Hamit EKİNCİ
ABD’nin, Venezuela’nın görevdeki devlet başkanı Nicolás Maduro’yu egemen bir devletin başkentinden saatler içinde alarak ABD topraklarına götürmesi ve bir kriminal sanık gibi yargı sürecine tâbi kılması, Amerikan dış politikasında bir süredir tartışılan realist dönüşümün askerî ve teknolojik güçle tahkim edildiğinin açık bir göstergesidir.
ABD’ye ait hava unsurlarının binlerce kilometre ötede, dost olmayan bir ülkenin başkentinde yer alan yüksek güvenlikli bir komplekse doğrudan erişim sağlayarak bir devlet başkanını fiilen egemenlik alanı dışına çıkarması, yalnızca taktik bir operasyon değil; aynı zamanda alternatif güvenlik ve finansal düzen arayışlarına karşı sergilenen stratejik bir güç gösterisidir.
Dünyanın bilinen en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi olan Venezuela’nın bu biçimde oyun dışına itilmesi, bir yandan Chavismo’nun sembolik çöküşünü tescillerken, diğer yandan ABD’nin küresel egemenliğini tesis etmek adına coğrafi, hukuki ve normatif sınırları tanımayacağını ilan etmektedir. Bu müdahale, Orta Doğu’da siyaset üreten tüm devlet ve yarı-devlet aktörler açısından, romantik varsayımlar yerine somut güç dengelerini merkeze alan yeni bir stratejik okumanın zorunluluğuna işaret etmektedir.
Liberal Değerlerin ve ABD Hegemonyasının Gerilemesi
Sovyetler Birliği’nin de jure çöküşünün ardından uluslararası sistem kısa sürede tek kutuplu bir yapıya evrilmiş; ABD’nin temsil ettiği liberal-demokratik değerler, fiilen küresel normlar hâline gelmiştir. Bu değerler yalnızca ideolojik bir çerçeve sunmakla kalmamış, aynı zamanda uzun bir süre boyunca uluslararası meşruiyetin temel ölçütü olarak işlev görmüştür. ABD’nin dünyanın farklı bölgelerinde gerçekleştirdiği askerî ve siyasi müdahaleler de büyük ölçüde bu söylem üzerinden gerekçelendirilmiştir.
Washington’un öncülüğünü ve koruyuculuğunu üstlendiği bu liberal dünya düzeni, devlet ve devlet dışı aktörlere “teröre karşı savaş” başlığı altında liberalizasyon ve sisteme entegrasyon çağrısı yapmış; bu çağrıya uyum gösteren aktörler siyasi ve ekonomik olarak ödüllendirilirken, uyum sağlamayanlar ise çeşitli yöntemlerle bertaraf edilmiş ya da en azından sistem dışına itilerek etkisizleştirilmiştir. Bu süreçte ABD, “özgür dünyanın koruyucusu” ve liberal uluslararası düzenin dış güvenlik sağlayıcısı rolünü pekiştirerek 21. yüzyılın başına ulaşmıştır.
Ancak ABD’de Donald Trump’ın temsil ettiği siyasi çizginin 2016 başkanlık seçimlerini kazanmasıyla birlikte bu söylem belirgin bir kırılma yaşamıştır. Liberal-demokratik değerlerin ve “özgür dünyanın liderliği” iddiasının Amerikan siyasetindeki merkezi konumu zayıflamış; bunun yerine, 19. yüzyıl emperyalizmini andıran daha açık, daha çıplak bir güç siyaseti dili öne çıkmıştır. Bu dönüşüm, küresel liberal düzenin normatif ve kurumsal düzeyde ciddi bir gerileme yaşadığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmiştir.
Bu gelişmeler, tek kutuplu bir dünya düzeninin sürdürülebilir olmadığı ve ABD’nin küresel hegemon konumunda bir gerileme yaşadığı algısını beslemiştir. Özellikle Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişi, Rusya’nın art arda gelen askerî müdahaleleri ve ABD’nin görece daha içe dönük, kendi sorunlarına odaklanan bir görüntü sergilemesi; orta güçlerin manevra alanlarının genişlediği ve bu aktörlerin ana hegemonik güçlerden bağımsız, hatta zaman zaman onların aleyhine politikalar geliştirebildiği yönündeki yorumların yaygınlaşmasına yol açmıştır.
