BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Nihat Altan yazdı |

Rojava: Kürt Meselesinde Kaçırılan Tarihsel Fırsat

Nihat Altan yazdı |

Türkiye için tercih açıktır: Ya iç barışını kurarak yeni döneme hazırlanacak ya da kendi gerilimlerinin ağırlığı altında küresel fırtınaya yakalanacaktır. Soru şudur: Türkiye devleti bu fırtınadan kurtulabilmek için Kürtlerin uzattığı eli tutacak mıdır, yoksa tarihsel refleksleri ile hareket etmeye devam ederek, Kürtlerin alternatif pozisyonlar içerisine girmesine mi yol açacaktır?

Nihat ALTAN

Soğuk Savaş sonrasında oluşan tek merkezli düzen artık işlevini yitirmiş durumda. Yerine geçen çok kutupluluk, işbirliğine dayalı bir denge yaratmıyor; aksine geçici ittifakların ve sert güç mücadelesinin hâkim olduğu kırılgan bir alan oluşturuyor. ABD seçici angajmanlara yönelirken, Çin ekonomik ağırlığını siyasal nüfuza çevirmeye çalışıyor; Rusya ise askeri kapasitesiyle denklemi sürekli zorlayan bir unsur olarak kalıyor. Avrupa kendi güvenliği konusunda bağımlılık ile özerklik arasında sıkışıyor. Hukukun bağlayıcılığı azalırken, güç kullanımı ve caydırıcılık temel referans haline geliyor.

Uzun süredir hâkim olan “küreselleşme güçlenecek, ulus-devlet geri çekilecek” beklentisi bu süreçte çöktü. Salgınlar, savaşlar ve tedarik zinciri kırılmaları küresel sorunlar karşısında etkili ve meşru bir küresel yönetişim mekanizmasının bulunmadığını ortaya koydu. Ortaya çıkan boşluğu bir kez daha ulus-devlet dolduruyor; fakat bu dönüş daha kapsayıcı bir kamu düzeni değil, güvenlik merkezli, sınırları sertleştiren ve ekonomiyi jeopolitik bir araç olarak kullanan bir devlet anlayışı üretiyor. Piyasanın serbestliği değil, bağımlılıkların kontrolü öncelik kazanıyor.

Türkiye, ne küresel sistemin belirleyici aktörlerinden biri ne de tamamen edilgen bir çevre ülkesi olarak bu çok katmanlı sarsıntıların ortasında yer alıyor. Bu arada kalmışlık doğru yönetildiğinde hareket alanı yaratma şansı ve imkanına sahipken; yanlış yönetildiğinde sürekli baskı ve krizler üretmesi kaçınılmaz hale geliyor. Küresel ve bölgesel rekabetin sertleştiği bir dönemde bu durum dış müdahalelere açıklığı artırıyor. Bu yüzden iç bütünlük, dış politika kapasitesinin ön şartı haline geliyor.

Her ülke için geçerli olan güç kaybetmemenin, iç kırılganlıkların yönetilebilmesine bağlı olma gerçeği Türkiye için de geçerlidir. Bunun için uzun uzadıya geçmişe gitmeye gerek yok; günlük yaşamlarımız, ötekiyle kurduğumuz ya da kurmak istemediğimiz ilişki bunu apaçık gösteriyor.

Herkesin kabul edeceği üzere, Türkiye’nin iç kırılganlıklarının merkezinde Kürt meselesi bulunuyor. Fakat bu mesele ne sadece güvenlik tedbirleriyle ele alınabilecek bir sorun ne de dar anlamda kültürel haklarla çözülebilecek bir başlıktır. Zira geçmişi 100 yılı aşan tarihsel bir sorundan; devletin ısrarla inkar ettiği bir kimlikten ve toplumla kurduğu ilişki biçiminin ve ulusal kimlik tasarımının ürettiği tarihsel bir gerilimden söz ediyoruz.

