BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Halep

Halep

Namık Kemal DİNÇ

Halep, Kürdün hafızasında müstesna bir yere yerleşti şimdiden. Hem de öfke dolu, sitem dolu.

Kürtlere çocuk muamelesi yapmak Türk egemenlik sisteminin vazettiği bir akıl yürütme hali. Okul kitaplarından TV dizilerine intikal eden “şişirilmiş” tarih okumalarından mülhem abartı ruh halleri anlaşılmakta. Lakin, Kürtler eski Kürtler değil.

AK Partili Kürtlerin bile tahammül sınırlarını zorlayan mütehakkim, üstenci, zorba, riyakâr, süfli dil; sanmayın ki Kürtler nezdinde öfke ve tepkiden gayri bir karşılık bulsun.

Belki de pozitif bir karşılık bulmasını hiç istemiyor da o sebeple bilinçli olarak kullanıyorlar bu dili. Olasılık dahilinde. Zira dünyanın bildiğini Kürtlerden neden saklasınlar ki?

Türkiye’de gayri ahlaki bir bataklık çukuru olan medyanın, kurum yetkililerinin ve Meclis’te bulunan iktidar milletvekillerinin zafer nidaları akıllarını başlarından almışken görmedikleri şeyler var.

Öylesine sarhoş olmuşlar ki, “merd-i kıpti” gibi “şecaat arz ederken sirkatin söylemekten” kendilerini alamıyorlar. Ekranları tapulamış mütekaid “rambolar”, operasyon üssünün bile Türkiye’dekilerin prototipi olduğunu ve o kurmay akıl tarafından yönetildiğini övünçle anlatıyorlar.

Saldırının beyin takımının ve merkez üssünün Türkiye olduğunu ikrar ve ifşa eden bu ifadeler; Halep’teki saldırıda ve Suriye devletinin HTŞ üzerinden yeniden dizayn edilmesinde Türkiye’nin etki gücünü ortaya koyuyor.

Kürtler söz konusu olduğunda kaba devlet gücünü-şiddetini azami derecede kullanmaktan geri durmayan akıl, Halep’teki saldırganlıkla çok önemli bir eşiğin aşılmasına, belki de bir perdenin yırtılmasına sebep oldu.

Bu perde, mimarlarının yüz yılı aşkın bir zamandır maharetli bir şekilde gizlemeye çalıştığı, örtbas etmeyi kısmen başardığı, ancak yakın zaman önce Kobanê’de, Sur ve Cizre’de çıplak bir şekilde faş olan, anti-Kürt aklın dışa vurmasından başka bir şey değil.

Hülasa, Halep operasyonu ardından yerküredeki Kürtlerin hissiyatı şudur; kadim topraklarında Kürtlerin hak, hukuk ve statü sahibi olmasını istemeyen, bunu engellemek için her türlü fenalığı yapmayı kendine görev belleyen başaktör Türkiye’dir.

Dünyada ve Kürdistan’ın dört bir yanında Kürtlerin haletiruhiyesi budur. Belki de çöken Irak ve Suriye devletleri bu gerçeği ortaya çıkarmıştır.

Kürdün bulunduğu bütün noktalarda düzenlenen gösterilerde, Şam yönetimi ve Suriye’deki çete gruplarıyla birlikte Türkiye’nin protesto edilmesinin başka bir nedeni olabilir mi?

Kürtlerin Türkiye devletine dair güven duygusu Halep’in yıkıntıları altında kaldı. Bu saatten sonra Türk-Kürt kardeşliği üzerinden söylenecek sözlerin kıymet-i harbiyesinin tartışılmayacağını kim söyleyebilir?

Halep’te Kürtleri sadece cephede zalimane kuşatmadılar, cephe gerisinde uydurulan bin bir türlü yalan, yafta ve itham belki de hepsinden daha çok yaraladı.

İsrail’le iş birliğini, kuruluşundan bu yana en üst düzeyde sürdürenlerin, Paris’te Suriye’nin topraklarını İsrail’in hükmüne bırakan anlaşmalara riayet edenlerin, nahak bir şekilde Kürtleri siyonizmin iş birlikçisi gibi sunması “yavuz hırsız” misali suçunu gizlemeye çalışmaktan gayri ne olabilir ki?

Her gün emperyalizmin sofrasında oturup anti-emperyalizm nutukları çekmek ne yaman bir çelişki değil mi? Ama bu, yeni bir durum değil.

1918-1923 arasında İngiliz ve Fransız emperyalistlerine kurşun sıkan Kürtler de bugünün tarih kitaplarında, emperyalizmin iş birlikçisi gibi gösterilmeye devam etmiyor mu?