Alternatif Dünya Düzeni Arayışları ve İttifaklar
Bu perspektif, kimi zaman ABD dolarının rezerv para statüsünün tartışmaya açılmasına, kimi zaman da BRICS benzeri oluşumların ya da Çin merkezli çeşitli karşılıklı bağlantı (interconnectivity) projelerinin, mevcut küresel düzen için rakipsiz ve kaçınılmaz alternatifler olarak sunulmasına neden olmuştur. Bu yanılgı, bazı orta güçlerin askerî ve ekonomik bakımdan emperyalist aşamaya ulaştığı yönündeki başka bir hatalı değerlendirmeyi de beslemiştir. Gelişen teknoloji ve küresel tedarik zincirlerinin etkisiyle devletlerin silah sanayisinde elde ettiği sınırlı özerklik, ABD’den fiilen bağımsızmış gibi ele alınmış ve bu durum analitik bir yanılsamaya yol açmıştır.
Bu değerlendirmeler, ABD’nin askerî üstünlüğünün sahada somut sonuçlar üretmediği yönündeki yorumlarla da beslenmiştir. Özellikle ABD’nin Irak Savaşı’ndan beklediği siyasal dönüşümü elde edemediğine dair analizler, Suriye’de Beşar Esad rejiminin uzun süre ayakta kalabilmesi ve dünyanın farklı bölgelerinde açık biçimde anti-Amerikan ya da anti-Batı olarak tanımlanabilecek rejimlerin iktidara gelmesi, Amerikan emperyalizminin derin bir “polikriz” içerisine girdiği ve kısa ya da orta vadede çökeceği yönünde hatalı bir algının yerleşmesine yol açmıştır. Bu algının güçlenmesinde yalnızca ABD hegemonyasının geriletilmesinde çıkar sahibi olan devletlerin kendi akademik ve siyasal ağları değil; aynı zamanda “anti-emperyalist” tahayyülün taşıyıcısı olan, büyük ölçüde tarihsel determinizmin etkisi altındaki sol ve Marksist kökenli bir entelijansiyanın da belirleyici bir payı olmuştur. Bu yanlış okuma ve buna bağlı ideolojik açıdan iyimser varsayımlar alternatif siyasetlerin potansiyelini de ciddi anlamda daraltmaktadır.
Amerikan Müdahaleciliğinin Dönüşü ve Küresel Hegemonya
Bu çevreler açısından, özellikle 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısının, kalıcı bir askerî-siyasal kırılma yaratacağı ve bu kırılma etrafında Orta Doğu’yu anti-Amerikan bir eksende yeniden kenetleyeceği yönünde ciddi beklentiler oluşmuştur. Ancak saldırı sonrasında Amerikan müdahaleciliğinin kısa surede aldığı boyut, bu beklentilerin ne denli sorunlu varsayımlara dayandığını kısa sürede ortaya koymuştur. Nitekim uzun yıllar “yenilmez” olarak sunulan Hizbullah birkaç gün içerisinde büyük ölçüde devre dışı bırakılmış, Hamas askeri ve örgütsel olarak pasifize edilmiş, İran ağır bir stratejik darbe almış; Soğuk Savaş döneminin kalıntılarından biri olarak varlığını sürdüren Esad rejimi, yaklaşık on gün gibi kısa bir süre içinde direnme imkânı dahi bulamadan tarihe karışmıştır. Son olarak Venezuela’da Nicolás Maduro’nun adeta şok bir operasyonla ülke dışına çıkarılarak New York’a götürülmesi, bu zincirin en çarpıcı ve sembolik halkası olmuştur.
Venezuela, petrol piyasaları açısından taşıdığı stratejik önem kadar, uzun yıllar boyunca anti-Amerikan siyasetin de başlıca dayanaklarından biri olmuştur. Neopopülist politikaların zayıflattığı ekonomi, ülkeyi kırılgan hâle getirmiş olsa da Caracas yönetimi, Washington karşıtı blok açısından hem sembolik hem işlevsel bir rol üstlenmiştir. Amerikan tarafının iddialarına göre Venezuela, yalnızca bölgesel bir aktör değil; aynı zamanda küresel uyuşturucu ticaretinde ve yaptırımları delmeye yönelik finansal ağlarda önemli bir kavşak noktasıdır. Bu ağlardan İran ve ona bağlı yapıların da dolaylı biçimde faydalandığı öne sürülmektedir.