Türk devlet aklı ve Kürt meselesi

Devletler yalnızca kurumlar toplamı değil, aynı zamanda hafıza, refleks ve alışkanlıklar bütünüdür. Bu nedenle “devlet aklı” denildiğinde, belli bir dönemin iktidar tercihlerinden çok daha fazlası; kuşaklar boyunca aktarılan bir zihniyet, bir sorun çözme tarzı ve çoğu zaman sorgulanmadan yeniden üretilen bir pratikten söz etmek gerekiyor. Türkiye’de Kürt meselesi bağlamında ortaya çıkan askerî-polisiye-yargısal müdahale refleksi de tam olarak bu süreklilik üzerinden okunmalıdır. Her tarihsel dönemde farklı gerekçeler, farklı söylemler ve farklı uluslararası koşullar öne sürülmüş olsa da, “sorunu çözme” adına başvurulan yöntemin büyük ölçüde aynı kalmasının nedeni budur!

Örnek olsun: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten günümüze uzanan çizgide, merkezin çevreye (özellikle Kürt coğrafyasına) yaklaşımında belirgin bir ortaklık göze çarpar: siyasal, toplumsal ve kültürel taleplerin güvenlik sorunu olarak tanımlanması ve bu tanımın doğal sonucu olarak askerî-polisiye ve yargısal araçların öncelik kazanması!

Peki, kısa vadede kontrol sağlamaya yarasa da, uzun vadede sorunu daha da karmaşık ve çözümsüz hale getirmeye yol açan askerî-polisiye ve yargısal refleks, neden her defasında yeniden üretilmektedir?

Bu durum, devletin tarihten ders almadığı yönünde yaygın bir cevap ile karşılanıyor. Ancak asıl soru belki de şudur: Devlet gerçekten ders mi almıyor, yoksa aynı dersi tekrar tekrar mı öğreniyor?

Bu soruyu yanıtlayabilmek için, tekil olaylara ya da güncel politikalara odaklanmak yeterli değildir. Cevap için son dönem Osmanlı’nın politikalarından erken Cumhuriyet’in sorun çözme pratiklerine, 1990’ların güvenlikçi paradigmasından günümüzde Rojava’ya yönelik müdahalelere uzanan tarihsel bir karşılaştırma hattı kurmak gerekir. Ve ancak bu süreklilik üzerinden bakıldığında, ısrarla ve ısrarla öne sürülen “askerî çözüm ısrarı” bir sapma değil, devlet aklının yapısal bir özelliği olarak görünür hale gelir.

Osmanlı: Merkez–Çevre İlişkisi ve Kontrol Mantığı

Osmanlı İmparatorluğu’nda Kürt bölgeleri uzun süre klasik anlamda bir “isyan alanı” değil, karşılıklı fayda ve müzakereyle yönetilen bir çevre niteliği taşıdı. Buradaki kritik nokta şuydu: Osmanlı için sorun etnisite değil, merkezin egemenliğinin kabul edilip edilmediğiydi.

Merkezi egemenlik kabul edildiği sürece bölgeler-beylikler, merkeze vergi ve asker sağladıkları sürece geniş bir özerklik alanına sahipti. Ancak 19. yüzyılda, özellikle Tanzimat’la birlikte, imparatorluk merkeziyetçi bir yeniden yapılanmaya girdi. Bu dönüşüm, modern devlet olma çabasının zorunlu bir sonucu olarak lanse edildi. Bu politikanın sonucu olarak, dışta Osmanlı’ya bağlı fakat içte otonom olan Kürt beylikleri bu yeni düzenin önünde bir “engel” olarak tanımlandı ve Kürt-Türk ilişkilerinde bir kırılma başladı. 1806 Babanzede ayaklanmasından başlayarak, özellikle de Bedirhan Bey (1841-47) ayaklanması bu kırılmanın tipik bir göstergesidir:

Burada sorun Babanzadeler ve Bedirhan’ın Kürt olması değil, kendi iç özerkliğini koruma istem ve talebiydi. Ve fakat bu talep, katı bir merkezi yönelim içerisine giren Osmanlı devleti tarafından kabul edilmeyerek, daha sonra tüm Kurdîstan ve Kürt beyliklerine uygulanacak olan şiddet refleksini öne çıkardı. Fakat müzakere ile değil, güç gösterisi ile çevreyi hizaya getirebileceğini sanmak, gecikmeli de olsa Osmanlı’nın dağılmasını engellemedi.