Emperyalizme karşı “Milli Mücadele” verdim diyenler, o dönemde İngilizlere karşı bir tek kurşun sıkmışlar mı acaba? Hangi tarih kitabı yazar? Hiçbiri. Zira bir tek İngiliz askerinin kılı bile zarar görmemiştir.

Ama aynı tarih kitapları, Cenubi Kürdistan’da Şeyh Mahmut Berzenci öncülüğünde İngilizlere karşı mukavemet başlatılan savaşı ve öldürülen onlarca İngiliz askerini de, gücü yetmeyen İngiliz ordusunun Kraliyet Hava Kuvvetleri vasıtasıyla Kürt yerleşimlerini bombaladığını da yazmaz.

Peki, Suriye’de Fransızlara ilk kurşunu sıkan Hannan Ağa’nın 104 yıl önceki çığlığını yazar mı tarih kitapları? TBMM kütüphanesinde 104 yıldır cevap bekleyen talepleri karşılık bulmuş mudur sizce?

104 yıl önce “Bizi Fransızlara sattınız. Bu nasıl kardeşliktir” diye haykıran Okçuizzettunlu Aşireti’nin lideri Hannan Ağa’nın Mart 1922’de Ankara’ya geldiğini bilir misiniz?

TBMM kütüphanesinde kayıtlı “Kürd-Dağlıların Mutalebâtı” başlıklı broşür Ankara’da Yenigün Matbaası’nda basılmıştır. Peki neden Ankara’ya gelmiştir heyet?

Ben size söyleyeyim. 20 Ekim 1921’de Fransızlarla gizlice imzalanan Ankara İtilafnamesi yani anlaşmasından haberdar olmuşlar da ondan. Duyar duymaz da soluğu Ankara’da almışlardır.

Çünkü, Misak-ı Milli’nin hilafına Kürtlerin yaşadığı toprakların bir kısmı Fransız mandasına bırakılmıştır. Türkiye’nin ilk kez ve resmen Fransız mandasını tanıdığı bu anlaşmayla Kürdistan iki devlet arasında paylaşılmıştır da ondan.

Buna sebep “bizi sattınız” diye haykırmaktadır Hannan Ağa. Bu sesleri yalan üzerine bina edilen tarih kitaplarında duyurmamakla hakikatin gizleneceğini mi sanıyorsunuz?

Okçuizzettunlu Aşiretine dair binlerce evrakın bulunduğu Osmanlı arşivinde Kürd Dağı’nın yani bugünkü Afrin’in ismiyle müsemma Kürt diyarı olduğu bilindiği halde Kürtsüzleştirilmeye çalışılmasına ne ad vermek lazım?

Bugün Suriye’nin bütünlüğünden bahsedenlerin Kürtlerin bir özne olarak Kuzey Doğu Suriye’de bulunmasından rahatsız olduklarını dünya âlem bilmiyor mu?

“Suriye’nin bütünlüğü” laflarını edenlerin derdinin; Kürtlerin anadilde eğitim hakkını ilkokuldan üniversiteye kadar icra ettiklerini, kendilerine ait bir idare oluşturduklarını, Kürtçenin kamu dahil her alanda kullanıldığını ve rahatsızlığın tam da buna dönük olduğunu bilmeyecek kadar “çocuk” mu Kürtler?

“Tek devlet tek ordu” sloganına Kürtlerin itirazı yok. Demokratik bir Suriye’de mevcut kazanımlarının güvence altına alınması talebi var. Şam’daki Şara yönetimi bu güvenceyi verdi, anayasayla bunları garanti altına aldı da bizim mi haberimiz yok?

Bir yılı aşkın süredir Türkiye’de silahlar susmuş ve bir “süreç” yürüyor ama iktidarından muhalefetine anadilde eğitim hakkını tanıdığını açıklayan oldu mu? Kürtçe hala bölücü bir unsur olarak görülüyor. Halk iradesi gasp edilmiş, kayyımlar mahkeme kararlarına rağmen işbaşında.

Yüzyıl önce Orta Doğu inşa edilirken Kürtlerin esamisinin okunmadığı bir anti-Kürt nizam kuruldu. Emperyalist dünyadan aldıkları icazetle Türkiye, İran, Irak ve Suriye bu nizamı sürdürebilmek için hep ittifak içinde oldu. Sadabat Paktından Bağdat Paktına, Cento’ya işler böyle yürüdü.

Gelinen noktada Irak ve Suriye devletleri çökmüş, İran ise çöküşün konuşulduğu bir kaos aralığında. Türkiye devleti tek başına bu devletlerin yarattığı boşluğu doldurmak için canhıraş çalışmaya devam ediyor. Bunu tek başına yaptığı içinde Kürtlerin gözüne daha çok batıyor.