Amerikan devletinin resmi ve yarı-resmi söylemi açısından bakıldığında, uyuşturucu meselesi operasyonun gerekçeleri arasında en az önemde bir unsur olarak konumlandırılmaktadır. Washington, Venezuela çevresinde şekillenen kapalı ve denetimsiz ekonomik ağın, uzun süredir yaptırım altındaki devletler ile yolsuzlukla suçlanan siyasi elitler için güvenli bir alan işlevi gördüğünü ileri sürmektedir. Bu durum, Amerikan karar alıcıları tarafından yalnızca ikili ilişkiler bağlamında değil, mevcut yaptırım rejimlerinin caydırıcılığı ve inandırıcılığı açısından da yapısal bir sorun olarak değerlendirilmektedir. Amerikan istihbarat birimlerinin değerlendirmeleri de Venezuela’nın, küresel sistemle sorun yaşayan aktörler için fiilî bir arka kapı hâline geldiği yönündedir. Bu açıdan bakıldığında, söz konusu operasyonu yalnızca bölgesel güvenlik kaygıları ya da taktik bir kontrol ihtiyacı üzerinden açıklamak, ortaya çıkan güç ilişkilerini eksik değerlendirmek anlamına gelmektedir. Müdahale, daha geniş bir çerçevede ele alındığında, ABD’nin küresel liderliğini ve doğrudan müdahale kapasitesini hâlen güçlü biçimde muhafaza ettiğini uluslararası sisteme göstermeyi hedefleyen stratejik bir hamle olarak okunmalıdır.
Alternatif İttifakların Sessizliği
Bu bağlamda, petrol ihtiyacı bilinen Çin’in, ABD’yi dengelemeye çalıştığı sıklıkla dile getirilen Rusya’nın ve diğer irili ufaklı orta güçlerin bu müdahaleye karşı neden anlamlı bir savunma üretemediği sorusu merkezi bir önem kazanmaktadır. Operasyonun, iddia edildiği üzere yüksek teknolojiye dayalı bir siber saldırı ve ileri istihbarat kapasitesinin kusursuz koordinasyonundan ziyade, doğrudan Maduro’nun ikna edilmesi yoluyla gerçekleştirilmiş olması dahi mümkündür. Ancak böyle bir senaryo bile, müdahalenin sembolik ve askerî etkisini azaltmamakta; aksine ABD’nin caydırıcılık kapasitesinin ne ölçüde içselleştirildiğini göstermektedir.
Alternatif bir dünya düzeni iddiasıyla hareket eden aktörlerin, Venezuela gibi stratejik öneme sahip bir ülkenin kısa süre içerisinde ve kayda değer bir direnç sergileyemeden oyun dışına itilmesine etkili bir karşılık verememesi, çok kutuplu dünya düzenine ilişkin varsayımların sahadaki güç dengeleriyle örtüşmediğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Ekonomik büyüklük, diplomatik söylem ya da alternatif finansal ağlar, ABD’nin doğrudan güç kullanımını dengeleyecek bir caydırıcılığa dönüşmemiştir. Bu bağlamda Venezuela örneği, BRICS benzeri yapıların yalnızca ekonomik koordinasyon platformları olarak anlamlı olabileceğini; ancak jeopolitik düzeyde düzen kurucu ya da dengeleyici bir alternatif üretme kapasitesinin sanıldığından çok daha sınırlı olduğunu göstermektedir.
Bununla birlikte operasyon, ulus-devlet egemenliğinin sağladığı korumanın büyük ölçüde aşındığını ortaya koymuştur. Geçmişte belirli bir güvenlik ve dokunulmazlık alanı sağlayan ulus-devlet çerçevesi ile Westphalia düzeninin temel ilkeleri, günümüzde fiilî olarak işlevsizleştiği bir sürece girmiş görünmektedir. Egemenlik, diplomatik tanınmışlık ya da uluslararası hukuk normları, büyük güçlerin müdahaleleri karşısında artık sınırlı bir koruma sunabilmektedir. ABD, istediği aktöre neredeyse hiçbir süre tanımadan, hukuki meşruiyet tartışmalarını ikincil plana iterek doğrudan müdahalede bulunabilmektedir. Diğer taraftan, orta güçlerin stratejik otonomi kapsamında yürüttükleri faaliyetlerde de, ABD’nin izin verdiği ve kendi çıkarlarıyla çelişmediği ölçüde uluslararası hukuktan sapmaların mümkün hâle geldiği görülmektedir. Bu durum, uluslararası düzenin normatif çerçevesi ile fiilî işleyişi arasındaki mesafenin ne denli açıldığını açık biçimde göstermektedir. Bu yöntemin ahlaki ya da hukuki sonuçları elbette tartışmaya açıktır; ancak mevcut konjonktürde esas mesele, bu gerçekliği reddetmek değil, onu doğru okumak ve siyasal pozisyonları bu güç ilişkileri zemininde yeniden düşünmektir.