Erken Cumhuriyet: Güvenlik Devleti İnşası

Cumhuriyet, Osmanlı’dan yalnızca toprak değil, devlet reflekslerini de devraldı. Ancak bu kez durum daha keskin hale geldi. Çünkü yeni rejim, çok-etnili, çok dilli ve çok kültürlü bir imparatorluk değil; homojen bir ulus-devlet inşa etmeyi hedefliyordu.

Bunun sonucu olarak, 1919-21 Koçgirî, 1925 Şêx Seid, 1930 Ağrı ve 1937-38 Dersim, devletin anlatılarında “gerici kalkışmalar” ya da “merkezi otoriteye başkaldırı” olarak sunuldu. “Muhalif” (!) çevreler bu anlatıyı olduğu gibi kabul etti. (bkz dönemin tkp yayınlarına) devreye konan askeri-polisiye ve yargısal çözüm, yalnızca bir güvenlik politikası değil; “ulus inşasının zorunlu” tek aracı ve yöntemi haline getirilirken, inkar politikası yasal-anayasal çerçeveye kavuşturuldu. Hukuk askıya alındı, istisna rejimi kalıcılaştı.

Devlet burada şunu hesapladı: Kürt toplumunun talepleri bastırılırsa, sorun çözülmüş olur ve tekçi ulus inşası hızlı bir şekilde başarıya ulaşır. Ancak bastırılan sorun çözülmedi; sadece ötelendi ve toplumun hafızasına gömüldü.

1990’lar: “Askeri Başarının” Siyasal İflası

1990’lar, askeri-polisiye-yargısal refleksin en rafine, en sistematik biçimde uygulandığı dönemdir. Olağanüstü hâl, köy boşaltmaları, faili meçhuller ve sınır ötesi operasyonlar, devlete kısa vadede ciddi bir alan hâkimiyeti sağlar gibi gözüktü.

Ancak tam da bu noktada kritik bir kırılma yaşandı: Kürt meselesi toplumsallaşarak kırsal alanla sınırlı olmaktan çıkıp Kurdîstan’ın ve Türkiye’nin tüm kentlerine taşındı. Mesele, iç sorun olmaktan çıkarak, uluslararası bir boyut kazandı.

Ne var ki bu ders, devleti askeri-polisiye ve yargısal refleksi terk etmeye değil; daha sofistike ve daha yoğunluklu güvenlik politikalarına yöneltti. Dağlara ve köylere bombalar yağdırıldı, 3 bin köy boşaltıldı, 17 bin sivil insan Hizbullah (devamcısı Hüda-Par) ve JİTEM gibi paramiliter çeteler tarafından infaz edildi, 4 milyon insan yerinden edildi, şehirler (Sur, Cizre, Gever, Silopi, Silvan vd) yerle bir edildi, Sonuç: 50 yılda her iki taraftan 100 bini aşkın insan kaybı, resmi rakamlara göre 3 trilyon dolar ekonomik kayıp, toplumun çöküşü ve devlet vasfını yitirip çeteleşmiş Narko bir yapı kaldı.

Rojava: Geçmişin Güncel Tekrarı

Bugün Rojava’ya yönelik uygulanan politikalar, önceki tüm dönemlerin hem bir tekrarı ve hem de bir sentezi gibidir. Israr ve inatla bir halkın dili, kimliği ve kültürü inkar ediliyor; bu kimliği taşıyan milyonlarca insan yok sayılıyor ve burada yaşayan halkın en ufak bir kazanım elde etmemesi için askeri-ekonomik ve diplomatik tüm araçları devreye sokuluyor.

