Doğan Durgun
Birinci çözüm süreci Rojava’ya gömülmüştü. İkinci süreç de Rojava’ya gömülmek isteniyor. İlkinden farklı olarak sadece ‘Süreci buzdolabına kaldırdık’ söylemi söylenmedi henüz. İktidar bir yandan Suriye’de HTŞ iktidarına her türlü desteği verip, SDG’yi bilindik terörist tanımlaması ile kriminalize ederken, öbür yandan ‘Türkün kanı Kürde, Kürdün kanı Türke haramdır’ gibi hamaset söylemlerine devam edip, süreç sürüyor diyorlar. Suriye’de Kürtleri düşmanlaştırıp, içerideki Kürtlerle nasıl barış olacak? Bunun mantığı yok. Üstelik hem iktidar, hem muhalefet ve hatta sol basının bir kısmı, haberleri HTŞ’nin basın organı gibi vermesi, HTŞ’ye Suriye Ordusu, SDG’ye terörist deyip, Suriye Ordusu Halep’te terör operasyonu yapıyor demesi, çözümsüzlüğün yeniden satın alındığını gösteriyor. Yani medya ‘savaş medyası’ rolüne angaje olmakta hiç zorlanmıyor. Bu girdaptan çıkış hâlâ mümkün. Adem-i merkeziyetçi bir Suriye sadece Kürtlere bir gelecek sunmaz. Aksine çok kültürlü Suriye’de bütün halkların kendisini güven içinde hissetmesine neden olur.
Halep’te hesap neydi?
Şam ile SDG arasında 10 Mart’ta imzalanan mutabakat metni, Suriye’nin geleceği için bir yol haritası çiziyordu. 1 Nisan 2025 tarihinde, HTŞ ile SDG arasında yapılan antlaşma ise Halep için sorun çözücüydü. Bu antlaşmaya göre SDG, Halep’te Kürtlerin yaşadığı Şeyh Maksud ve Eşrefiye Mahallelerinden çıkacak, geriye asayiş için küçük bir birim oluşturulacak ve onlar bu mahallelerde kalacak, HTŞ yönetimi de bunu garanti edecekti. Geçtiğimiz hafta Şam yönetimi ve İsrail Paris’te görüşüp, bir güvenlik antlaşması imzaladılar. Antlaşmanın yapıldığı gün Türkiye Dışişleri Başkanı Hakan Fidan’ın da Paris’te olduğunu belirtmekte fayda var. Antlaşmadan bir gün sonra, HTŞ Halep’teki Kürt mahallelerine karşı saldırıya geçerek, imzaladığı antlaşmayı çiğnemiş oldu. Paris’te İsrail’e Suriye’nin güneyi verilmiş, karşılığında Türkiye ve İsrail’in onayıyla Halep’teki Kürt mahallelere HTŞ’nin saldırması için izin verilmişti. Şam yönetimi ve İsrail görüşürken, SDG de Şam’da 10 Mart mutabakatı üzerine görüşmeler yapıyordu. Bu görüşmeler, HTŞ tarafından bir anda sabote edildi. Görüşmeyi sabote eden de Dışişleri Bakanı denilen Hasan eş-Şeybani’den başkası değildi. Colani ortalıkta yoktu, ipler Türkiye’nin eğittiği Şeybani’ye teslim edilmişti. Türkiye’nin Suriye Hükümeti isterse yardıma gideriz sözlerini de denkleme sokunca, Halep’e saldırı, Türkiye’nin teşviki ile yapılmış demek için kahin olmaya gerek yok. Türkiye bir süredir ısrarla, SDG 10 Mart protokolüne uysun derken, öbür yandan görüşmelerin olumlu ilerlemesinin önüne barikat koyuyor. Ve SDG 10 Mart Protokolüne uymayan suçlu oluyor. SDG’ye zor gösterip, Kürtleri minimalist taleplerle masaya oturturuz yaklaşımı çözümün ruhuna aykırı. Bu yaklaşım, Türkiye içindeki süreci de sekteye uğratıyor. Daha doğrusu bir süredir, süreç ile ilgili haber diyeceğimiz bir gelişme yok.



