Amed DİCLE
İran, devletin toplumdan eski, toplumun ise devlete karşı sürekli isyan halinde olduğu ender coğrafyalardan biridir. Bugün sokaklara taşan öfke, bu tarihsel çatışmanın geçici bir evresi değil, artık ertelenemeyen bir kırılma anıdır.
İran, tarih boyunca ne yalnızca bir devlet ne de yalnızca bir coğrafya olmuştur. İran, daha çok, coğrafyanın düşünceye, düşüncenin iktidara, iktidarın topluma ve toplumun yeniden coğrafyaya yazıldığı uzun erimli bir uygarlık alanıdır. Bu nedenle İran’ı anlamak, onu yöneten rejimi tanımlamakla mümkün olmaz; İran’ı anlamak, iktidarın neden sürekli merkezileştiğini, toplumun ise bu merkezileşmeye karşı neden tekrar tekrar isyan ettiğini ve bunun neden her tarihsel dönemeçte yeniden patlak verdiğini kavramayı gerektirir. Bugün İran sokaklarında yükselen özgürlük ve ekmek talepleri, geçici bir toplumsal huzursuzluk değil; İran jeopolitiğinin tarihsel taşıyıcı kolonlarından birinin çatladığını gösteren derin bir işarettir.
İran’ı bu noktaya getiren süreci anlamak için, güncel rejim tartışmalarından önce, İran’ın neden bu kadar merkezi bir jeopolitik rol oynadığını kavramak gerekir. İran platosu, Avrasya kara kütlesinin en kritik eşiklerinden birinde yer alır. Doğu ile Batı’yı, Kuzey ile Güney’i birbirine bağlayan yollar, binlerce yıl boyunca bu coğrafyadan geçmiştir. Mezopotamya’dan Orta Asya’ya, Kafkasya’dan Hint altkıtasına uzanan bu geçiş hatları, İran’ı yalnızca ticaretin ve kültürel etkileşimin değil, aynı zamanda askeri ve siyasal yayılmanın da merkezine yerleştirmiştir. Bu konum, İran’a büyük bir stratejik önem kazandırırken, aynı zamanda onu sürekli bir müdahale alanına dönüştürmüştür. İran’ın tarihsel kaderi, tam da bu çelişkide şekillenmiştir: Vazgeçilmez olmak ama hiçbir zaman rahat bırakılmamak.
Bu coğrafi gerçeklik, İran’da güçlü bir devlet geleneğinin ortaya çıkmasını neredeyse zorunlu kılmıştır. İran’da devlet, tarih boyunca yalnızca bir yönetim aygıtı değil, varlığın sigortası olarak algılanmıştır. Çünkü bu coğrafyada zayıf bir merkez, kaçınılmaz olarak dış müdahale, iç çözülme ve parçalanma riski anlamına gelmiştir. Ancak bu güçlü devlet geleneği, hiçbir zaman homojen bir toplumsal yapı üzerinde yükselmemiştir. İran, en başından itibaren çok halklı, çok dilli ve çok inançlı bir toplumsal bileşimdir. Kürtler, Azeriler, Araplar, Beluçlar, Türkmenler, Gilaklar, Mazenderaniler ve daha birçok topluluk, bu coğrafyanın tarihsel dokusunu oluşturmuştur. Bu halklar, İran’ın yalnızca nüfus bileşenleri değil, aynı zamanda onun jeopolitik derinliğinin taşıyıcılarıdır.
Özellikle Kürtler, Zagros dağ silsilesi boyunca uzanan coğrafyada, İran jeopolitiğinin en kritik hatlarından birinde yaşamışlardır. Bu hat, tarih boyunca hem savunma hem de geçiş alanı olarak işlev görmüş, merkezi iktidarların doğrudan denetim kurmakta en fazla zorlandığı bölgelerden biri olmuştur. Bu durum, Kürtleri İran tarihinde sürekli olarak bir “çevre unsuru” haline getirmiştir; ancak bu çevresellik, edilgenlik değil, tersine jeopolitik belirleyicilik anlamına gelmiştir. İran’da merkezî devletin sürekli teyakkuz halinde olmasının, güvenlik reflekslerinin sertleşmesinin ve toplumsal taleplere karşı tahammülsüzlüğünün arkasında, bu tarihsel merkez-çevre gerilimi yatmaktadır.
İran’da devlet, bu çoklu toplumsal yapıyı siyasal temsile dönüştürmek yerine, her zaman onu denetim altında tutmayı tercih etmiştir. Ahamenişlerden itibaren şekillenen imparatorluk geleneği, yerel toplulukları tanıyan ama siyasal iradeyi merkezde toplayan bir model üretmiştir. Bu model, farklı dönemlerde farklı ideolojik biçimlere bürünmüş olsa da, özü değişmemiştir. Safeviler döneminde mezhebin devlet ideolojisi haline gelmesi, bu merkezileşmenin yeni bir aracını oluşturmuştur. Şiilik, İran’da yalnızca bir inanç sistemi değil, aynı zamanda devletin hem iç bütünlüğü sağlama hem de bölgesel nüfuz kurma aracı olarak işlev görmüştür. Ancak bu durum, toplumsal çeşitliliği ortadan kaldırmamış, yalnızca onu görünmez kılmıştır.