ABD ise bu süreçte, geçmişteki doğrudan askerî müdahalelerinin yerini alan dolaylı bir konumlanma benimseyerek, yerel kırılmalar üzerinden kendisine arabulucu ve barış yapıcı bir rol atfetmektedir. Bu strateji, ABD’nin krizlerin faili olmaktan ziyade çözüme müdahil olan “kurtarıcı” bir pozisyon elde etmesini mümkün kılmaktadır. Nitekim günümüzde dünyada işlenen pek çok mezalim, en azından görünürde, ABD doğrudan dâhil olduğu için değil, aksine müdahil olmadığı için gerçekleşmektedir.
Sonuç ve Alınması Gereken Dersler
Avrupa solunun uzun yıllar boyunca savunabildiği liberal değerler seti, esasen ABD’nin Rusya’ya ve onun nüfuz alanlarına karşı sağladığı güvenlik şemsiyesi altında mümkün olabilmiştir. Ancak ABD’nin bu liberal çerçeveyi fiilen terk ettiği ve açık bir güç siyasetine yöneldiği mevcut tabloda, aynı siyasal dili ve refleksleri sürdürmek ciddi bir stratejik körlüğe yol açmaktadır. Bu durum, Ortadoğu’daki siyasi aktörlerin de uluslararası bağlamda kendisini yeniden konumlandırmasını, söylem ve stratejilerini yeni güç gerçekliğiyle uyumlu biçimde yeniden kalibre etmesini zorunlu kılmaktadır. Aksi takdirde, uzun erimli bir siyaset üretmek ya da etkin bir siyasal aktör olarak varlık göstermek giderek daha zor hâle gelecektir.
Maduro operasyonu, çok kutuplu dünya düzenine ilişkin uzun süredir dolaşımda olan varsayımların, sahadaki güç ilişkileri karşısında ne denli kırılgan olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur. ABD hegemonyasının gerilediği yönündeki yaygın kanaat, normatif beklentiler ve temennilerle beslenmiş; ancak askeri, finansal ve enerji temelli güç projeksiyonunun bütünlüklü biçimde değerlendirilmemesi bu okumanın temel zaafını oluşturmuştur. Venezuela örneği, ABD’nin yalnızca küresel sistemin bir parçası değil, gerektiğinde kurallarını askıya alabilen fiilî hakemi olmaya devam ettiğini göstermektedir.
Bu müdahale, aynı zamanda ulus-devlet egemenliğinin ve Westphalia düzeninin sağladığı korumanın fiilen aşındığı bir döneme girildiğini teyit etmiştir. Devlet olmanın, diplomatik tanınmışlığın ya da uluslararası hukuk normlarının, büyük güç müdahalesi karşısında mutlak bir güvence sunmadığı bir uluslararası ortamda, güç siyasetinin belirleyiciliği daha da görünür hâle gelmiştir. Bu gerçeklik, ahlaki ya da hukuki tartışmaların ötesinde, mevcut düzenin nasıl işlediğine dair soğukkanlı bir tespiti zorunlu kılmaktadır.
Özellikle Orta Doğu’daki aktörler açısından bu tablo, romantik ya da ideolojik beklentilerle hareket etmenin giderek daha maliyetli hâle geldiğini göstermektedir. Siyasal varlığın sürdürülebilirliği normatif söylemlerden ziyade somut güç dengeleri, yerel meşruiyet ve uzun vadeli stratejik akılla mümkündür. ABD’nin küresel güç gösterisinin bu denli çıplaklaştığı bir dönemde, meseleyi bir hayal kırıklığı olarak değil, uluslararası siyasetin güncel işleyiş biçimi olarak okumak gerekmektedir.
Maduro operasyonu, çok kutupluluk anlatısının erken ve eksik bir genelleme olduğunu; uluslararası sistemin hâlen sert güç, enerji ve finansal mimari üzerinden şekillendiğini göstermiştir. Bu tabloyu onaylamak zorunlu değildir, ancak onu doğru analiz etmek siyasal akıl açısından kaçınılmazdır. Bugün belirleyici olan, neyin meşru olduğu değil; hangi aktörlerin hangi araçlarla sonuç üretebildiğidir.