Buna sebep “iç cepheyi tahkim edelim”, “kardeşliğimizi perçinleyelim” diyor ama Kürtlerin somut hakları gündeme geldiğinde tıpkı 1919’daki gibi belirsiz bir tarihe erteliyor: “Şimdi zamanı değil, bu kasırgayı atlatalım sonra bakarız, sözümüze güvenin”…

2025’in Ekim-Aralık ayları arasında Cumhurbaşkanı bir dizi kararname ve kanun imzaladı ve Resmî Gazetede yayınlandı. Öz itibarıyla muhtevası şuydu: Bundan gayri Türk devletlerinden gelen ve Türk ırkı ve kültüründen olan kişiler oturma izni almaksızın Türkiye’de istedikleri gibi ticaret yapabilecek, herhangi bir işte çalışabilecek ve mesleklerini icra edebilecekler.

Buna karşı çıkmak elbette ki mümkün değil, ne de güzel. Ama eş zamanlı olarak Kürtlerin yaşadığı sınır bölgelerini kalın beton duvarlarla örerseniz, kardeşiz sözü havada kalır, inandırıcı olmaz.

Cumhur İttifakının merkezindeki devlet aklının, değişen jeopolitik tablodan hareketle, “cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin” sağladığı avantajlardan da yararlanarak ülkenin istikametini Yeni-İttihatçı bir yöne doğru kırdığına şüphe yok.

Kendi mahdud sınırlarında kalmayı evla gören Kemalistlerin bile cihadist geçmişe sahip Şam yönetimine alkış tutması, yeni çizginin toplumsal tabanını azımsanmayacak düzeyde genişletme potansiyelini göstermekte. Zira Turancılık da İttihatçılık da Kemalizme mündemiçtir.

Yeni İttihatçı bir doğrultuda ABD ve Trump rüzgarını da arkasına almak isteyen iktidar, Kürt meselesinde onlarla da muarızlar yaşıyor. Batının anti-Kürt nizamın sürdürülmesine eskisi gibi onayı yok. Zira, hem bunun izahı artık mümkün değil hem de Kürtlerle kurulan ilişkiler var.

Ama masada ne alacakları, bölgedeki stratejik çıkarlarının garanti alınması ve İsrail’in güvenliğinin sağlanması hepsinden önce geliyor.

İktidar, Kürt meselesindeki inkârcı tutumunu gevşeteceğini söylüyor ama Kürtlerin eşit vatandaşlar olarak eşit haklara sahip olmasına razı değil. Böyle olunca da pazarlık masasındaki elini güçlendirmek adına Suriye’deki vekil güçlerini Kürtlerin üzerine yönlendiriyor.

1990’larda “terör sorunu bitmeden demokratikleşme olmaz” diyenler, 2025’te PKK kendisini feshettiğinden beri “silahlar tamamen teslim edilmeden adımlar atılmaz” diyor. Bugünde “SDG kendini dağıtmadan demokratikleşme olmaz” diyerek, intikaları uzatma derdinde.

Demokratikleşme adına kafalarının ardında neler var, bilen yok. Sadece kendilerine ayan olan o bilginin Kürtlerin beklentilerine cevap olabileceğine inanç her geçen gün eriyor.

Devletlû zevatın müzakere, rıza değil de sürekli tehdit diliyle konuştuklarına bakılırsa eski ulus-devlet paradigmasından ciddi bir kopuş yaşamadıkları söylenebilir.

Bu anlamda, yeni paradigmanın mimarlarından olduğu söylenen Devlet Bahçeli’nin son grup toplantısında söylediği şu sözler, Kürtler nezdinde ne kadar inandırıcı olacaktır?

“Türk’ün kanı Kürt’e, Kürt’ün kanı da Türk’e haramdır. Çünkü biz kardeşiz, biz kader ve keder ortağıyız”.

Yeni İttihatçı devlet aklının Orta Asya “Türk”üyle kader ortaklığı kurarken, kadim topraklarında aynı coğrafyayı paylaşan Kürtlere hep kederi reva görmesi kabul edilebilir mi?

Benzer Haberler

“Uyuşturucu” soruşturması: 18 kişi adliyede |

Çağla Boz ve Melis Sabah dahil 5 isme daha gözaltı

DEM Parti ve CHP’den 20 bin tepkisi |

En düşük emekli aylığına ilişkin düzenleme kabul edildi

Kritik görüşme: Güler, Barrack’ı kabul etti |

Barrack: Şam ve DSG'nin entegrasyona geri dönmesi için çalışıyoruz

“Süreç karşıtları, Halep’teki saldırıdan memnun oldu” |

Oluç: Süreç devam ediyor ama kimi pürüzler yaşanıyor

Fidan’a “tehdit dili” tepkisi |

Bakırhan: Bırakalım Şara ile SDG’li yöneticiler müzakere etsin