Modern dönemde kurulan İslam Cumhuriyeti rejimi, İran’ın tarihsel devlet geleneğini aşmak bir yana, onu dinsel ideolojiyle tahkim ederek daha baskıcı bir biçimde yeniden inşa etmiştir. Kendini bir ‘devrim’ olarak sunmasına rağmen, bu rejim İran toplumunun özgürlük ve eşitlik arayışlarını siyasal iktidarın merkezileştirilmesi için araçsallaştırmış; halkların siyasal iradesini daha baştan sistem dışına itmiştir. Kuruluşundan itibaren bu yapı, toplumu siyasal özne olarak tanımamış, farklı kimlikleri ve toplumsal talepleri sürekli bir güvenlik tehdidi olarak kodlamıştır.
İslam Cumhuriyeti, emperyal müdahalelere karşı direniş iddiasını, toplumu denetim altında tutmanın ideolojik gerekçesine dönüştürmüş; bu söylem altında iktidarı dar, kapalı ve hesap vermeyen bir merkezde toplamıştır. Bu yönüyle rejim, İran’ın çok halklı ve çoğulcu toplumsal gerçekliğiyle yapısal bir çatışma içindedir. İran’ın jeopolitik konumunun ürettiği dış baskılar, bu rejimin baskıcı karakterini açıklamaz; aksine, rejim bu baskıları, toplumsal muhalefeti bastırmanın ve siyasal alanı daraltmanın bahanesi olarak kullanmıştır. Sonuçta ortaya çıkan şey, sürekli kriz üreten, krizle varlığını sürdüren ve toplumla arasındaki kopuşu her geçen gün derinleştiren bir iktidar biçimidir.
Bugün gelinen noktada açık olan şudur: Mevcut İslam Cumhuriyeti rejimi, İran gibi tarihsel derinliği ve toplumsal çoğulluğu olan bir coğrafyayı yönetme kapasitesini yitirmiştir. Bu, yalnızca bir meşruiyet krizi değil, aynı zamanda bir yönetme krizidir. Bölgesel jeopolitik dengeler, İran’ın artık eski yöntemlerle ayakta kalamayacağı bir aşamaya ulaşmıştır. Ortadoğu’da değişen güç dengeleri, enerji jeopolitiğindeki dönüşüm ve küresel sistemdeki çok merkezli yapı, İran’ın merkezî ve ideolojik devlet modelini giderek daha işlevsiz hale getirmektedir.
Son dönemde İran’ın farklı kentlerinde, farklı halklar tarafından dile getirilen özgürlük ve geçim talepleri, bu yapısal krizin toplumsal düzeyde açığa çıkmış halidir. Bu hareketler, etnik ya da mezhepsel bir ayrışmanın ürünü değildir; tersine, İran’daki farklı halkların benzer bir siyasal ve ekonomik çıkmazı paylaştığını göstermektedir. Devletin jeopolitik gücü dışarıda bir kaldıraç olarak kullanılırken, bu gücün içeride toplumsal refah ve özgürlük üretimine dönüşememesi, rejimi kendi meşruiyet zemininden koparmıştır. İran, bu anlamda, tarihsel bir eşiğe gelmiştir.
Buraya kadar özetlemeye çalıştığımız, İran jeopolitiğinin neden bugün bu kadar kritik bir tartışma konusu haline geldiğidir. Ancak bu tablo, henüz tamamlanmış değildir. İran’ın bundan sonra hangi yöne evrileceği, artık rejimin alacağı kararlara değil, İran halklarının kendi ortak iradelerini nasıl kuracaklarına bağlıdır. Bu noktadan sonra mesele, yalnızca bir rejimin geleceği değil, İran jeopolitiğinin hangi siyasal biçimle varlığını sürdürebileceğidir.
Bugün İran’da yaşanan toplumsal isyanlar, ne anlık bir öfke patlaması ne de yalnızca ekonomik sıkıntıların yarattığı geçici dalgalanmalardır. Bu isyanlar, İran toplumunun, kendisini tarihsel olarak bastıran, dışlayan ve siyasal iradesini gasp eden devlet formuna karşı yeniden ve bu kez daha kapsamlı biçimde ayağa kalkışıdır. Özgürlük ve ekmek taleplerinin aynı anda yükselmesi, İran’da meselenin yalnızca rejim değişikliği ya da yaşam koşullarının iyileştirilmesi olmadığını; çok daha derin, yapısal bir hesaplaşmanın yaşandığını göstermektedir. İran toplumu, artık bu devlet biçimiyle yaşamak istemediğini açıkça ilan etmektedir.
