BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Halkların kardeşliği dönemi bitti mi?

Halkların kardeşliği dönemi bitti mi?

Alişan AKPINAR

Ocak 2026’da Suriye’de yaşananların Kürt halkı üzerinde derin bir sarsıntı yarattığını kabul etmek gerekir. Bir yanda Kürdistan’ın dört bir yanındaki ve diasporadaki Kürtler, Rojava için kenetlenip güçlü bir irade sergilerken; diğer yanda Türk ve Arap kamuoyunun bu süreçteki tavrı büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. Öyle ki, Kürt halkının bir kesimi artık “halkların kardeşliği” ilkesini duymaya dahi tahammül edemiyor; bir diğer kesimin ise bu söyleme olan inancı ciddi şekilde sarsılmış durumda. Oysa Orta Doğu’daki Kürt hareketlerinin önemli bir bölümü, yıllardır demokratik toplum, birlikte yaşam ve kadın özgürlüğü vizyonuna ek olarak “halkların kardeşliği” söyleminin savunucusuydu.

Bu duygusal ve siyasi kırılmanın nedenini anlamak güç değil. Kürtlerin önemli bir bölümü haklı olarak şu soruları soruyor: Yıllardır kardeşliği ve birlikte yaşamı savunuyoruz da ne oluyor? Ortada gerçekten bir kardeşlik hukuku mu var?

Kürtler Suriye’de katliam tehdidiyle yüz yüzeyken sadece yalnız bırakılmakla kalmadı; Türk ve Arap kamuoyunun geniş bir kesimi, Kürtleri hedef alan HTŞ gibi yapıları desteklemekten geri durmadı. Türkiye’de kendisini laik, seküler ya da Atatürkçü olarak tanımlayan bazı kesimler dahi, mesele Kürtler olunca cihatçı ve selefi bir örgütü savunmakta beis görmedi. Kobani’de bebekler soğuktan ölürken yardım kampanyası düzenlemek bir yana, Kürtlerin kendi imkanlarıyla topladığı yardımlar engellendi. Katledilen kadınların saçları “ganimet” olarak sergilendi. Bu barbarlığa karşı başlatılan “saç örme” eylemine katılanlar gözaltına alınıp tutuklandı. Ana dilde eğitim gibi en temel hakları bile reva görmeyenler, temel haklar şöyle dursun Kürtlerin varlığına dahi tahammül edemiyorlar.

Böylesi bir tablo karşısında, “Bu nasıl kardeşlik?” diye soran Kürtlere kim haksız diyebilir?

Öte yandan, halkların kardeşliği söyleminin “ölümünü” ilan edenlerin, Orta Doğu’nun geleceği açısından büyük bir riski göz ardı ettiklerini belirtmek gerekir. Küresel ve bölgesel güçlerin iş birliğiyle Orta Doğu’da insani krizleri hiçe sayan bir dönüşüm yaşanıyor. Canavarlar çağında toplumlara sunulan reçete ise belli: Gücü gücü yetene… Bu vahşi senaryo karşısında toplumların kendilerini korumak adına öz güçlerine dayalı meşru savunma hatlarını oluşturması kaçınılmaz. Ancak devletlerin devasa orduları karşısında devletsiz toplumların kapasitesinin sınırları da Orta Doğu’da her gün kanlı bir biçimde test ediliyor. “Halkların kardeşliği dönemi bitti” demek, devletsiz halklara “Her koyun kendi bacağından asılsın” demekten farksızdır. Bu söylem, tehdit altındaki halklar arasındaki dayanışmayı önemsizleştirirken; katliam riskini bertaraf etmek için devletlerarası sistemin aktörleriyle kurulacak diplomatik ilişkileri de dar bir alana hapsediyor.

Açıkçası halkların kardeşliği ilkesinin şu dönemde devletsiz toplumlar açısından hala güncelliğini koruduğunu söylemek yanlış olmaz. Dahası, ya yok olmak ya da canavarlaşmak ikileminin dayatıldığı Orta Doğu coğrafyasında bu ilkeye sıkı sıkıya sarılmanın kaçınılmaz olduğu da öne sürülebilir. Örneğin halihazırda DSG’nin içinde hala Kürtlerin dışında farklı halklardan pek çok savaşçı bulunuyor. DSG Basın Sözcüsü Ferhad Şami yaptığı açıklamada, DSG’nin verdiği 12 bin şehidin 5 bin 821’inin Arap savaşçılar olduğunu söyledi. Rojava’da hala farklı halklar birlikte yaşıyor. Söz gelimi Haseke nüfusunun önemli bir bölümü Kürtlerin yanı sıra Araplardan oluşuyor. Bu durum sadece Suriye ile de sınırlı değil; Irak ve İran’daki birçok yerleşim biriminde Kürtler, Türkmenler, Araplar ve Azeriler birlikte yaşıyorlar. Türkiye’de ise durum daha da karmaşık; pek çok Kürt artık büyük şehirlerde yaşıyor, Türk-Kürt evliliklerinin sayısı küçümsenmeyecek kadar çok. Durum buyken halkların kardeşliği dönemi bitti demek nasıl mümkün olabilir?

