M. Ender. Öndeş
‘Beyin kanaması’ denildiğinde, kafaya ciddi bir darbe almamışsanız eğer, ilk akla gelen sebeplerden biri yüksek tansiyondur. Tıp konusunda özel bilgimiz olduğundan değil ama eşten dosttan duyduğumuz kadarıyla böyledir. Kan, atardamar duvarlarına yüklendikçe çığırından çıkıyor her şey sanırım. Ya da tersi oluyor, düşme ve dengesizlik… Her durumda beyin en hassas organ olarak darbeleniyor.
Hani öyle kilolu ve çok sigara tüketen, kötü yaşayan insanlar vardır, tıknefes denir, iki adım atsalar soluk soluğa kalırlar filan, tanıyanlar bilir öyle değildi Hüseyin Hoca. Yapısı gereği fiziksel yükü fazla değildi. Bütün metabolizmasını bilemem tabii ama dış görünüm olarak tanıdım tanıyalı öyle dal gibi bir adamdı. Ama her şey fiziksel yükle ilgili değil işte. Başka ve daha ağır yükleri vardır hayatın.
Bazen gazeteye gelenler bizi ‘ciddiyetsiz’ bulurlar; yüzümüze söylemeseler de ‘koca hareket bir gazete kurmuş çalışanlarının şu gevşekliğine bak’ filan diye düşünürler belki. Ama ah, gerçek öyle değildir. Biz bir yandan çalışırken, diğer yandan her gün gülecek bir şey bulmasak zor katlanırız gördüklerimize; kafa gider yani ve toparlayamayız sonra, dağılır her şey.
10 Ekim’de Ankara berhava olur, herkesin içi yanar, tamam, herkes bir sevdiğini yitirir ama biz en ‘iyi’ fotoğrafı seçmek için pür dikkat oluruz, Roboski’de katırlardan sarkan çocuk ayakları ciğerimizi yakar ama biz fotoğraflarda piksel ve netlik hesabı da yaparız. İşimiz budur.
Gün olur, sabah gazeteye geliriz, o martı gibi güzelim gazete binası simsiyah bir enkaz halindedir ve Ersin Yıldız yoktur artık. Onun yokluğunu atarız içimize, bilgisayar matbaa peşine düşeriz yarınki gazete için.
Bazen umutlanırız, iyi bir şeyler olacak galiba diye, kursağımızda bırakırlar. Nagihan’la fotoğrafımız vardır mesela. Sonra Metin Altıok’un dediği gibi olur: “Beni hoyrat bir makasla…” Sonra bir başkası eksilir o fotoğraftan, sonra bir başkası, sıra bize gelene kadar yük yük üstüne biner.