Türk devleti bunun için hem bölgede ve hem de uluslararası alanda verilmedik tek taviz bırakmıyor. Yeri geliyor, cihatçı guruplarla ittifak yapıyor, yeri geliyor bölgesel rekabet içinde olduğu ülkelerle işbirlikleri içerisine giriyor, yeri geliyor Türkiye’nin tüm ekonomik kaynaklarını uluslararası güçlere peşkeş çekiyor.

Peki, ne için?

“Kürt anasını görmesin” diye bir deyim var. Bu deyimin anlattığı şudur: Türk devlet yapısı, varlığının yegane güvencesini Kürtlerin herhangi bir hak ve kazanım elde etmemesi olarak görüyor. Kürt toplumunun kendi dili, kültürü ve kimliği ile var olması ve yaşamasını kendisi için varoluşsal bir tehdit olarak ele alıyor. Kürtlerin Kürt olarak yaşaması ve kazanım elde etmemesi için kendi devlet yapısını ortadan kaldırma pahasına bile 100 yıllık bu politikasından vazgeçmiyor.

Türk devletinin özellikle son 15 yıldır Rojava politikasına bu çerçevede bakmak gerekiyor. Burada mesele sınır güvenliği değildir. Çünkü Rojava hiçbir zaman ne sınırlarda ve ne de başka bir konuda Türkiye’ye tehdit olmadı. Türk devletinin tüm saldırılarına rağmen (Efrîn, Serêkanî, Girê Spî işgalleri) Rojava’dan Türkiye’ye bir saldırı olmadı. Fakat buna rağmen Türk devleti iç siyasette ve uluslararası diplomaside sürekli kaygı anlatısı pompalıyor.

Ancak Türkiye’nin asıl kaygısı, sınırları dışında da olsa, ortaya çıkan ve çıkacak olan bir Kürt siyasal modelinin içerideki Kürt meselesini yeniden tanımlama potansiyelidir. Daha açık ifade belirtmek gerekirse, Rojava’da ortaya çıkacak olan model ile Kürtler siyasal olarak varlık kazanabilir ve bu kazanım devletin 100 yıllık paradigmasını yerle bir edebilir kaygısıdır.

Bu ihtimal, devlet aklında kabul edilemez bir risk olarak algılanıyor. Bu nedenle askeri müdahale, gelecekteki olası sonuçları önlemeye dönük ön-alıcı bir strateji olarak görülüp devreye konuyor. Ancak geçmişte defalarca uygulanan bu strateji, sorunu ortadan kaldırmak bir yana, görüleceği üzere sorunun daha da büyümesine ve sınır aşan bir muhtevaya kavuşturmuştur.

Bu Döngü Nasıl Kırılabilir?

Kuruluşundan bu yana güvenlik, Türk devleti tarafından ağırlıklı olarak toprak bütünlüğü ve askeri tehdit üzerinden kavramsallaştırıldı. Oysa modern devletlerde güvenlik, siyasal istikrar, toplumsal rıza, idari ve siyasal yönetişimde eşit söz ve karar hakkı ve tüm bunların toplamı olarak demokratik entegrasyonla birlikte düşünülmektedir.

Ancak Türk devlet aklı, aradan 100 yıl geçmesine rağmen kuruluş kodları ile hareket etmeye ve bunun sonucu olarak Kürtlerin siyasal-kültürel ve dilsel taleplerini ısrarla “iç düşman” ve bunun “sınır dışı uzantıları” kategorisinde değerlendirmeye devam etmektedir. Bu kategorileştirme sonucu, Kürtlerin Kürt olarak elde ettiği ve edeceği her kazanım potansiyel bir tehdit olarak algılanmaya devam ediliyor. Lakin gelinen aşamada artık bu döngünün kırılması gerekiyor. Döngünün kırılması ise, sınırları içinde ve dışındaki Kürt siyasal aktörleri Kürt toplumunun meşru muhataplar olarak tanınmasından geçiyor. Bu tanıma, devlete zayıflık değil; sürdürülebilirlik kazandırır. Görmek ve sorunu çözmek isteyenler için Rojava bu döngünün kırılmasında bir fırsat olarak ortaya çıkıyor. Zira Rojava’nın önemi, yalnızca coğrafi ya da askeri değildir.

