Akın OLGUN
Rusya “Uluslararası yasalara aykırı ama tutarlı” dedi Maduro operasyonu için.
Çin kaygılarını sundu.
Türkiye suya sabuna dokunmadı, öznesiz bir küçük açıklama ile geçiştirdi.
Avrupa ortaya karışık cümleler kurdu.
Ve,
Latin Amerika’da ardı ardına iktidara gelmiş olan sağcı hükümetler, operasyonun moral gücünü sağladı.
İran’da esnafların başlattığı protestolar, genel memnuniyetsizlikle birleşerek tüm İran’a yayılmış durumda ve sönümlenecek gibi de gözükmüyor. Hatta çok sarsıcı sonuçları olabilir…
Bu tablo, ya Suriye’de tıkanan ve sonuç alma konusunda ayak direnen noktaları hızla çözüme doğru sürükleyecek ya da kimi çatışmaları büyüterek, bir anlaşmayı zorlayacak. Birincisi şiddetsiz bir geçiş ve entegrasyonu, ikincisi ise çatışmalı ve zora dayalı bir çözümü zorlayacaktır.
Venezuela’da, Maduro’ya dönük yapılan Amerikan operasyonu, Suriye için veriler sunuyor bize. Bakınız, Venezuela’ya bir açık işgal yöntemiyle değil, emperyal zoru en etkili şekilde gösteren ve neler yapabileceğinin işaretini veren bir iç operasyonla müdahale edildiğine tanıklık ettik. Tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşen bu operasyona gelen tepkiler de “uzlaşı”nın ne kadar derin olduğunun işaretlerini verdi hepimize.
Açık işgal yerine, ülkenin içine özel bir operasyon yapmak ve liderini alıp Amerika’ya götürmek, sadece emperyal cüreti göstermiyor, aynı zamanda tüm dünyaya açıkça meydan okuyor ki, bu cüretten çok daha fazlası demek. Sadece ülkeler açısından değil, o ülkeleri yöneten liderler açısından da bu böyle. Kimin hangi “suç” torbasına konulacağına Amerika’nın karar verdiği bir denklemde, liderlerin kendi koltuklarında rahat etmesi pek mümkün gözükmüyor. Daha kötüsü, seçilmiş olmak bir meşruiyet zemini de değil artık.
Öte yandan, görünen o ki açık işgal yerine tercih edilen “lokal” operasyonlar, tüm dünyada yükselen savaş karşıtlığının sokak etkisini minimuma çekiyor. Bu oldukça ciddi bir durum. Çünkü tüm dünyada sokağa yansıyan tepkiler, anti emperyalist motivasyonu ve ruhu besliyordu. En azından dünya kamuoyu üzerinde bir basınç uyguluyordu. Onlar bu yanıyla sadece tepki değil, dünyanın insanlıktan yana atan kalbiydi de aynı zamanda.
Konuya dönersek;
İsrail, birebir aynı olmasa da farklı bir yöntemle İran yöneticilerini hedef almış ve İran’ı felç etmek istemişti. “12 gün savaşı” bu anlamda hem bir denemenin hayata geçirilmesi hem de ABD için ön açıcı bir yol inşasıydı diyebiliriz. Öte yandan, İsrail’in Somaliland’i ilk tanıyan ülke olarak, Aden körfezi üzerinde ve bağlantılı tüm bölgenin stratejik kontrolünde üstünlük sağlama hamlesi de gözden kaçmamalı.
Yemen’de, BAE ve Suudi Arabistan arasındaki güç savaşını da buna ekleyebiliriz.
Bağlantılı olarak, Türkiye’nin Suriye üzerinde kurmak istediği hakimiyet stratejisi elbette anlaşılır ama güçlü bir oyuncu mu bu çok tartışmalı. Çünkü, yeni dünya sisteminde Türkiye’ye biçilen misyon ile kendi hedefleri arasında bir sıkışma ve uyuşmazlık var. Bu çelişkinin yarattığı krizi en iyi Suriye sahasında gözlemliyoruz. Suriye sürekli kaynayan bir tencereyse, bunda Türkiye’nin çelişkili ve sıkışık rolünün etkisi büyük denilebilinir.