Bu noktada özellikle dikkat edilmesi gereken husus, isyanların etnik ya da mezhepsel bir dar alana sıkışmamasıdır. Kürt kentlerinde daha güçlü biçimde hissedilen gösteriler, kısa sürede Azerilerin yaşadığı bölgelerde, Arap nüfusun yoğun olduğu sahalarda, Fars kentlerinde ve ülkenin merkezlerinde yankı bulmuştur. Bu yayılma, İran’da halkların kaderlerinin birbirine ne kadar bağlı olduğunu ve sorunun tekil bir kimliğin meselesi olmadığını ortaya koymaktadır. Kürtler, İran’da yalnızca baskıya uğrayan bir halk değil; aynı zamanda tarihsel olarak özgürlük ve yerel irade mücadelesinin en canlı damarlarından biridir. Bugün Kürtlerin itirazı, diğer halklar için de bir ayna işlevi görmektedir. Bu nedenle Kürt meselesini İran’ın genel siyasal krizinden ayırmak, meseleyi bilinçli biçimde eksik okumak anlamına gelir.
İran’daki mevcut rejim, bu çoklu isyan dalgasını yönetebilecek siyasal kapasiteye sahip değildir. Çünkü rejimin temel refleksi, toplumsal talepleri siyasal bir müzakere alanı olarak değil, bir güvenlik tehdidi olarak ele almaktır. Bu durum Hamaney’in son açıklamasıyla netlik kazanmıştır. Bu refleks, geçmişte belirli ölçüde bastırma yoluyla sonuç üretmiş olabilir; ancak bugün gelinen aşamada bu yöntemler ters etki yaratmaktadır. Her bastırma girişimi, rejimin meşruiyet zeminini biraz daha aşındırmakta, toplumsal kopuşu derinleştirmektedir. Devletin elinde kalan tek araç zor aygıtı oldukça, toplumun elinde kalan tek seçenek de isyan olmaktadır.
Burada kritik olan, bu sürecin geri döndürülemez bir karakter kazanmış olmasıdır. İran, artık “eski haline dönebilecek” bir ülke değildir. Ne ideolojik sertleşme, ne sınırlı reform vaatleri, ne de dış düşman söylemi bu toplumsal kopuşu onarabilecek durumdadır. Çünkü sorun, rejimin bazı politikalarında değil; rejimin temsil ettiği devlet aklının kendisindedir. Bu akıl, halkları siyasal özne olarak tanımamakta, toplumu denetlenmesi gereken bir kitle olarak görmektedir. Oysa bugün İran toplumunun talebi açıktır: Kendi yaşamı, kimliği ve geleceği üzerinde söz sahibi olmak.
Bu bağlamda İran’daki değişimin kaynağı, ne dış müdahaleler ne de uluslararası güç dengeleridir. Dış gelişmeler, yaptırımlar, bölgesel çatışmalar ya da küresel sistemdeki kırılmalar, ancak tetikleyici bir rol oynayabilir. Belirleyici olan, İran halklarının ortak iradesidir. Tarihsel deneyim defalarca göstermiştir ki, dışarıdan dayatılan hiçbir çözüm bu coğrafyada kalıcı olmamıştır. İran’ın kaderi, ancak içeride, halkların birbirini tanıdığı, birlikte karar aldığı ve ortak bir siyasal zemin kurabildiği ölçüde değişebilir.
Bu da bizi kaçınılmaz olarak çözüm meselesine getirir. İran’ın önünde duran çözüm, merkeziyetçi ulus-devlet mantığının daha da sertleştirilmesi değildir. Aksine, bu mantık krizin kendisidir. Çözüm, İran’ın tarihsel çoğulluğunu bir tehdit olarak değil, siyasal bir imkân olarak ele alan yeni bir toplumsal sözleşmededir. Halkların kendi yerel iradeleriyle siyasal yaşama katıldığı, kimliklerin bastırılmadığı, inançların ve dillerin güvenlik sorunu olmaktan çıkarıldığı bir yapı, İran için bir “ütopya” değil; tarihsel gerçekliğiyle uyumlu tek çıkış yoludur.
Bu yol, kısa vadede kolay değildir. Ancak başka bir yol da yoktur. İran halkları, bugün yalnızca bir rejime karşı değil; kendilerini nesneleştiren tüm siyasal yapılara karşı isyan etmektedir. Bu isyan, bastırıldıkça sönmeyecek, aksine yeni biçimler alarak devam edecektir. Çünkü bu isyanın kaynağı, geçici talepler değil; öz irade arayışıdır. İran’ın jeopolitiği, bundan sonra ancak bu öz iradeye dayandığı ölçüde sürdürülebilir bir güce dönüşebilir.
Sonuç olarak İran, bugün bir yol ayrımında değil, bir eşik üzerinde durmaktadır. Bu eşik aşılmıştır. Geri dönüş yoktur. Ya halkların ortak iradesi temelinde yeni bir siyasal düzen inşa edilecek, ya da mevcut yapı direnmeye çalıştıkça ülke daha derin ve yıkıcı bir kriz sarmalına sürüklenecektir. İran’ın önemi, tam da bu noktada yoğunlaşmaktadır. Bu coğrafyada verilecek karar, yalnızca bir devletin geleceğini değil, Ortadoğu’nun siyasal ufkunu da belirleyecek niteliktedir.