Laboratuvar Etkisi

Kürtler; Rojava’da klasik ulus-devlet modeline dayanmayan; yerel yönetim, çok-etnili yapı ve görece yatay bir siyasal örgütlenme denemesi sunuyor. Merkezi sınırlara dokunmadan ve bozmadan, özyönetimler aracılığıyla bölge halkının kendi yaşamı hakkında karar alabildiği, yasal-anayasal olarak güvenceye alınmış dil-kimlik ve kültürel haklar ve siyasal katılımın, devleti otomatik olarak zayıflatmadığını gösteren bir simülasyon ve deney alanı!

Bu deneme ile Rojava, Türkiye açısından bir tehditten çok, geleceğe dair bir simülasyon imkanıdır! Bu deneyin varlığı, Türkiye’deki Kürt meselesine dair korkuların ampirik olarak test edilmesini mümkün kılabilir.

Öte yandan Türkiye, Rojava’yı askeri yöntemlerle zayıflatmaya çalışmak yerine, ekonomik, diplomatik ve kültürel etkileşim yoluyla ortaklık yapma şansına sahiptir ve bu, devlet açısından uzun vadede çok daha rasyonel bir stratejidir. Çünkü karşılıklı etkileşim, Rojava’yı müzakereye açık bir aktör haline getirme imkanına sahipken, karşıtlıkta ısrar edilmesi ve askeri tehdit Rojava’yı Türkiye’ye karşı konumlandırır.

Ancak maalesef Türk devlet aklı rasyonel yolu değil, tarihsel refleksleri ile hareket etmekte ısrar ediyor. Türk devletinin organizasyonu ile HTŞ’nin Halep’te Kürt mahallelerine saldırtılması bu refleksin hem ürünü ve hem de sonucudur. Fakat bu yol yol değildir. 100 yıl önce İttihatçıların kendilerini ve güçlerini aşırı önemseyerek uyguladıkları politikanın sonucunu herkes biliyor; parçalanmış bir imparatorluktan arta kalan coğrafyada galiplerin lütfu ile kurulan bir “devlet” ve 100 yıldır bitmeyen sorunlar…

Son söz yerine:

Hem içeride Kürt meselesinin çözümü ve hem de sınırları dışındaki Kürtlerle eşit-demokratik bir ilişki ve etkileşim kurulması, Türkiye açısından bir iyi niyet gösterisi değil, tarihsel bir zorunluluktur. Devletin güçlenmesi, ekonominin dönüşmesi, demokrasinin kalıcılaşması ve Türkiye’nin sertleşen küresel düzende ayakta kalabilmesi buna bağlıdır. Şunu unutmamak gerekiyor: İç çatışmalarını çözemeyen ülkeler yeniçağın aktörleri olamaz. Türkiye için tercih açıktır: Ya iç barışını kurarak yeni döneme hazırlanacak ya da kendi gerilimlerinin ağırlığı altında küresel fırtınaya yakalanacaktır.

Soru şudur: Türkiye devleti bu fırtınadan kurtulabilmek için Kürtlerin uzattığı eli tutacak mıdır, yoksa tarihsel refleksleri ile hareket etmeye devam ederek, Kürtlerin alternatif pozisyonlar içerisine girmesine mi yol açacaktır?

Benzer Haberler

Yunanistan’dan Ege mesajı I

12 mil hedefine adım adım: İkinci bir deniz parkı geliyor

“Uyuşturucu” soruşturması |

Ümit Karan dahil 13 kişi tutuklandı

Bahis soruşturmasında karar l

153 kişinin cezaları açıklandı

“İmralı ziyareti gerçekleşecek” |

Temel, Öcalan’ın DSG için mesajını anlattı

DEM Parti PM:

Barış süreci sözle değil, geri dönülmez adımlarla ilerlemeli