Diğer taraftan şu soru hala yakıcılığını koruyor: Nasıl bir halkların kardeşliği ilkesinden bahsediyoruz? Bu ilkeyi boş bir slogan olmaktan çıkarmak için ne yapmalıyız?

Halkların kardeşliği ilkesi, her şeyden önce Orta Doğu’nun katliam riski altındaki, temel hakları ulus devletler tarafından tanınmayan devletsiz halk ve toplulukların (Kürtler, Aleviler, Dürziler, Êzidîler, Süryaniler vb.) bir çağrısıdır. Bu çağrı; tekçi, asimilasyoncu ulus-devlet anlayışının terk edilmesi ve tüm kolektif hakların anayasal güvence altına alınması talebidir. Bu ilkenin hayata geçmesi ise ancak “devletli” halkların bu çağrıyı sahiplenmesi ve kendi devletlerinin emperyal emellerine karşı güçlü bir barış mücadelesi inşa etmesiyle mümkündür. Bu noktada barış mücadelesi ile demokrasi mücadelesinin iç içe geçmesi kaçınılmazdır. Demokrasi mücadelesinin temel taşlarından biri ise şu soruda gizlidir: Demokrat olduğunu söyleyen Türkler, Araplar ve Farslar; ulus-devletin kendilerine sağladığı imtiyazlı konumlarından vazgeçip devletsiz halk ve toplulukların kendileriyle eşit haklara sahip olmasını kabul edecekler mi? Dahası bunun için mücadele edecekler mi?

Halkların kardeşliği söylemini şiddetle reddeden Kürtlerin bir bölümünün “milliyetçi” bir çizgi izledikleri görülebilir. Bilindiği kadarıyla bu çizgiye sahip olanların örgütlenmesinin ve halk savunmasında rol almasının önünde büyük engeller yoktur. Sosyal medya mecralarında yoğunlaşan “Kürdün Kürtten başka dostu yoktur” söyleminin ise samimiyeti ve gerçeklikle bağının ne denli kurulduğu tartışmalıdır. Bölgede yaşayan insanların karşı karşıya oldukları risklerle ilgili sorumluluk almamak, can pazarındaki insanlara akıl vermeye çalışmak ya da rasyonel olmayan idealist talepleri dayatmak ahlaki olarak sorunlu bir durumu işaret etmektedir.

Önümüzdeki dönem Orta Doğu’nun geleceğinin nasıl şekilleneceğine karar vereceğimiz bir dönem olacak. Yüz yıl önce yaşanan katliam ve soykırımlar, bugün yapılabilecekler için önemli bir uyarıdır. Bugün, ya bölgesel ve küresel emperyal devletlerin çıkarları doğrultusunda inşa edecekleri ve insani krizleri umursamayacakları bir Orta Doğu’nun kuruluşunu seyredeceğiz, ya da eşitliğe, kardeşliğe ve birlikte yaşama sahip çıkacağız.

Eşitliğe dayalı olmayan bir halkların kardeşliği söyleminin boş bir slogandan öteye geçemeyeceği; dahası alt-kültürcü ve uzun süreye yayılmış asimilasyonu teklif ettiği unutulmamalıdır -ki Türk-İslamcı nizamın Kürtlere çözüm adı altındaki teklifi de budur. Bu anlayış, tekçi ulus-devlet paradigmasından vazgeçmeyi değil sadece onu farklı bir formda sürdürmeyi amaçlamaktadır. Dolayısı ile devletsiz halklar kırk katır mı, kırk satır mı kabilinden katliam mı, statüsüz alt-kültür olmak mı, seçenekleriyle karşı karşıya bırakılmaktadır.

Devletsiz halkların bugün yapabilecekleri ise sınırlıdır: Katliam riskine karşı birlik olmak, öz savunmalarını güçlendirmek ve gerçekten demokrasiye inanan devletli halklara, eşitlik hedefinden vazgeçmeden halkların kardeşliği çağrısını yapmak.

*Bu yazı Ö. Ali Çiçek’in katkılarıyla hazırlanmıştır.

Benzer Haberler

KYK yurdunda hayatını kaybetmişti l

Zeren Ertaş'ın ailesine tehdit

İHD birçok kentte açıklama yaptı |

"Hatice Onaran serbest bırakılsın"

Anadil deklarasyonu açıklandı |

Kürtçeye statü, anadilde eğitim

Boğaziçi’nde Erdoğan ablukası |

Girişler yasaklandı, öğrenciler yurttan çıkarıldı, eğitim online

Alişan Akpınar yazdı |

Halkların kardeşliği dönemi bitti mi?

“Süreç yasal zemine oturmalıdır” |

Hatimoğulları: Şimdi icraat ve fiili adım zamanı

Erdoğan’dan CHP’ye Akın Gürlek tepkisi:

Bu gidişi durdurmaya gücünüz yetmez Özgür

Gürlek ve Meclis Komisyonu açıklaması |

Doğan: Toplumun beklentisi hukuk ve adalet