ bünyesinde askeri rütbeyle çalıştığı ve siyasi hiyerarşinin önemli bir kademesinde yer aldığı görülecektir. 2020 yılında örgütün bölge sorumlusu olmuş, iki yıl sonra “Genel İzleme/Takip Komitesi üyeliğine alınmıştır.
Esat hükümetinin devrilmesinin ardından Sukriye, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda merkezi bir rol üstlenmiş ve eski rejim zamanında palazlanan büyük sermayedarların mallarına el koyma görevi için oluşturulan “gizli komisyonun” başkanlığına getirilmiştir.
Pek bilinmeyen istihbarat bilgilerini yayınlayan Intelligence Online isimli gazeteye göre; Şara’ya bağlı bu komisyon Esad devrindeki para babalarını her zaman cezalandırmıyor; pazarlık sonucu mallarına el koyup kendisini salıverebiliyor. Bir çeşit “FETÖ borsasının” Suriye türeviyle karşı karşıyayız.
Fransız raporlarına bakılırsa Sukriye, İdlib’deki HTŞ hükümetinin ekonomisine nezaret etmekle yükümlüydü. Şu anda ise Sham Cash (Şam Nakit) adlı dijital bir işletmeyi yönetmektedir.
Seçkin ve imtiyazlı bir zümreyi temsil edenler, fiiliyatta kanun önünde hesap vermedikleri için uzmanlar ve halk tarafından “Anayasa üstü devlet kurumu/aygıtı” şeklinde tanımlanmaktadır. Bunlardan Şara’nın iki biraderi Hazım ile Mahir Cumhurbaşkanlığı bünyesindeki iktisadi ve güvenlik makamlarının üstünde yer almaktadır. Mahir Şara, ekonomi-politikanın mimarı sıfatıyla bütün idari ve iktisadi kararları veren kişi odur.
“Paralel ekonomi” mekanizmasının farklı kademelerinde yer alan Şara’nın akrabalarından bazıları şöyle sıralanabilir: Uveys Şara ve iki damadı Ahmed Darrubi ile Mahir Mervan. Bunlardan biri olan Cemal Şara da başlangıçta önemliydi ama kayıt dışı işlerinden ötürü bizzat Cumhurbaşkanı tarafından bürosu kapatılıp kendisi görevden azledilmişti.
Dikkat edilirse, tipik bir akraba ve taallukat devleti olmanın ötesinde yolsuzluk ve vurgunculuğu da içeren bir rejimle karşı karşıyayız. Görülmektedir ki biri Haçlı, diğeri pragmatik yeminli cihatçı Trump ile Colani, bölgeye beraber hükmedip bildiklerini okumaya devam etmeyi tasarlamaktalar.
Şimdi dönüp soralım: Onca fikrini, zikrini, amelini (icraatını), zihniyetini ve davranışını sergilediğimiz Colani’yi nasıl bilirsiniz ey millet?
Ortadoğu’da ve Dünyamızdaki cinnet halinin yaygın olduğu bu ortamda, gidişata şaşırmıyoruz. Ancak Osmanlı döneminden kalma bir mezar taşına yazıldığı üzere “Gün akşamlûdur Sultanım” özdeyişini de unutmuyoruz; “Karanlıkların sonu aydınlıktır!” özdeyişini de…