Türkiye’nin, Kürtlerin uzattığı eli tutma konusundaki ikircikli tutumu, HTŞ ve Şara üzerinden hakimiyetini inşa ederek tüm sahanın oyuncusu olma isteği ve bu isteğine İsrail’in ördüğü duvar, büyük bir zorlanmayı beraberinde getiriyor.
Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) aldığı pozisyon ve önerdiği çözüm, bu yanıyla hem Türkiye hem de Suriye için en sağlıklı yolu işaret ediyor ama Türkiye’nin adem-i merkeziyetçi sisteme duyduğu ve ulus devlet anlayışına sığınarak oluşturduğu korkuları bir türlü dinmiyor.
Öcalan’ın, bölge için önerdiği “stratejik ortaklık” yaklaşımı, kimsenin kaybetmediği bir formül olarak doğmuştu oysa. Türkiye bu formülü başta kabul etmiş gibi gözükse de adım adım ulus devlet reflekslerine geri dönmeyi tercih etti ve edindiği avantajlı pozisyonunu dezavantajlı bir pozisyona çekti.
Kürtlerin Suriye sahasında, “stratejik ortaklık” temelinde kurmuş olduğu formülde, taktikler anlamında önemli değişimler geçirmesine neden olan en büyük etkenlerden biri budur. Diğerinin ise Türkiye’nin HTŞ’ci tutumu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
İktidarın, “Suriye’de istediğim çözüm olmazsa Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne dair adım atmam” yaklaşımına karşılık olarak, “Türkiye’de, Kürt sorunun çözümünde adım atılmadan Suriye’de çözüm hayata geçirilmez” tutumunun elbette sahaya bir yansıması olacaktı. (Dönem dönem yükselen tansiyonu, bunun bir belirtisi olarak görebiliriz.)
ABD’nin Venezuela operasyonu, enerji yollarının hızla inşa edilmesine dönük hamleler, İran’da yükselen ve gittikçe şiddeti artan tepkiler, Yemen, Ukrayna, Somaliland, Tayvan ve devamı gelecek çatışma alanları, Suriye’nin bir an önce çözüme kavuşturulmasını acil kılıyor ve bu yanıyla Türkiye bu maçı daha fazla uzatabilecek durumda gözükmüyor.
Sahanın gerçekliği, var olan tüm dengeleri bir anda değiştirebilecek dinamikler sunuyor. Türkiye’nin, Şara ve HTŞ üzerine kurduğu yatırımda değişikliğe gitmesi kaçınılmaz olabilir ve hatta Şara’nın bir geleceği olduğu da oldukça şüpheli.
DSG’nin ve kurucu irade olarak Kürt siyasetinin varlığının, Suriye sahası için güven telkin edici olduğu tartışmasız. Onları vazgeçilmez kılan asıl gücü, yapılarını “demokratik ulus” temelinde kurabilme becerilerinde aramak gerek. Sihir orada çünkü. Kürt siyasetinin DSG üzerinden inşa ettiği demokratik yönetim modelinin, bölgede bu kadar etkin bir güç haline gelmesi, gözden kaçamayacak kadar büyük. Bu da onları hep görünür kılıyor. Orta Doğu halkları için diktatörlük dışında bir yönetim vaat etmeyen tüm gerici tutumlara karşı da önemli bir kazanım bu. (Kürt siyasetinin bu başarısı yeterince anlaşılıyor mu emin değilim)
Buradan hareketle, büyük oynama iddiası olan Türkiye’nin kendi siyasetinde değişikliğe gitmesi çok olası görünüyor. DSG’nin temel taleplerinin, Türkiye’nin çıkarlarına zarar vermekten çok, çıkarlarını ortaklaştıran bir karakteri olduğu gerçeği de, Türkiye’nin bir değişikliğe yönelmesini kolaylaştırıcı bir etken.
ABD’nin, Venezuela üzerinden tüm dünyaya verdiği açık mesaj ve İran’ın bir sonraki hedef olma ihtimali üzerinden sahaya bakıldığında, evet dünyadaki her gelişmenin bölgeye büyük etkisi oluyor, olacak…
Bahçeli’nin “iç cepheyi güçlendirme”, değişen sınırlar tehlikesini işaret etme ve bu temelde Kürt sorunun çözümüne dair sorumluluk alan siyaseti ile, Öcalan’ın bölgesel düzeyde, kurucusu olduğu örgütünü “stratejik ortaklık” temelinde yeniden ele alma, “demokratik toplum ve barış” merkezli bir paradigma etrafında, komün anlayışıyla inşa etme tutumu birbirinden bağımsız değil.
Birbirini yok edemeyenlerin, birbirine yakınlaşması şok edici bir durum da değil siyaseten.
Zora dayalı değişen dünya denklemi, Türkiye’nin ikinci yüzyılı perspektifini belirliyor ve bu perspektifin başarısı, Kürtlerle birlikte cesur adımlar atıp atamayacağıyla çok ilgili.
Türkiye, Suriye’de bir Kürt sorunu inşa etme anlayışından vazgeçtiğinde, Türkiye’de barışçıl ve entegrasyona dayalı bir çözüm hızla gelişecektir. Tersi olursa, “iç cephe” kaçınılmaz olarak sarsılacak ve kaybedilen zaman, her iki toplumu da hızla istikrarsızlaştıracaktır. Sanırım bir tercihin ortasındayız.
Tam da bu nedenle Venezuela’yı, Suriye gerçekliğini de içine alacak şekilde okumanın önemi ortaya çıkıyor. Mesele bunu görmekle ilgili… Belki de Rusya ve Çin’in de dahil olduğu bir ortak sömürü ve pay sistemi inşa ediliyordur ve bu adım adım hayata geçiriliyordur.
Suriye’nin, Ukrayna’nın, Venezuela’nın, İran’ın, Küba’nın sırayla gözden çıkarıldığı bir zincirin halkasında ne var bilmiyoruz ama emperyal amaçlara uygun değişimin, tüm dünyanın gözü önünde yaşandığı gerçeği ortada duruyor.
Sanırım Kürt siyaseti bu tartışmayı kendi içinde bir paradigmaya oturtarak tartışıyor, düşünsel anlamda yeniden örgütleniyor ve yolu yeniden inşa etmeye çalışıyor. Bunu başarmak, ezberleri ve statükoları aşmakla mümkün olacağından, en önce ezberleri bozuyor da diyebiliriz. Hep bir adım önde olmanın da bir yoludur bu genelde.
Olup biteni siyaseten okumak yerine, “Venezuela’nın Suriye ile ne alakası var” diyerek, “yesinler birbirini” söyleminde ortaklaşan basit tutumun, bölgenin artık en önemli aktörlerinden biri haline gelen Kürt siyasetine bulaştırılmaya çalışılması da dikkat çekici görünüyor.
Öte yandan, anti emperyalist söylemlerin arkasına sığınan yozlaşmış sistemlere eleştirisiz bir savunmayla meşruiyet kazandırmaya çalışmak da bir o kadar tehlikeli.
Bakınız Esad bir günde ülkesini terk ederek Rusya’ya iltica etti. Esad’ı, anti emperyalizm bahsiyle savunanlar bir günde yaya kaldı. İran molla rejimi, iç yozlaşmasını emperyalist saldırganlığın arkasına gizleyerek yürütmeye devam ediyor. Maduro’nun yasadışı bir operasyonla alınıp götürülmeden önce, içeriden kimlerle ne tür anlaşmalar yapıldığını henüz bilmiyoruz ama yerine gelen başkan yardımcısı Rodriguez’in Trump’a “ortak kalkınmaya dayalı ve birlikte yaşamı güçlendirmeyi amaçlayan” iş birliği çağrısından bir nebze de olsa olasılıkları görebiliyoruz.
Olanla, yaşanan arasında ince bir çizgi olduğu doğru ve elbette her türlü emperyalist saldırganlığa karşı, tutarlı ve ilkesel bir tutum geliştirmek de bir o kadar kıymetli.



